Aslında sadece kapısından bakacaktım. Bu halimle Peder'i görmek istemedim ama tam arkamı dönmüştüm ki kilisenin güvenliğinden sorumlu Abay Bey bana seslenince hemen arkamı döndüm. Gülümseyerek ona doğru yürümeye başladım. Böylelikle kilisenin avlusuna girmiş bulundum.
"Merhaba Abay Bey. Nasılsınız?" dedim içtenlikle. Gerçekten saf ve temiz insanları tanırsınız ya. Abay Beyde öyle insanlardan biriydi. Kendisini dinine ve kilisesine adamıştı.
"Merhaba Hare Hanım. Teşekkür ederim iyiyim. Siz nasılsınız?" Güzel Türkçesi vardı. Doğma büyüme buralı olduğu için bizden farkı yoktu.
"Teşekkür ederim Abay Bey. Biraz yorgunum. Şimdi eve geçecektim. Siz bir şey mi diyecektiniz?" Dediğimde çanlar çalmaya başladı. Saat on bir buçuk olmuştu demek ki.
"Evet. Peder Gratian sizi görürsem beklemenizi istedi. Müsait değil miydiniz?" Gayet kibardı ama bir o kadar da ısrarlı olacak gibiydi.
"Müsaidim Abay Bey. Sadece üzerimi değişmek isterdim de önemli değil. Ben içeride bekleyeyim o zaman." Aslında müsait falan değildim. Sadece Peder'in diyeceklerini merak ettiğim için kalmaya karar verdim. Kiliseye doğru yürümeye başlamışken kapıdaki tanıdık korumalar dikkatimi çekmişti. Herkes ayin için içerideki yerlerini almıştı. Avluda sadece o günkü İtalyan'ın korumaları kalmıştı. Demek ki o da içerideydi.
Boynumdaki şalı düzeltip dekoltemin gözükmediğinden emin oldum. Kiliseye, özellikle ayin esnasında dekolteli girmenin pek uygun olmadığını biliyordum. Abay Bey önden içeri girdi. Ayin esnasında uygunsuz bir davranış olursa müdahale ederdi. Bende büyük kapıdan içeri adımımı attığımda zeminde topuklarımın çıkarttığı sesle bir anda herkes bana döndü. Böyle şeylerden utanan insan değilimdir. Çıkan topuk sesleri ne kadar güçlüyse bende o kadar dikleşirdim ama bir ibadethanede olmamız beni utandırmıştı.
Ayin başlamak üzereydi. Herkes sessizce Peder'in çıkmasını bekliyordu. Yavaşça bir adım daha attım ama aynı ses yine çıktı. Bu sefer eğilip tek tek ayakkabılarımı elime aldım. Sol ayağımdaki ayakkabıyı elime alırken kafamı kaldırdığımda onunla göz göze geldim. Az önce kızarmamıştım ama şimdi kıpkırmızı olmuş olabilirdim. Çıplak ayaklarımla orta nefte ki sıralara doğru ilerlerdim.
Çok fazla yürümek istemediğim için arka sıralardan birine oturacaktım. Sağ taraftaki son sırada İtalyan oturuyordu. Sol taraftaki sırada da bir kişi oturuyordu. İtalyan'ın oturduğu sıranın en sonunda koruması da vardı. Tereddüt etmeden onun önünde durdum. Beni aşağıdan yukarı doğru süzdükten sonra yavaşça ayağa kalkıp geçmem için yol verdi. Oturunca ayakkabılarımı giyindim. İtalyan bana bakmıyordu ama koruması her hareketimi inceliyor gibiydi. Tam arkama yaslanmıştım ki Peder salona girdi. Herkes gibi bende ayağa kalktım.
Peder yerine geçince giriş duasını yaptı. İtalyan'ın göz ucuyla bana baktığını hissettim. Peder'in duasını dinlerken ön sıradakileri incelemeye başladım. O gün Leman'a çarpan kişinin oturduğunu ve korumalardan iki kişinin de yanında olduğunu fark ettim. Yanlarında bir adam daha vardı ama onu o gün görmediğime emindim. Peder duasını bitirince herkesi tövbe etmeye davet etti.
Bense hala etrafıma göz gezdiriyordum. Bu kadar önemli bir adam nasıl böylesine savunmasız dolaşabiliyordu. Suikasta kurban gitmekten korkmuyordu belli ki... Bir dakikanın ardından Peder tövbe duasını yaptı ve günlük ilahiyi söylemeye başladı. Herkes cemaat yazan bölümlerde, ellerindeki kâğıtlardan eşlik ederdi. Benim de iyice canım sıkılmıştı.
Yanındaki adamın kâğıdına bakmaya başladım göz ucuyla. Yazılanlar İtalyancaydı. Adam bu hareketimden rahatsız olmuş olmalı ki bana bakmadan kâğıdı bana doğru uzattı. Küfretse daha iyiydi. Adamın ibadetinin içine etmiştim. Türkçe bilmediğini tahmin ettiğim için, İngilizce,
"Ben İtalyanca bilmiyorum. Teşekkür ederim." Dedim. Adam sanki ona hakaret etmişim gibi suratıma baktı. Bense saçma sapan bir gülüş içerisindeydim.
"O zaman bana bakmayı kes." Dedi önüne dönerken. Ne sanıyordu kendini?
"Sana baktığımı kim söyledi?" Pederde duasını bitirmişti herkesle birlikte yerime oturdum. Daha önce kilisede görmediğim bir kadın yan nefte olan kürsüye çıkıp kitaptan okumalara başladı.
"Geldiğinden beri beni incelediğinin farkındayım." Sessizce konuşuyorduk ama öndeki adamlar bunu duydu. Hepsi arkasını döndü. Gözlerimi kısarak baktım onlara.
"Kendini çok önemsiyorsunuz bayım. Bence bir aynaya bakın" dedim son cümlemde kafamı ona çevirmiştim. O da bana bakıyordu. Suratında tek bir mimik dahi yoktu. İkimizde birbirimize meydan okuyorduk resmen. Yok, yere bu gerginlik neden çıkmıştı bilmiyorum ama kendini beğenmiş insanlardan nefret ederdim.
Kadın yerine oturunca, Peder tekrar duaya başlamıştı. Herkesle birlikte ayağa kalktım. Kafamı çeviren ilk ben olmuştum. Şimdi kaybetmiş mi oldum? Hissediyordum bana bakıyordu ama o tarafa bakmaya korkuyordum. Telefonum çalmaya başladı. Panikle hemen çantama uzandım. Yanımdaki korumada koluma yapıştı. Geri zekâlılar. Adamı öldürmek istesem onun yanına gelmeden bir kurşunla işini bitirirdim. Telefon acı acı çalarken ben donup kalmıştım. Türkçe biliyor muydu bilmiyordum. Ona da İngilizce,
"Sakin ol. Yavaş olacağım." Dedim. Adamın elinde silah vardı. Korkmamıştım ama adamın işini yapmasına müsaade etmek istemiştim. Yavaşça çıkardığım telefonu sessize alırken zaten küçük olan çantamın içini ona doğru uzattım. Adam elindeki silahı tekrar beline yerleştirirken tekrar telefonumu yerine koyup önüme döndüm.
"Çok ses çıkartıyorsun." Çattık ya. Keşke başka bir sıraya otursaydım. Cevap vermediğim için tekrar bana döndü. Bende kaşlarımı çatarak ona döndüm.
"Şimdi, burada, avazım çıktığı kadar bağırırım. Herkesi başına toplarım. Görürsün o zaman çok ses çıkarmayı ukala İtalyan." Dedim tane tane. Öndeki adamlarda bana dönmüştü. İtalyan'ın dudakları kıvrıldı. Ne yapıyordu bu adam? Çok samimi bir gülümsemeyle karşımda duruyordu. Ne yapacağımı bilemedim. Oyun mu oynuyordu benimle? Gülmek istedim ama gülse miydim? Bu adamın karşısında ne yapmam gerektiğini bilemez halde durmak beni güçsüz kılmıştı. "Ne gülüyorsun? Dengesiz misin? Ne yaptığın belli değil." Öndeki adamlar aralarında İtalyanca konuşmaya başlamışlardı. Mırıltı halinde oldukları için onları duyamıyordum. Benim bu lafıma daha çok güldü. Gamzelerini işte o an fark ettim. Kereminkinden de güzellerdi. Gamzelerine odaklanmışken, "Bu kadar yakışıklı olmak zorunda mısınız?" Türkçe mırıldanmıştım. Öndeki yeni gördüğüm adam İtalyanca yanındakine,
"İtalyanları yakışıklı buluyorlar ama nedense bana bakmıyorlar." Dedi. Ona bakmamak için zor tuttum kendimi. Bu adam Türkçe biliyordu.
"İnşallah küfretmiyorsundur." Hala gülümsüyordu ve gamzeleri dikkatimi dağıtıyordu. Adam benimle oyun oynuyordu onu anladım. Somurtarak önüme döndüm ve diğerleriyle göz göze geldim.
"Ne bakıyorsunuz sizde? Tiyatro mu oynuyoruz?" Sesim sertti. Onlar bir şey demeden önüne dönünce, Bay ukalaya yan yan bakıp, "Gamzelerin güzelmiş. Onu söylemiştim." Adam hem sinirime dokunuyordu hem de anlamsız bir merakın içine sokuyordu. İkimizde sessizdik ama önümüzdeki adamlar fısır fısırlardı. Pederin,
"Kardeşlerim, Mesih'in sevgisi içinde birbirimize barış ve huzur dileyelim." Demesiyle, herkes etrafındakilerle tokalaşmaya başladı. Uzakta olanlar birbirlerine selam gönderdi. Öndekilerde fırsattan istifade bize dönmüştü. Bizde ukala İtalyanla tokalaştık. Anlamsız sırıtması gitmişti. Kişilik bozukluğu vardı sanırım adamda. Öndekiler elini uzattılar. Leman'a çarpan adam elini uzatırken,
"Merhaba ben Delmar Perez." Dedi. Adam resmen benle tanışıyordu. Sanki bir daha görüşecektik. Bende elimi uzattım.
"Hare." Yanındaki adamda elini uzattı ama bu sırada Ukala İtalyan Delmar'ı.
"Ne yaptığını sanıyorsun Delmar. Dön önüne." Diye azarladı İtalyanca. Onun bu kızmasını önemsemedi öndekiler. Delmar'ın yanındaki adamda kendini tanıttı.
"Bende Patrizio Valente Pellegrini. Yanındaki ukala İtalyan'ın erkek kardeşiyim." Gülümsüyordu o da. Yanımdaki adama bakarken elimi uzattım. Birbirlerine çok benzemiyorlardı. Bir kere Valente çok daha güler yüzlüydü. Beş parmağın beşi de bir olmuyordu işte.
"Hare." Dedim sessizce. Çünkü artık Peder konuşmaya başlamıştı. Komünyon dağıtılacağının bilgisi verilince herkes yerinden kalktı ve sıraya girdiler. Bende sıraya girmek için ayağa kalktım. Komünyon almayacaktım ama Peder'e burada olduğumu göstermek için girmiştim sıraya.
Oturduğumuz sıraların ortasında tek kişilik sıraya girdik. Bende sıraya geçince İtalyan bana öncelik verdi ve önüne aldı. Tam önümde Delmar ve Valente vardı. Onlar sırayla Pederden Komünyon aldı ve yerlerine geri döndüler. Sıra bana geldiğinde Pederin önünde sol elimi sağ omzuma, sağ elimi de sol omzuma koydum. Kollarım göğsümde çapraz olacak şekilde Pederin karşısındaydım. Peder benim vaftiz olmadığımı zaten biliyordu ama bunu yapmak zorundaydım. Peder gülümseyerek sadece elini başımın üzerine koydu. Beni takdis etti ve bende yerime geçtim. Hemen arkamdan gelen ukala yerine oturur oturmaz bana dönerek,
"Hıristiyan değilsin." Dedi. Soru cümlesi olmayan bu cümlede birçok soru yattığının farkındaydım. Ona dönmeden,
"Hıristiyan'ım ya da değilim. Ne olmuş?" Tam bu esnada bir bayan elinde hasır bir sepetle cemaatten para topluyordu. Bende cüzdanımdan yirmi lira çıkarttım ve içine attım. Yanımdakilerde attı. Kadın gider gitmez adam kolumu setçe çekip ona dönmemi sağladı.
"Bana bak! Ne işin var burada? Kimsin sen?" dedi. Adamın gözlerinin içine baktım. Kahverengiydi gözleri. En koyu kahvelerden ama siyah değil. Hayatımda ilk defa böyle güzel kahveler gördüm diyebilirdim. Baştan aşağı karizma ama başka bir şeyler vardı bu adamda.
"Burada ne işim varsa var. Seni ilgilendirmez. Kim olduğuma gelince... Cevap yine aynı. Sa-na-ne." Kolumdaki eli Peder'in sesiyle gevşedi ve bıraktı. Bana bakmıyordu artık. Ona neydi benim burada olmam. Şu an evimde üzerimdekilerden kurtulmuş olabilirdim. Ayaklarımı uzatmış kitabımı okuyordum muhtemelen. Sırf Peder istediği için buradaydım. Fakat tamamen kendi isteğimle bu adamların yanına oturmuştum.
Peder son takdisi yaparken kulağıma eğildi. Tam bir şey söyleyecekti ki durdu. Ne yapmaya çalıştığını anlamak için ona döndüm. Burun buruna geldik. Benim nefesim kesildi ama o beni kokluyordu. Yüzünü buruşturdu. Pis mi kokuyordum. İşte tam bu noktada yer yarılsaydı da yerin dibine girseydim. Pis kokudan nefret ederdim. Her zaman temiz kokardım ben. Keşke duş alıp gelseydim buraya. Hem ayinde bitmiş olurdu.
"Ne kokuyorsun sen? m*******a mı kullanıyorsun?" deyince ne demek istediğini anladım. Dün gece uyuduğum yerde bizimkiler esrar içmişti. Muhtemelen havalanmayan odadaki koku üzerime sinmişti. Hemen şalımı kaldırıp burnuma yaklaştırdım. Evet kokmuştu. Ben içsem bu kadar kokmazdım herhalde. Tekrar adama kaldırdım başımı ama o bana değil göğüs dekolteme takılmış vaziyetteydi. Hemen elimle şalımı düzelttim rahatsız olduğumu belli edercesine.
"Bu halde İbadethanemize nasıl gelirsin? Nasıl giyinmen gerektiğini bilmiyorsan misafir olarak bile gelemezsin."
"Sabrımı taşıyorsun İtalyan! Sana açıklama yapmak zorunda değilim ama sadece kendim istediğim için açıklayacağım." Dedim ve biraz daha ona yaklaştım. İnsanların bize dönmesini istemediğim için sesimin desibelini oldukça düşürdüm.
"Seni ilgilendirmediği halde söylüyorum. Dün gece bir partideydim ve orada m*******a içenlerde vardı. Üzerime de sinmiş. Ayrıca kıyafetimi şimdiye kadar fark etmemiş olduğuna göre Hıristiyanlık dinine saygımı da anlamış olman gerekir. İlk başta da şalsız girebilirdim ama emin ol benim din bilgim seninkinden çok fazladır. Şöyle bir etrafına bak istersen. İçerideki çoğu kadından daha kapalıyım." Biten ayinden hızla çıkmak için, ona sürtünmek pahasına da olsa yerimden kalkarak hızlı adımlarla avluya çıktım. Sinirden kıpkırmızı olmuştum. Nasıl bana ucuz kadın muamelesi yapabilirdi. Söylene söylene kapıya doğru giderken Diyakoz'un sesini duydum.
"Hare Hanım nereye? Bir şey mi oldu?" Ayine katıldığım zaman mutlaka hepsiyle görüşürdüm. Hepsi arkadaşım olmuşlardı. Onlara gözükmediğim için muhtemelen merak etmişti. Gülümseyerek Diyakoz'a döndüm.
"Yok Justo Bey. Çıkmam gerekiyor. Peder'e iletebilir misiniz? Ben en kısa sürede kendisini ziyaret edeceğim." Kendisi beni dinlemiyormuş gibi davranıyordu.
"Kesinlikle olmaz. Peder sizi önemli biriyle tanıştıracak. Biraz daha durun. Cemaatle görüşsün hemen gelecek yanınıza. Lütfen Hare Hanım." Mecburen beklemek zorunda kalacağım için kafamı salladım.
"Ben o zaman Pederlerin binasının tarafına geçiyorum." Yan tarafa doğru yürümeye başladım. Bu sırada cemaatte dağılmaya başlamıştı. Peder içeriden çabuk çıkamayacaktı. Cemaat onu hemen salmazdı. Ellerimi göğsümde birleştirip etrafıma bakınıyordum. Gözlerim Peder'i arıyorken Pellegrini ailesiyle göz göze geldim. Acaba söylediğim şeylere çok kızmış mıydı? Önce o kızdırdı ama.
Bu adamın Türkiyedeki gücünü bilmiyordum. Bana takmış olmaması için dua etse miydim acaba? Arkamı dönüp daha önce bir kere girdiğim binanın kapısına odaklandım. İçerisinin fotoğraflarını çekmeme izin vermişti Peder. Bir sene önce hazırladığım bu güzel ödev sayesinde tam not almıştım. Kimsenin girmediği kapıdan girmiştim. O zamanlar başladı bu güzel insanlarla dostluğum. Yanıma birinin yaklaşığını hissettim ama arkama dönmeye cesaret edemedim.
"Neden kaçıyorsun?" Sesini tabii ki de tanıdım ama ona dönmek istemiyordum. O soğuk yüzünü ve çatık kaşlarını görmek istemiyordum. Az önce bana gülümseyen adam iyiydi mesela ama çoğu zaman belli ki soğuktu bu adam. Ukalaydı, bencildi, sertti... Şu kısacık sürede anlamıştım. Bunlar beni korkutuyordu. Ben bu mekânda korunmasızdım. Burası onların iniydi.
"Kaçtığım yok." Ona dönmemiştim. Saçmalıyorum ve bunu o da biliyordu. Benim dönmeyeceğimi anladığından olsa gerek bir adım atarak sol yanıma geçti.
"Kaçıyorsun işte. Çocuk gibi..." Beni kışkırtmaya çalıştığının farkındaydım. Bu oyuna gelmeyebilirdim. Sadece amacını merak ettim. Neden benimle uğraşıyordu?
"Ne istiyorsun İtalyan?" şimdi tamda gözünün içine bakıyordum. "İçeride ne düşündüğünü az çok tahmin edebiliyorum. Asıl sen neden benim peşimden geliyorsun?" diye devam ettim. Cesurumdur. Dövüşmeyi, silah kullanmayı bilirim ki bu konuda çok da iyiyimdir. Korkmam! Korkak olamam. Şu yaşıma kadar kimseden de korkmadım. Peki bu adam neden beni ürkütüyordu? İlk defa bir yabancıyla tanışmamıştım. Ondan daha güçlü kişilerle, koruma ordusuyla gezen kişilerle tanışmıştım. Çevirmenlik yaptım onlara hem de yasadışı faaliyetlerinde. Çenemi kapalı tuttum ve korkmadım ama İtalyan beni çok ürkütüyordu.
"Ne düşünmüşüm?" gözlerine baktım tekrardan. İfadesiz bakması, onu okuyamamam tuhaf değil miydi? Peder'i kıramadığım için şu an onun karşısında ecel terleri döküyordum kendi içimde. Hiç bu kadar kendimle kavga etmemiştim.
"Korumalarla gezdiğine göre benim sana zarar vermek için yanına geldiğimi düşündün. Konuşturma beni. Şimdi sen geliyorsun yanıma. Sorumu tekrarlıyorum. Ne istiyorsun?" Ona dikleneniyordum. Bir adım daha yaklaşıp cesurca yüzüne bakmamı saymıyorum bile. Düşünme Hare. Ne düşünüyorsan düşünme...
"Bir şey istemiyorum Hare." Ellerini saçlarını daldırıp önce etrafına bakındı sonra tekrar bana dönerek devam etti. "Neyse hoşça kal." Dedi ve benim cevabımı beklemeden yanımdan uzaklaştı. Arkama dönmedim. Onun gidişine bakmadım ama kader ağlarını örecek ya, Peder İtalyan'ın adını seslendi ve ben yerime mıhlanmış gibi beklemeye devam ettim. Sadece durma eylemini gerçekleştiriyordum. Nefes alıyor muydum hatırlamıyorum.
"Hare" seslenen pederdi. Bugün kilisenin avlusunda ne çok adım yankılanmıştı. Günün kızı bendim. Yavaşça arkamı döndüm. Peder gülümseyerek elini uzatıp,
"Gelsene kızım. Seni tanıştırmak istediğim biri var." Gel şu çatıdan atla dese daha makbule geçerdi. Şaşkınlığım on saniye sürdü. Bedenimi daha da dikleştirip, topuklarımı vura vura yanlarına ilerledim. İçeride beni aşağı çeken bu topuk sesi şimdi güç veriyordu. Gülümsemeye çalışarak,
"Merhaba Peder Gratian. Nasılsınız?" sesim düşündüğümün aksine pürüzsüz ve net çıkmıştı.
"Teşekkür ederim kızım iyiyim. Sen pekiyi değilsin sanırım. Acelen mi var?" Diyakoz ile Abay gitmekte ne kadar ısrarcı olduğumu söylemişler belli ki.
"Evet Peder. Aslında acelem değil de... Yorgunum. Arkadaşlarımı biliyorsun. Kerem ve Oğuz parti verdiler dün gece. Gitmek zorunda kaldım. Pek uyuduğum söylenemez."
"Bazen insanlar ısrarcı olabiliyor. Neyse çok vaktini almayayım o zaman." İtalyan'a döndü. "Antonino, sabah sana bahsettiğim kız. Hare." Diye beni takdim etti. Ben şaşkınlıkla bir İtalyan'a bir de Peder'e bakarken o elini uzatıp,
"Antonino Dante Pellegrini. Memnun oldum Hare Hanım." Biliyordu. Adımı söylemiştim içeride. Biliyordu. Biliyordu. Benimle oyun oynadı. Peder benden bahsettiyse kesin soy ağacımı çıkartmıştı. Tek kaşımı kaldırıp elimi uzattım bende.
"Hare Akıncı. Bende memnun oldum Dante Bey." Adamın çenesi kasıldı. Kaşları çatıldı. Sebebini anlayamadım. Onu tanımıyormuş gibi davranmama mı sinirlenmişti? Elimi bırakırken Peder devam etti,
"Antonino de kızım. İkinci ismini pek kullanmıyor. " Dedi demesine de. Bunu neden kendisi söylemedi ve Peder neden panikledi bir isim mevzusuna. Peder'i zor durumda bırakmak istemiyordum ama onu gıcık etmekte istiyordum. Bu sırada yanımıza Delmar ve Valente geldi.
"Neden Peder? Dante çok güzel bir isim. Hem İtalyan'ın en büyük şairi. Bence karşımdaki beyefendiye de çok yakışmış. Dante..." Adını uzatarak söylemiştim ve bundan aşırı zevk almıştım. Adamının dudağının kenarı kıvrıldı yine. Kafasını hafif yan çevirdi. Dante'yi kızdırmayı başardım ama Peder kötü oldu. Şaşkınlıkla bana bakarken bir anda Dante'ye döndü ve İtalyanca açıklama yapmaya başladı.
"Antonino, kusura bakma kız biraz asidir ama gerçekten güvenilirdir. Ben ona açıklayacağım." Dante Peder'e bir süre cevap vermedi çünkü hali hazırda bana dik dik bakmakla, gözleriyle ve beden diliyle dövmekle meşguldü. Bende gözlerimi kaçırmadım. Korkuyorsak da ona belli edecek halimiz yoktu.
"Önemli değil Peder. Kıza bir şey deme. İstediğini desin." Ben aynı ifademle Dante'ye bakmaya çalışırken, Delmar ve Valente'nin şaşkın halleri gözüme çarptı. Evet, adam İtalyanca konuşarak bunu benden gizlemişti ama bunda şaşılacak ne vardı? Belli ki Dante isminden hoşlanmıyordu. İsmiyle ne alıp veremediği varsa merak konum olmuştu şimdi. Peder tekrar söze girdi,
"Hare. Antonino Türkiye'de yatırımları olan bir iş adamı. Şimdi faktöring şirketi açmak için çalışmalara başladı. Devlet dairelerinde ve bazı toplantılarda ona eşlik edecek tercümana ihtiyacı var. Bende seni düşündüm. Seni yönlendirdiğim insanlar çok memnun kaldı. Dante'ylede iyi anlaşacağınızı umuyorum." Evet. Peder beni cemaatine mensup pek çok kişiyle tanıştırmıştı ve onlar sayesinde güzel paralar kazanmıştım. Bu süreçte çenemi kapalı tutmamda herkesin hoşuna gitmişti. Fıtrat itibariyle de kimsenin işini kimseye anlatan bir yapım olmadığından benim için zor olmamıştı. Leman çoğu zaman çalıştığım insanları merak etmişti. Bazen beni yakıştırdığı bile olmuştu. O dahil herkese kısıtlı bilgiler vermiştim.
"Peder bu işi duyunca beni düşündüğünüz için teşekkür ederim ama hafta içi her gün ya da her saat müsait olabileceğimi sanmıyorum. Bu uzun bir süreç olacak sanırım." Dedim çekinerek çünkü hem dediğim doğruydu hem de Dante ile çalışmak ne derece doğruydu bilemiyordum. Peder daha ağzını açmadan Dante girdi lafa,
"Teşekkür ederiz Peder. Biz Hare ile ayrıntıları konuşuruz." Ne demekti şimdi bu? Ona döndüm ama Peder'in yanında daha fazla saygısızlık yapmayayım diye sustum. Bu kibar hareketiyle Peder'in yanımızdan gitmesini amaçlıyordu. O gidince ağzının payını vermek istedim. Biz bakışlarımızla bir savaşın içerisine girmişken Delmar aramıza girdi.
"Antonino ben görüşeyim ayrıntıları istersen." Bana doğru bir adım attı ama Dante ona bakmadı bile. Gözlerini benden ayırmadan,
"Hayır, ben görüşeceğim. Müsait miydiniz? Şimdi bir kahve içsek." Peder daha yanımızdan gitmemişti. Gözleri umutla parlıyordu. Kilise için önemli biri olmalıydı. Pedere gülümsedim önce sonra karşımdaki adama döndüm.
"Tamam olur. Şartlar uyarsa sizinle çalışmak çok isterim Dante Bey." Ben adama her Dante dediğimde ki ısrarla Dante demeye devam ediyordum. Herkes geriliyordu. Bu iş olursa ya çok eğlenecektik ya da benim bittiğimin resmini çizecektik.
"Valente siz Delmar ile takılın. Ben işim bitince sizi arayacağım." Peder'e dönüp "Çok teşekkür ederim Peder. Yardımlarınızı unutmayacağım." dedi. Bende Pederle vedalaştım ve Dante'nin yanında yürümeye başladım. Nereye gideceğimizi bilmiyordum ama açlıktan ölmek üzereydim. Midem dik duruşuma inat guruldamaya başlamıştı bile.
"Burada çok bildiğim bir yer yok ama sık sık gittiğim bir restoran var. Oraya gitsek senin için uygun mu?" Kahve değil de yemek mi yiyecektik acaba?
"Fark etmez. Adı ne?"
"Gidince görürsün." Bana döndü ve göz kırptı. İhtimalleri düşünüyordum. Birincisi gerçekten adını bilmiyor ki bu düşük bir ihtimaldi. Karşımdaki adam dikkatli birine benziyordu ve hafızasının güçlü olduğunu varsayıyordum. İkinci ihtimal bana sürpriz yapacaktı. Buna da götümle gülebilirim. Adamın arkadaşı bile değildim ne sürprizi?
Üçüncü ve olmasından korktuğum ihtimal, adam beni bir depoya götürüp... Son ihtimalle etrafıma bakındım. Sağımızda solumuzda bizi rahatsız etmeyecek ölçüde eşlik eden tam on iki koruma vardı. Bizim eve inen yokuşa yöneldik. Tedirgin olmamaya özen göstererek ilerlemeye çalıştım. Bizim eve gelmeden sağdan içeriye girdik. Burası bir yokuştu. Bir kere yemeğe geldiğim ve manzarasının harika olduğunu bildiğim restoranın önüne geldik ama gündüzleri açık olmazdı.
"Burayı biliyorum. Sadece akşamları hizmet veriyor." Dedim sıkıntıyla binaya adım atmayarak. O ise sadece bana bakarak sinsi bir gülüş sergiledi ve yürümeye devam ederek binaya girdi. Hah işte üçüncü ihtimal gerçekleşiyordu şu anda. Adam beni kimsenin olmadığı restoranın tuvaletinde öldürecekti. Hayal gücün baya genişti.
İstemsizce onu takip ettim. Asansör olmayan bu binalar tarihi eser gibiydi. Yürüyerek dördüncü kata çıktık. Kapıyı açan şık bir garsonun arkasında takım elbiseli bir bey duruyordu. Dante'yle samimi bir biçimde tokalaştılar. Hâl hatır sordukları sırada etrafıma bakındım. Benim geldiğim zamandaki gibi beyaz masa örtülerinin üzerinde göz yormayan ufak şişelerde karanfiller vardı. Sandalyeler siyah deriden ve beyaz deridendi. İç mekândakiler genelde siyah olanlardı. Dışarısı çok soğuk değildi ama yarım saatten sonra hareketsizlik içerisinde donabilirdik.
Dante konuşmasını bitirince belimden tutarak beni en köşeye cam kenarına yönlendirdi. Sandalyemi çekerek bana yardımcı oldu. Son Akşam Yemeği... Gülümsedim bu düşünceye.
"Hoşuna mı gitti?" dedi. Onun konuşmasıyla kaşlarımı çatarak ona döndüm oturduğum yerden.
"Aklıma bir şey geldi. Benimleyken her şeyi üzerine alınmasan iyi edersin!" benim sözümün üzerine arkamdan bana doğru eğildi,
"Tamam, Hare Hanım. Dediğin gibi olsun." Tam karşıma oturarak yerini aldı. İmalarda bulunacağı zaman bana Hare Hanım diyordu. Dengesiz! Garson bize yaklaştığında bende elimle yüzüme yelpaze yapıyordum. Merdivenleri çıkmak vücut ısımı iyice yükseltmişti. Dışarıya çevirdim kafamı. Manzara gerçekten süperdi. Bizim okulda gözüküyordu. Saat kaç olmuştu acaba? Leman hala aramamıştı. Telefonumu çıkartıp saate bakarken Dante siparişleri vermeye başladı.
"Penne arabbiata. Ortaya mevsim salata ve Pinot grigio cielo blush. Şişeyi burada aç." Ben sadece kahve içeceğimizi düşünürken o yemek menüsünü çıkartmıştı bile. Adam aç belli ama ben ne diyecektim. Yemek söylersem ayıp olur muydu?
"Ben kahve içeceğimizi düşünmüştüm."
"Hare Hanıma da aynısından getirin lütfen." Dedi gözlerimden ayrılmadan ve ekledi. "Üzerini çıkarta bilirsin. Kıpkırmızı olmuşsun." Etrafıma bakındım. Kimsenin olmadığını biliyordum ama yine de çekiniyordum. İnsanların ne dediğini umursamazdım. Bugün neden umursayasım tutmuştu acaba?
Önce ceketimi sonra da şalımı çıkartım. Saçlarımı açıp ensemde salaş bir topuz yaptım. Meşhur ev topuzu. Karşımda ayna olmadığı için nasıl gözüktüğümü bilmiyordum ama adam gözlerini bile kırpmadan bana bakıyordu. Bende kollarımı masaya yatırıp ona odaklandım.
"Nerede otuyorsun?" dedi.
"Karşı sokakta."
"Son sınıfta mısın?"
"Evet."
"Ne okuyorsun?"
"Fotoğraf bölümündeyim."
"Ailen nerede?"
"Ankara."
"Ne iş yapıyorlar?"
"Babam asker. Annem ev hanımı. Kardeşim Mimarlık okuyor."
"Erkek arkadaşın var mı?" peş peşe gelen soruları bu soruya kadar kendi isteğimle yanıtlamıştım ama bu soru ne alakaydı?
"Nasıl yani?" dedim kaşlarımı çatarak.
"Bize sorun çıkartacak erkek arkadaşın var mı? Benimle görünmen magazine yansıya bilir." Evet. Adam haklı ama ona erkek arkadaşım yok da demek istemiyordum.
"Peki. O zaman... Bize sorun çıkartacak erkek arkadaşım yok." Dedim kelime oyunu yaparak. Tek kaşını kaldırdı.
"Erkek arkadaşın var o zaman." Gülümsedim. Tam cevap verecektim ki restorana Delmar ve Valente girmişti. Onlara baktığımı görünce, kime odakladığımı anlamak için arkasını döndü. İtalyanca onlara,
"Birine bir şey mi oldu?" dedi ama Valente gülümseyerek ve İngilizce olarak,
"Bizde acıktık. Burada olduğunuzu duyunca size eşlik etmek istedik." Adam gülüyordu ama Dante resmen sinir küpü haline gelmişti. Dante'nin halinden korkup lavaboya gitmem gerektiğini söyleyerek masadan kalktım. Ben yokken kendi problemlerini halledebilirlerdi.
Altı adım atmıştım ki arkamı döndüm. Hepsinin bana baktığını hissetmiştim ve evet bana bakıyorlardı. Masada unuttuğum telefonumu almaya cesaret edemeden tekrar önüme dönüp lavaboya girdim. Sabahtan beri bir şey yiyip içmediğim için çok sıkışmamıştım ama tuvaletimi yaptım. Aynada saçlarımı ve yüzümü toparlayıp tekrar geri masaya yöneldim. Gelen adamlarda masaya oturmuştu. Yanımda oturan Valente ben gelince ayağa kalkıp sandalyemi çekti. Gülümseyerek teşekkür ettim. Böyle inceliklere çok alışık değildim. Her zaman kendi işimi kendim gördüğüm için kimsenin kırılacak bir varlıkmışım gibi davranması içime sinmezdi.
"Telefonun çaldı." Konuşan Dante'ydi. Masanın üzerinde duran telefonumu elime alıp arayanın Leman olduğunu gördüm. Yemeklerimizi getiren garsonu gördüğümde masadan kalkmadan konuşmaya karar verdim. Kısa kesecektim ne de olsa. Leman'ı aradım. İkinci çalışta açtı.
"Kızım neredesin sen?" sesinde bir gariplik olduğunu sezdim ama sakin bir tonda cevapladım onu.
"İşim var Leman. Bir şey mi oldu?" derin bir nefes alıp konuşmaya başladı.
"Evet. Kerem'e ulaşamıyoruz. Telefonu evde. Cüzdanı da. Sen çıktıktan sonra çıkmış sanırım. Gidebileceği her yere baktık ama yok. Arkadaşlara da sorduk. Dün ne oldu Hare?" Benim hayatım ortadaysa eğer kimseyi düşünmezdim. Bencillikse evet bencillikti yaptığım.
Ses tonu beni suçlar nitelikteydi. Karşımdaki insanlara tebessüm edip masadan kalktım.
"Birincisi dün bir şey olmadı. İkicisi koskoca adam Leman. Ne yapayım. Peşine adam mı takayım? Sevmiyorum işte. Zorla sevdiremezsiniz ya! Kerem'de bunu kabul edecek. Kimse için yaşamıyorum ben. Ayrıca Kerem'i siz bu hale getirdiniz. Böyle olacağını söylemiştim size. Şimdi size yardımcı olamayacağım arkadaşım."
"Hiç merak etmiyorsun yani?"
"Leman bak! Kerem'i merak ediyorum ama yapabileceğim bir şey yok onu söylüyorum. Adam bulunmak istemiyor. Kendini iyi hissedince geri döner elbette. Bir haber alınca bana da yazarsın." Dedim. Arkamı döndüğümde Valente'nin merakla bana baktığını gördüm. Eminim şu an konuşmaları yanındakilere çeviriyordu. Leman'la kapatınca masaya geçtim. Biz Dante'yle yemeğe başladık. Bir süre sonra onların da yemekleri geldi. Sessizlik içerisinde yemeklerimizi yedik. Şarap kültürüm pek olmadığı için yudumladığım şarabı ilk defa içiyordum. Elimdeki kadehi incelerken bir yudum aldım ve gözlerimi kapattım. Mükemmel diyemeyeceğim ama tadı bana tanıdık şeyleri çağrıştırıyordu.
"İlk defa mı içiyorsun?" gözlerimi açmadan,
"Pek şarap içmem ama bu hoşuma gitti." Dedim. Tadımı kaçırmasına izin vermeyecektim. Zaten birazdan uymayan programımızdan dolayı bir daha birbirimizi görmeyecektik.
"Neyi seversin peki?" deyince gözlerimi açtım bu sefer. Başladı yine sorularına. O bana soru sorunca cevap veriyordum ama ben ona soru bile soramıyordum. İşe alınacak olan sen olduğundan dolayı olabilir mi Hare?
"Rakı." Kesin ve net. Yanımızdaki iki adam bir bana bir Dante'ye bakıyordu. Dante gülümsedi. Bu sırada Delmar, Valente'ye eğilerek,
"Adam hayatında toplasan bu kadar tebessüm etmemiştir. Neler oluyor dersin?" dedi. Bunu duyunca bende istemsize gülümsedim. Dante neden güldüğümü merak edercesine kafasını hafif yana eğdi.
"Sen sever misin? Meyhaneye gittin mi hiç?"
"Gittim." Sever misin sorumu atlamıştı. Omuz silkerek çantamı ve telefonumu elime aldım. Masadan kalkarken,
"Terasta sigara içebilirim herhalde değil mi?" Eliyle bana otur işareti yaparken garsona seslendi. Bir küllük istedi.
"Burada da içebiliriz." Valente ve Delmar'da ceplerinden paketlerini çıkartıyordu ki onlara dönüp, "Siz dışarı." Dedi. Onlarda söylenerek masadan kalkmışlardı.
"Neden onları gönderdin?" Evet, merak ediyordum çünkü sürekli beni korkutmak için yalnız kalmamızı sağlıyordu.
"İş konuşacağız." Onlarda işin içindelerdi belli ki. Verdiği cevap beni tatmin etmemişti ama kafamı salladım sadece. "Ders programın ne? Bazı günler hocalarından izin alabilir misin ya da devam zorunluluğun var mı?" Tamda burada Dante'yi geçiştireceğim nokta olması gerekiyordu ama içimden bir his onunla çalışmak istiyordu. Sigaramdan bir nefes alıp ona doğruları söylemeye karar verdim.
"Haftanın her günü dersim var ama devam zorunluluğum her derste yok. Önemli dersler öğlene kadar. Genelde öğleden sonra boşum. Peder'in ayarladığı işleri yaparken bazen hocalarımdan izin aldığım olmuştu." Dikkatle beni dinledi.
"Tamam, o zaman. İkimizin ortak saatlerine programları yaparız. Diğer kişilerle ücret olarak ne kadara anlaştın?" Bu soruyu sorması doğal ama ben vereceğim emek karşısında alacağım o paradan utandım bir an. Sanki tanıdık birinden para almak istemezsiniz ya işte onun gibi oldum. En son çalıştığımda bin beş yüz Türk parası almıştım. Bu rakam çok gibi geldi bir an gözüme. Sonuç itibariyle yarım gün bile çalıştığım olacaktı.
"Günlük sekiz yüz Türk parası almıştım." Dedim kafamı dışarıdaki adamlara çevirip. Dante biraz düşündü.
"Sekiz yüz az. Neden az söylüyorsun? Her zaman bu şekilde mi davranırsın?" bu cevabına kafamı hızlıca ona çevirdim.
"Her ürünün bir fiyatı vardır Dante Bey. Bu tür hizmetlerin karşılığını ise kişi belirler. Sizi soymak gibi bir niyetim olmadığı için en uygun olanını söyledim."
"Tamam. O zaman fiyatı ben belirliyorum. Günlük bin sekiz yüz Türk parası." İtiraz için ağzımı açmışken beni eliyle durdurdu.
"Hemen itiraz etme. Bu parayı kuruşuna kadar hak edeceksin. Bir başlayalım anlayacaksın. Yarın müsait misin? Öğleden sonra seni kilisenin önünden alırım. Önce şirkete gideriz. Oradakilerle tanışmanı istiyorum."
"Müsaidim. Saat birde kilisenin önünde olurum." Sanırım konuşmamız burada sona ermişti. Sigaramı söndürüp masadan kalkarken,
"O halde yarın görüşürüz. Ben müsaadenizi isteyeyim." O da benimle kalktı. Telefonunu eline aldı ve bana uzattı.
"Telefon numaranı yazar mısın?" telefonunu bana vermesi garibime gitmişti. Elinden aldığım telefonuna numaramı yazdım sonra da ismimi. Telefonu ona uzattım. Onun telefonunu almak aklıma gelmemişti ama belki de telefonunu vermek istemiyordu. Üzerimi giyinirken,
"Yemek için teşekkür ederim." Dedim ve elimi uzattım. "Görüşmek üzere." Gülümsemiyordu. Yüzü yine anlamsız haline kavuşmuştu. Büyük burunlu... Adamın egosu çok büyüktü. Bende bu kadar yakışıklı ve zengin olsam böyle olur muydum acaba? Masadan uzaklaşırken terastakiler içeri girdi. İkisiyle de tokalaşıp çıkışa yöneldim. Merdivenleri inerken Leman'ı aradım. Her ne kadar Kerem'i merak etmiyorum desem de aklım onda kalmıştı.
"Leman ne yaptınız?" Saat iki olmuştu. Binadan çıkıp eve doğru yürümeye başladım.
"İzmir'e gidiyormuş. Ailesinin yanına. Mecburen annesini arayınca öğrendik ama iyiymiş çok şükür. Sen neredesin?"
"Eve geçiyorum şimdi. Peder bir iş ayarladı yine. Parasını duyunca dudağın uçuklayabilir. Sıcak bir banyo yapmak istiyorum. Hala aynı kıyafetlerleyim. Eve gelince zile basma belki banyoda olurum." Dedim çünkü Leman gece kaç olursa olsun zile basmayı seviyordu. Ona kapıyı açan birinin olması hoşuna gidiyormuş. Annesini kaybettikten sonra bu davranışını yapmaya başladığı için bir şey demiyordum. Belki de kendini güvende hissediyordur ya da gerçekten evinde hissediyordur diye.
Eve yürümem 3 dakikamı bile almadı sanırım. İçeri girip hemen küveti doldurdum. Gevşemeye ihtiyacım vardı. Üzerimi tamamen soyunup telefonumdan Mozart'ın 40. Senfonisini açtım. Hala dolmaya devam eden ve köpüklerin çoğaldığı suyun içerisine girdim. Su dolana kadar köpüklere odaklandım.
Su dolunca çeşmeyi kapatıp geriye doğru yaslandım ve gözlerimi kapattım. Gözlerimi kapatmamla Dante'yi gördüm. Neden iki gündür aklımdan çıkaramadığımı düşündüm. Adam ilginçtir beni kendisine çekiyordu. Acaba hoşlandım mı? Hangi kadın hoşlanmaz ki diyeceğiniz erkeklerdendi Dante ama ben hoşlanmazdım. Her zaman çirkin biriyle evleneceğimi, söylerdim. Erkeklere güvenmiyordum. Çirkin olursa aldatmayacağını düşünüyordum aklımca ama yapan her zaman yapar bunu da biliyordum.
Sıcak suda gevşeyen sadece bedenim değildi düşüncelerimde gevşeyip buharlaştı sanki. Kapının çalmasıyla gözlerimi zorlukla açtım. Banyonun kapısını çalıyordu Leman.
"Hare? Uyudun mu? Hare?" ona seslenirken telefonu elime aldım. Saat 5 olmuştu. Nasıl bu kadar uyuyabilmiştim? Şimdi gerçek anlamda buruş buruş olmuştum.
"Çıkıyorum Leman." Dedim ve hemen durulanmak için suyu açtım. Saçlarımı da yıkayıp havlumla banyodan çıktım. Leman yatağıma uzanmış beni bekliyordu.
"Bu saate kadar uyudun mu?" elinde telefonuyla uğraşıyordu.
"Uyumuşum. Hadi çıkta üstümü giyineyim." duş almama rağmen üzerimde hala uyku mahmurluğu vardı. Beynim tam olarak ayılmamıştı.
"Tamam, filtre kahve yapıyorum." Demişti çıkarken. Bende gardırobu açıp önüne oturdum. Ne giysem derdim olmamıştı hiç ama sanırım oturduğum yerde uyanmaya çalışıyordum. Yataktan tekrar kalkıp, siyah yüksek bel skinny jean ve üzerine, açık bordo önü ve arkası v yaka dantel detaylı triko bluz aldım. Bluzun uçlarını jeanin içine sokup hafif dışarı sarkıttım. Bluz önden nerdeyse göğse kadar derin v şeklindeydi. Arkası da önü gibi derin dekolteydi. Üzerimi giyinip çıkarttığım kıyafetleri kirli sepetine attım. Saçlarımı kurutup başımın tepesinde düzenli bir topuz yaptım. Gözüme kalem çektikten sonra banyoyu da toparlayıp Leman'ın yanına gittim. Kahve makinesinin başında bekleyen Leman geldiğimi duyunca bana döndü.
"Bir yere mi gidiyorsun?"
"Beraber çıkacağız. Yeni iş aldım ya kutlama yemeği yiyelim. Bir şeylerde içeriz. Ne dersin?" dedim doldurduğum suyu içerken. Leman'da kahveleri doldurdu. Salona geçtik kahvelerimizle. Küllüğü getirmek için tekrar kalktım yerimden.
"Kerem çok kötü olmuş ya. Üzüldüm."
"Hiç üzülmeyin Leman. Dün gece çocuk resmen bana açılacaktı. Kibarca önüne set çektim. Kerem senelerdir benim arkadaşım. Siz çocukla bizi yakıştırıyorsunuz diye olacak iş değil." Sigaramı yaktım ve devamını anlatsın diye onu bekledim.
"Neyse ya. Salı günü dönecekmiş. Bakalım dönünce ne olacak. Takmış kızım o sana. Biz bir şey demeseydik bile aynı olurdu." Doğru söylüyordu ama en azından onun gözünde herkes haklı ben haksız gibi bir şey olmazdım. Aman neyse ne...
"Saat kaç oldu?" telefonumu yatak odasında bırakmıştım.
"Altıya geliyor. Sen anlatsana. İşverenin kim bu sefer? Yakışıklıdır inşallah." Bu göz kırpmayı. Dünkü İtalyan mevzusundan sonra kesin laf söyleyecekti.
"Peder bugün ayinden sonra tanıştırdı. Adı Antonino Pellegrini." Bilerek Dante'yi atlamıştım. Onu bir tek ben sinir edeyim istedim. "İstanbul'da hali hazırda bir şirketleri varmış ama ne üzerine bilmiyorum. Faktöring şirketi açacaklarmış. Resmi dairelerle görüşmeleri varmış. Yanına tercüman arıyormuş sanırım. Peder benden bahsetmiş. Tamam dedim bende."
"Nereliymiş. Yakışıklı mı?" Leman için iş ayrıntısı şimdilik önemli değildi. Önemli olan tek şey bekar arkadaşının bir sevgili yapmasıydı. Yerimden kalkıp cama doğru yürüdüm. Sokağa çok yakındık. Dışarıda İstiklal'e çıkmak için yürüyen insanlara bakarak cevap verdim.
"İtalyan. Yakışıklı mı sorusu ise... Sence?" dedim ona dönerek. Leman cevap verirken telefonuna sarıldı.
"Kızım sende bir şeyler vardı zaten. Önceden biliyor muydun bu adamı? Dünde öyle imada falan bulundun?" aradığını bulmuş gibi sustu ve bir bana bir telefona baktı. "Kızım bu adam taş gibi. Allah cezanı vermesin. Ayy Hare! Lütfen bu adamla biraz ilgilen. Evde kalacaksın bu suratsız halinle. Hepimiz evleneceğiz sen bu sokakta kukuman kuşu gibi kalacaksın."
"Saçmalama Leman. Gideceğim ben okul bitince. Hayallerimi biliyorsun. Ayrıca suratsız mıyım ben ya?" tamam yeni tanıştığım insanlarla arama mesafe koyuyor olabilirdim ama beni tanıdıktan sonra düşünceleri değişiyordu.
"Suratsız ne kelime!" Yüzünü buruşturdu. "Afeti devran gibi dolaşıyorsun ortalıkta ama kimse sana yaklaşamıyor bile. Ya onu bunu bırak. Hare bu adamla çok yakışırsınız siz." Umutla suratıma baktı.