& Eylül &
Sabah olmuştu. Güneş, mutfak penceresinden süzülüp masanın üzerine altın rengi lekeler bırakıyordu ama içimde hâlâ dünkü akşamın ağırlığı vardı. Odadan çıkamamıştım; Emir’in duvara indirdiği yumruk hâlâ kulaklarımdaydı. O an ondan korkmuştum, gerçekten korkmuştum. Sonra yatağa geçmiştim. Ne kadar sürdü bilmiyorum; korku, yorgunluğa karışmış, sonunda uyuyakalmıştım.
Kahvaltıyı çoktan hazırlamıştım; peynir tabağı yerini almış, zeytinler ve domatesler özenle dilimlenmiş, ekmekler kızarmıştı. Ellerim alışkanlıkla hareket etmişti ama aklım hâlâ dün akşamdaydı. Çaydanlık usul usul fokurduyordu. Masaya oturmuş, kendi bardağıma çay doldururken abim içeri girdi; saçları dağınık, üzerinde dün geceden kalma tişörtü vardı.
“Günaydın fıstığım,” dedi gülümseyerek. Yanıma gelip alnımdan öptü. Dudakları sıcak ve tanıdıktı.
“Sana da günaydın abi. Ellerini yıkadın mı?” diye sordum, kaşlarımı kaldırarak.
Abim hemen bir zeytin alıp ağzına attı, gözleri muzipçe parladı.
“Sence?”
“Abicim, gidip ellerini yıkar mısın lütfen,” dedim, sesimi biraz yükselterek.
Güldü, sandalyesine otururken omuz silkti.
“Fıstığım vallah şimdiden Allah ileride evleneceğin kocana sabır versin.”
O cümleyle birlikte zihnime tek bir isim düştü: Emir. Kalbim bir an tekledi, midemde sert bir yumru oluştu. Hemen başımı salladım, o düşünceleri kovmak ister gibi. Hayır bu düşüncenin şu an sırası değil.
Tam o sırada abimin telefonu çaldı.
“Alo,” dedi, telefonu kulağına götürürken.
Kalkıp abimin bardağına çay doldurdum, ardından kendi bardağıma koydum. Çaydanlığın buharı yüzüme vuruyordu. Abim karşı tarafı dinlerken birkaç kez başını salladı.
“Tamam, hadi görüşürüz,” deyip telefonu kapattı.
Merakla ona baktım.
“Arayan kimdi abi?”
Abim çayından bir yudum aldı, yavaşça yutkundu. Sonra cebinden sigara paketini çıkardı.
“Abi, kaç kez dedim sana mutfakta sigara içme diye,” dedim hemen, sesim sitemle doluydu.
“Dur be kızım ya, Allah Allah,” diye mırıldandı ama yine de sigarasını yaktı. İlk nefesi çekip dumanı üfledi.
Hiç beklemeden kalktım, mutfak camını sonuna kadar açtım. Serin sabah havası içeri doldu, duman biraz dağıldı. Yerime otururken abim sakin bir sesle konuşmaya devam etti.
“Haftaya Emir’in nişanı var.”
O an donup kaldım. Çay bardağı elimdeydi, parmaklarım beyazlaşmıştı. Abime baktım; gözlerim istemsizce faltaşı gibi açılmıştı.
“Ne? Emir… Emir abi evlenecek mi?”
Zihnim karmakarışıktı. Sevdiğim adam evleniyordu. Nasıl olurdu? Bir sevgilisi mi vardı? Birini evlenecek kadar seviyor muydu? Kalbim göğsümde deli gibi çarpıyor, nefesim daralıyordu.
Abim bana şüpheyle baktı, kaşlarını çattı.
“Hayırdır, ne oldu sana böyle?”
Kendimi toparlamaya çalıştım, dudaklarımda zoraki bir gülümseme belirdi.
“Şey ya… şaşırdım. Daha doğrusu o evleniyor, sen daha evlenmiyorsun. Sonuçta yaşı falan büyük değil mi? Senin de öyle ama sen evlenmiyorsun.”
Cümlelerim birbirine dolanmıştı; ne dediğimi ben bile bilmiyordum. Abim hâlâ kuşkuyla bakıyordu ama sonra umursamazca omuz silkti.
“Ya yok, ne sevgilisi… Aileler uygun görmüş.”
“Görücü mü?” diye sordum. Sesim titriyordu.
“He ya, ona benzer. Neyse fıstığım, ben bi duşa gireyim, sonra işe giderim.”
Sigarasını bardak altlığına bastırıp söndürdü, son bir duman üfledi. Kalktı, yanıma gelip başımdan öptü. Ardından mutfaktan çıktı; ayak sesleri koridorda giderek silindi.
Masada öylece kaldım. Çayım çoktan soğumuştu, elim hâlâ bardağın kenarında titriyordu.
Emir’in nişanı…
Bu iki kelime zihnimde yankılanıyor, içimdeki her şeyi parça parça ediyordu.
Kahvaltı masasını toplarken midem resmen bulanıyordu. Çay bardakları, yarım bırakılmış zeytin tabağı, soğumuş ekmekler… Zaten tek lokma bile yiyememiştim; iştahım tamamen yok olmuştu. Tabakları lavaboya koyarken ellerimin titrediğini fark ettim.
Emir’in nişanı…
Bu kelimeler beynimde dönüp duruyor, her tekrarında içimde biraz daha derin bir sızı bırakıyordu.
Koridora çıktım, seslendim:
“Abi, ben Eslem’lere geçiyorum. Evden çıkarken kapıyı kilitlemeyi unutma.”
Banyodan gelen su seslerinin arasından abimin sesi duyuldu; her zamanki gibi rahat ve umursamazdı:
“Tamam.”
Anahtarımı alıp kapıyı çektim, çıktım. Direkt Eslem’in kapısını çaldım. Eslem kapıyı anında açtı. Üstünde pijaması vardı ve saçları dağınıktı. Gözleri uykuluydu ama yüzündeki ifade her zamanki gibi sıcaktı.
“Günaydın,” dedi gülümseyerek.
“Günaydın,” dedim ben de; ama sesim boğuk çıkmıştı. Hiç oyalanmadan içeri girdim. Salona doğru yürüdüm.
Eslem arkamdan geldi, kapıyı kapattı.
“Ne oldu ya sana böyle?”
Salona geçip koltuğa çöktüm. Eslem de yanıma oturdu, dizini dizime değdirdi.
“Annen ve baban nerede?” diye sordum önce; konuşmayı uzatmak ister gibi.
“Babam dükkâna gitti. Annem de komşuya çıktı.”
Derin bir nefes aldım. Sonra içimde ne varsa bir anda döküldü:
“Emir haftaya nişanlanacakmış.”
Eslem’in gözleri kocaman açıldı.
“Ay inanamıyorum.”
“Görücü usulüymüş, inanabiliyor musun? Sevdiğim adam evleniyor.”
O anda gözlerim doldu. Kendimi tutamadım; yaşlar yanaklarımdan sessizce akmaya başladı. Hıçkırıklarım boğazıma düğümlenmişti. Eslem hiç düşünmeden kollarını açtı, beni kendine çekti, sımsıkı sarıldı.
“Ah canım benim…”
Başımı omzuna yasladım, tanıdık kokusunu içime çektim.
“Ne yapacağım şimdi?”
Eslem saçlarımı okşadı, sesi yumuşak ve sakindi.
“Görücü usulü evlilik biraz garip geldi bana ya.”
“Ya büyük ihtimalle ailesi muhafazakâr, Emir’in yaşı gelmiştir. Zaten ne bekliyordum ki? Gelip Emir’in bana âşık olmasını, evlilik teklifi etmesini mi bekliyordum? Eslem, adam zaten bana kardeş gözüyle bakıyor.”
Eslem ellerimi tuttu, yüzüme dikkatlice baktı.
“Bir dakika, bi sakinleş Eylül.”
Bir anda ayağa kalktım, ellerimi saçlarımın arasına daldırdım.
“Ya ne sakini Eslem? Ben diyorum adam nişanlanacak, sen bana sakin ol diyorsun.”
Eslem de ayağa kalktı, omuzlarımdan tuttu.
“Tamam, ne yapabilirsin ki? Gidip Emir’e ‘ben sana âşığım ve nişanlanamazsın’ mı diyeceksin?”
O cümleyle birlikte sustum. Kelimeler boğazımda düğümlendi, gözlerim yeniden doldu.
Ne diyebilirdim ki?
Gerçekten… ne yapabilirdim?
Koltukta yeniden çöktüm, dizlerimi kendime çekip kollarımla sardım. Gözyaşlarım hâlâ akıyordu ama artık sessizdi; sesim çıkmıyor, sadece içim içimi yiyordu. Tam o sırada telefonum çaldı. Ekranda abimin adı yanıp sönüyordu. Derin bir nefes aldım ve açtım.
“Efendim abi?”
“Eylülüm, sen geçen demiştin ya, bir kaç test kitabım eksik. Seni kitapçıya götüreyim de alalım sana.”
O an içimde bir şeyler koptu ama sesimi yumuşak tutmaya çalıştım.
“Abi sen zahmet etme ya, ben çarşıya giderim.”
“Olmaz öyle,” dedi hemen, sesi kararlıydı.
“Tamam abi,” dedim mecburen. Telefonu kapattım.
Eslem’e döndüm. Gözlerim hâlâ kızarmıştı, sesim kırık dökük çıkıyordu.
“Görüyor musun? Resmen hapis hayatı yaşıyorum. Zaten benim gibi basit, sıradan hayatı olan bir kızla mı Emir evlenecekti?”
Eslem kaşlarını çattı, hiç düşünmeden itiraz etti.
“Sacmalama ya.”
Ayağa kalktım. “Neyse, eve geçiyorum ben.”
Eslem de kalktı, kolumdan tuttu.
“Tamam artık kendini üzme Eylül…”
Bir şey demeden başımı salladım. Kapıya yöneldim. Eslem’in evinden çıkıp kendi evime geçtim.
Hiç oyalanmadan kendi odama geçip kapıyı kapattım.
Aynanın karşısına geçtim, derin bir nefes aldım. Üzerimdeki eşofmanı çıkarıp dolaptan siyah bir pantolon aldım, üstüne sade bir beyaz tişört giydim. İnce kot ceketi omzuma attım. Saçlarımı hafifçe taradım; dağınık ama özenli görünsün istedim. Göz altlarımdaki morluğu kapatmak için biraz kapatıcı sürdüm, parmaklarımla yaydım. Dudaklarıma hafif bir parlatıcı dokundurdum. Bu kadarı yeterdi. Zaten içim darmadağındı; fazlasına gücüm yoktu.
Abimin odasına gidip kapıyı araladım.
“Hazır mısın abi?”
Abim aynadan bana baktı, baştan aşağı süzdü ve başıyla onayladı.
“Tamam, hadi çıkalım.”
Birlikte evden çıktık, apartman merdivenlerini indik. Dışarıda serin bir hava vardı; rüzgâr saçlarımı hafifçe savurdu. Abimin arabası park yerinde duruyordu. Kapıyı açtı, hemen ön koltuğa oturdum.
Abim de araca bindi, kapıyı çekti, motoru çalıştırdı. Arabanın içinde hâlâ hafif bir sigara kokusu vardı ama camı aralık bırakmıştı; rüzgâr saçlarımı yüzüme yapıştırıyordu. Sokaktan çıkıp ana yola bağlandık. Ben camdan dışarı bakıyordum. İstanbul’un sabah trafiği çoktan başlamıştı; insanlar aceleyle yürüyordu, arabalar tampon tampona ilerliyor, kornalar arka arkaya çalıyordu. Kafam karmakarışıktı. Emir’in nişanı düşüncesi aklımdan bir türlü çıkmıyordu ama susmayı tercih ediyordum.
Bir süre sonra abime döndüm, sesim yumuşak çıktı.
“Beni şimdi bırakacaksın ya, işe geç kalmaz mısın?”
Abim direksiyona hafifçe vurdu, gülümsedi.
“Merak etme, patronum o kadar da karışan birisi değil.”
“Of abi, bunu mu diyorum ben? Hem bu nasıl iş, kafana göre gidiyorsun?”
Bir anda kahkaha attı. Yüksek, içten bir kahkahaydı; arabanın içinde yankılandı, sanki bir anlığına bütün gerginliği dağıttı. Ben de istemsizce gülümsedim ama içimdeki ağırlık yerli yerindeydi.
Sonra uzun zamandır aklımı kurcalayan soruyu sordum.
“Uzun zamandır Emir abinin yanında çalışıyorsun ama bir gün bile iş yerine gelmedim. Neden?”
Abim bir an sustu. Gözleri yoldan ayrılmadı. Ardından yavaşça cevap verdi; sesi düzdü, soru sorar gibi değil, ne diyorsam o der gibiydi.
“Gelip ne yapacaksın?”
O tonu duyduğum anda sustum. Kelimeler boğazımda düğümlendi, söyleyecek bir şey bulamadım. Abim de konuyu uzatmadı; sadece radyoyu açtı. Hafif bir müzik arabanın içine doldu.
Kısa bir süre sonra çarşıya vardık.
Araçtan indik. Abim her zamanki gibi kolunu omzuma attı; neredeyse bizi birbirimize yapıştırır gibi yan yana yürümeye başladık. Çarşı kalabalıktı, insanlar omuz omuza geçiyordu ama abimin kolu sayesinde kendimi biraz daha güvende hissediyordum. Kitapçıya girdik, rafların arasında dolaştık, eksik olan test kitaplarını tek tek bulduk. Abim hiç tereddüt etmeden hepsini aldı, kasaya yöneldi, parasını ödedi. Poşeti elime tutuştururken gülümsedi.
“Al fıstığım.”
Dışarı çıktığımızda durdu, bana baktı.
“Fıstığım ya, hadi gel bir kahve içelim.”
“İşe geç kalmaz mısın?” diye sordum hemen.
“Akşam mesaisine kalacağım, merak etme.”
Ha o zaman bu gece Eslem’de kalacağım, diye geçirdim içimden. Abim akşam mesaisine kaldığında genelde sabaha karşı dönerdi, ve ben evde tek kalmak istemediğimden ki abim de o şekilde izin vermezdi. O yüzden ya Eslem bana gelirdi, ya da ben ona giderdim.
Çarşıdaki bir kafeye girdik, cam kenarında bir masaya oturduk. Abim etrafı şöyle bir süzdü, tam o sırada garson geldi, menüleri bıraktı.
“Teşekkürler,” dedim garsona. Menüyü açtım. Kahve fiyatlarına gözüm takılınca gözlerim istemsizce açıldı: bir kahve 300 TL’ydi.
“Oha,” dedim, kendimi tutamadan.
“Ne oldu?” diye sordu abim.
“Abi kahve 300 TL Allah aşkına, buradan kalkalım. Gidip çay bahçesinde falan oturalım ya.”
Abim güldü, umursamazca omuz silkti.
“Tamam ya, öderiz ne olacak?”
“İki kahve alsak 600 lira para,” dedim hâlâ inanamıyordum.
“Matematiğini burada kullanma, sınavında kullan.”
Garson yeniden geldi, yüzünde kibar bir gülümseme vardı.
“Seçtiniz mi acaba?”
Abim hiç düşünmeden cevap verdi.
“Bana çay, kız kardeşime de kahve.”
Garson sordu:
“Kahve çeşitlerimizden hangisi?”
“Bilmem, herhangi birisi işte,” dedi abim umursamazca.
O anda dayanamadım.
“Ben de çay alayım ya.”
Garson başını salladı.
“Tabii efendim.”
Abim bana döndü, kaşlarını kaldırdı.
“Eylülüm niye kahve almıyorsun?”
“Kusura bakma abi ama 600 TL para, beş dakikada içeceğim kahveye gidemez. Zaten test kitaplarıma çok fazla para gidiyor.”
Abim derin bir iç çekti ama gülümsedi.
“Olsun, ben öderim.”
O an sustum. Abim uzanıp burnuma hafifçe dokundu; sesi yumuşacık, neredeyse fısıltı gibiydi.
“Cadı ya.”
İstemeden gülümsedim. O küçük dokunuş, içimde biriken ağırlığı az da olsa dağıtmıştı. Garson çayları getirdi; buharı tüten ince belli bardaklar masaya bırakıldı. Sohbet kendiliğinden aktı.
Bir an Emir geldi aklıma ama hemen kovdum. O an sadece abim vardı. Onun kahkahası, çayın sıcaklığı, burnumdaki o tanıdık dokunuş… Mutlu, huzurlu, sıradan bir an. Zaman sanki uzamıştı ama bir o kadar da hızlı geçmişti.
Sonunda abim hesabı ödedi, kalktık. Arabaya bindik, beni eve bıraktı. Kapıda yine alnımdan öptü.
“Kendine dikkat et Eylülüm Allah’a emanetsin.”
İçeri girdim. Günün ağırlığını üzerimden atmaya çalıştım.
Akşama doğru Eslem’e geçtim. Birlikte yemek yedik; annesi pilav yapmıştı, yanında yoğurtlu kabak vardı, mis gibi kokuyordu. Sonra odasına geçtik. Yatağa yayıldık, laptopu kucağımıza aldık. Eski bir romantik komedi açtık. Bir sahnesinde gülerek yorum yaptık, bir sahnesinde gözlerimiz kapandı. Zaman belirsizleşti. Saat gece yarısını geçmişti; belki bir, belki daha fazlası.
Tam o sırada telefonum titredi.
Ekranda tanımadık bir numara vardı. Açtım, sesim uykulu çıktı.
“Alo?”
“Eylül”
Bir anda yatakta doğruldum. Kalbim hızlandı. Karşıdan gelen ses tanıdıktı; derin, boğuk.
“Emir abi?”
Bir anlık sessizlik oldu. Emir sustu, sanki nefesini tutuyordu.
“Bir şey mi oldu? Bu saatte arıyorsun?”
“Eylül… birazdan bir araç seni almaya gelecek.”
Yine sustu. Sesindeki ton… çok kötüydü. Kırık, kontrolsüz.
“Emir abi beni korkutma, bir şey mi oldu? Bu saate ne aracı?”
“Eylül… abin vuruldu. Hastanedeyiz.”
O cümle balyoz gibi indi kafama. Dünya bir anlığına durdu. Kulaklarımda uğultu başladı, midem altüst oldu. Telefon elimde titriyordu. Gözlerim doldu, nefesim kesildi. Eslem yatakta doğruldu, bana baktı ama ben artık hiçbir şeyi net göremiyordum.
Abim…
Abim vurulmuştu.
- 3 saat önce -
& Emir &
Kulübün locası loştu; ağır bir duman ve viski kokusu havaya sinmişti. Kendi köşemde oturuyordum. Sırtım deri koltuğa yaslıydı, bir elimde viski bardağı, diğerinde sigara vardı. Derin bir nefes çekip dumanı üfledim; bardağın içindeki buzlar hafifçe tıngırdadı. Gözlerim boş boş dans pistine kayıyordu ama aklım çoktan başka bir yere savrulmuştu.
Bir anda Eylül’ün yüzü düştü zihnime. O masum bakışları, dudaklarının kenarındaki o küçük kıvrım, gözlerindeki saf ama meydan okuyan ifade… Kalbim bir anlığına tekledi. Hemen ardından kendime geldim.
“Ulan kardeş gözüyle baktığın kızı ne diye arzularsın.”
Kendi sesim kulağıma bile yabancı geldi; boğuk, sinirli. Sigarayı küllüğe bastırdım, ardından viskiden bir yudum daha aldım. Boğazımı yakıyordu ama iyi geliyordu. Tam o an da Serkan’ın sesi geldi.
“Kimi arzuluyorsun lan?”
Başımı çevirdim, soğukkanlılıkla baktım. Serkan her zamanki gibi sırıtıyordu. Rahatça yanıma çöktü, bacak bacak üstüne attı. Önümdeki fıstık tabağından bir avuç alıp ağzına attı, çiğnerken konuşmaya devam etti.
“Zaten arzulama çünkü haftaya nişanlanacaksın.”
Ezgi’nin yüzü belirdi zihnimde. Ailelerimiz yıllardır dostluk içinde yaşıyordu. O zamanlar bile evliliğimiz konuşulurdu. Vural ailesinde işler hep böyle yürürdü. Erkekler güçlü, köklü ailelerin kızlarını alır, ittifaklar kurardı. Ezgi’yle evlenmek… aslında bir sorun değildi. Beni rahatsız etmezdi, sorgulamazdı, peşimden koşmazdı. Rahat bırakırdı. Ben de dışarıda istediğim hayatı yaşar, evde “evli adam” maskesini takardım. Aldatmak kolay olurdu; vicdan azabı bile çekmezdim. Psikolojik olarak da bu lanet baskıdan kurtulmuş olurdum.
Sigaramı yeniden yaktım, dumanı ağır ağır havaya üfledim. Gözlerim Serkan’a kaydı ama cevap vermedim. Sadece viskimi tek dikişte bitirdim. Bardak masaya sertçe indi.
“Evlilik işi hiç hoşuma gitmiyor. Ama elimden de şu anlık bir şey gelmiyor.”
Serkan omuz silkti, fıstıktan bir tane daha alıp ağzına attı.
“Ailen de haklı kardeşim, sonuçta soyunuzun devam etmesi gerekiyor.”
Derin bir nefes çektim, sigaramı dudaklarıma götürdüm.
“Neyse… Ezgi seçeneği iyi, beni sıkmaz.”
Serkan sırıttı, gözleri muzipçe parladı.
“Seni hangi kadın sıkabilir ki?”
Kısa ve sert bir kahkaha attım. Haklıydı. Hangi kadına boyun eğmiştim ki ben? Ama o kahkahanın tam ortasında Eylül’ün yüzü düştü zihnime. O masum bakış, dudaklarının kenarındaki meydan okuyan kıvrım… İçimden kendime küfrettim. En yakın arkadaşımın küçük kardeşi. Bu düşünce zehir gibiydi; yakıyor, kemiriyordu. Kafamdan atmam gerekiyordu. Birileriyle yatmak, biraz alkol, biraz beden, biraz unutuş… Başka yolu yoktu.
Tam o sırada aşağıdan patlama gibi bir ses yükseldi. Kulübün ana salonundan bağrışmalar geldi; ardından cam kırılmaları ve seri silah sesleri… Müzik bir anda kesildi, yerini çığlıklara bıraktı.
Serkan’la aynı anda ayağa fırladık. Ellerimiz refleksle belimize gitti.
“Ne lan bu?” diye mırıldandım.
Koruma ekibimden iki adam locaya daldı, nefes nefeseydiler.
“Patron, aşağıda adamlar var. Maskeli, otomatik silahlı. Beş-altı kişi. İçeri girdiler, masaları deviriyorlar.”
Merdivenlere yöneldik, koşarak aşağı indik. Salon tam anlamıyla kaosa dönmüştü. İnsanlar yerlere yatmıştı, masalar devrilmişti, kırık bardaklar zeminde parlıyordu. Karşı tarafta dört maskeli adam vardı; ellerinde AK’lar, havaya ateş açıyorlardı. Bizim korumalar siper almış, karşılık veriyordu. Kurşunlar duvarlara saplanıyor, aynalar paramparça oluyordu.
Serkan’la yan yana bir masanın arkasına çöktük. İlk atışı ben yaptım; öndeki adamın omzuna isabet etti, sendeleyip yere yığıldı. Serkan hiç tereddüt etmeden birini göğsünden vurdu, adam geriye savruldu. Diğer ikisi bize döndü, seri ateş açtı. Kurşunlar başımızın üstünden ıslık çalarak geçti, masanın tahtası parçalandı.
Korumalarımızdan biri öne atıldı, iki el ateş etti; birini daha indirdi. Son adam panikle arkasını döndü, kaçmaya başladı. Ayağa fırladım, peşinden koştum. Arka kapıya yöneldi, tekmeyle açıp dışarı çıktı.
Sokak karanlıktı. Dar bir arka geçit, yüksek bir duvarla son buluyordu. Adam duvara tırmanmaya çalışıyordu ama ben yetişmiştim. Silahımı doğrulttum.
“Dur lan!”
Tam o anda arkamdan Serkan geldi, nefes nefeseydi. Adam bize döndü, silahını kaldırdı. Namlu doğrudan üzerimeydi. Tetiği çekecekti.
Serkan bir anda önüme geçti. Ve o an bana gelmesi gereken kurşun Serkan’a geldi.
Serkan’ın göğsü sarsıldı. Tişörtüne hızla kan yayıldı. Adam duvarı aşıp kaçtı, karanlığa karıştı.
“Serkan!” diye bağırdım.
Serkan dizlerinin üstüne çöktü, sonra sırtüstü yere devrildi. Dizlerimin üzerine çöktüm, başını kucağıma aldım.
Adamlarım koşarak etrafımızı sardı.
“Çabuk ambulansı arayın! Çabuk!”
Serkan gözlerini bana dikti, nefesi kesik kesikti.
“Kardeşim…”
“Sus, sus konuşma tamam mı? Birazdan hastaneye gideceğiz, herhangi bir sıkıntı olmayacak.”
“Eğer… bana bir şey olursa Eylül’ü koru.”
“Oğlum sus lan, görende sanacak ölüyorsun. Biz ne badireler atlattık. Sana hiçbir şey olmayacak.”
“Eylül… senin dünyana yabancı. Onu koruman için onunla evlenmen şart.”
O an hafifçe tebessüm etti. “Kız kardeşimle evlen. Ve ne olursa olsun onu koru.” dedi ve gözleri kapandı.