Bölüm 26

1083 Words
"Hoş geldin Gonca, ben de seni bekliyordum." "Asıl sen hoş geldin. Kendi evinmiş gibi lütfen..." deyip elimle kalktığı koltuğu işaret ettim. Alayımı anlayıp, gülerek karşılık verdi ve koltuğa oturdu. Ben de yine aynı kanepeye oturup yüzüne baktım. Sanırım küçük bir dejavu olmuştu. İçerinin sıcaklığıyla bunalınca ceketimi çıkardım ve yanıma bıraktım. "Bir şey içer misin?" her ne kadar ev sahibi gibi davransa da, yine de sormam gerektiğini düşündüm. "Hayır, teşekkürler. Çok kalmayacağım zaten." deyip dirseklerini koltuğun kolçaklarına yasladı ve ellerini önünde birleştirdi. Üzerimde üstünlük kurmak istiyordu. Sanırım bir süre buna izin verecektim. "Her ne kadar cevabını bilsem de, yine de senden duymam gerekiyor Gonca." ben de kanepenin kolçağına tek kolumu yaslayıp başımı salladım. "Benden yapmamı istediğiniz görevi kabul ediyorum." deyip kararlı bakışlarımı yüzüne diktim. Ayağa kalkıp karşıma geçti ve elini uzattı. "Aramıza hoş geldin Gonca Kandemir." uzattığı eline kısa bir bakış atıp bende ayaklandım ve elini sıktım. "Umarım hoş bulurum Müfit Öztürk." adını bizzat ona sormasam da evime ilk geldiği gece gösterdiği kimlikte görmüştüm. Gülümseyerek uzaklaştı ve tekrar yerine oturdu. O koltuğu çok sevmişti galiba, acaba giderken hediye etse miydim? Aklımdaki saçmalıklara içimden göz devirip ana odaklandım. "Sanırım hâlâ tereddütlerin var Gonca." ben de kanepeye oturdum. "Evet var." deyip tüm ciddiyetimi takındım. "Mesela günümüzde Türkiye'nin sırf Ortadoğu'ya, yani petrol rezervlerine yakınlığı yüzünden atlatmadığı tehlike kalmamışken bir de bu rezervlerin bizim topraklarımızda var olması bizi nasıl tehlikelere sokar farkında mısınız? Belki bugün bu tehlikelerle mücadele edebiliriz ama bundan yüz, iki yüz yıl öncesinde çıkacak olan olaylara nasıl müdahale edebiliriz? Osmanlı'nın dağılma dönemleri, Kurtuluş Savaşı gibi bir sürü halkı yıpratıcı etken mevcutken sahip olduğumuz - daha doğrusu çaldığımız - rezervler aç kurtların üzerimize daha sağlam ve daha tehlikeli bir şekilde gelmesine neden olmaz mı? Ya bu kez Kurtuluş mücadelesinde başarısız olursak, o zaman ne olacak? Bugünü kalkındırmaya çalışırken, ya bağımsızlığımızdan olursak?" endişelerimin sadece bir kısmını sıralayabilmiştim. o ise beni bölmeden ve herhangi bir mimik bile oynatmadan beni dinlemişti. "Endişelerinde haklısın Gonca ama biz bunun için seni götürüyoruz. Sağlam bir birlik kurup her koşulda ülkesini savunacak, Türklerden oluşan bir ordu oluşturmak istiyoruz. Bu ordunun en büyük özelliklerinden biri de Fransız İhtilali'nden önce milliyetçiliği tanıması ve bunu yaşam felsefesi edinmesidir. Bu doğrultuda eğitilecek ve her koşulda bağımsızlık savaşı verecekler. " ya bu adam beni anlamıyordu ya da ben kendimi anlatamıyordum. "İyi de bu ordu 16.yüzyılda kurulacak, Sanayi Devrimine kadar bozulmadan ilerleyeceğini nereden biliyoruz? 16.yüzyıl Yeniçeri askerlerinin başarılarına başarı ekledikleri bir dönemken sonrasında ne hale geldiklerini tarih çok güzel anlatıyor, ya bu askerler de aynı olursa?" bu adamın ben ciddiyetle bir şeyi anlatmaya çalışırken sırıtması sinirimi bozuyordu, tıpkı şu an da olduğu gibi. "Ne sanıyorsun, sen bir birlik yetiştireceksin ve bitecek mi? Gonca bu işlem düzenli olarak devam edecek; sen gideceksin, başkası gelecek, sonra bir başkası... Sistem hep böyle devam edecek." başımı sallamakla yetindim. "Peki her seferinde size hizmet edecek bir veliaht şehzade de bulabilecek misiniz?" bombayı kucağına bıraktığımda, suratından yavaş yavaş silinen sırıtma benim keyfimi yerine getirmişti. Sanırım düşündüğüm gibi şehzade de bu işin içindeydi. "Nasıl anladın?" itiraz etmesinin bir işe yaramayacağını düşünmüş olacak ki, hiç o yollara girmeden kabul etmişti. Bu durum hoşuma gitmişti, en azından kelimelerden tasarruf etmiş sayılırdık. "Kısa yolculuğum sırasında kendisiyle tanışma şerefine nail oldum. Oradakiler konuşmam yüzünden nereli olduğumu sorarken onlara, Mora'dan gelmiş, ailesini vebadan ötürü kaybetmiş, Türkçeyi de Mora'da komşusu olan bir Türk'ten öğrenmiş iri olduğumu söylediğimde herkesin yüzünde anlayan bir ifade belirirken şehzadenin yüzünde alaylı bir bakış yakaladım. Bana sanki, 'yalanını biliyorum' der gibi bakmıştı. Ama o zaman çok şüphelenmemiştim ta ki bugün abim - ki eminim biliyorsunuzdur kendisi bir tarihçi - şehzadeden bahsederken aşırı yenilikçi olduğunu, bir sürü önemli sancak dururken Halep sancağına gitmeyi istediğini ve Afrika'da bulunan halklara su yardımı yapmak için boru hatları kurdurduğunu söyleyince kafamda şekillendi bir şeyler, yine de emin olamamıştım ama artık sayende eminim." tek kaşımı kaldırıp kendinden emin bir bakış attığımda onun yüzünde beliren ciddiyet gittikçe artıyordu. "Gonca bundan kimseye bahsedemezsin, seninle aynı sırları paylaşanlara hatta şehzadenin kendisine bile bildiğini belli edemezsin. Bu çok riskli bir durum. Bunu ilk ve son kez burada konuştuk ve bitti. Anladın mı?" sesi de yüzü kadar ciddiydi. Onun bu aşırı ciddiyeti beni gerse de belli etmedim. "Anladım." deyip bir süre duraksadım. "Peki şehzadeyle tekrar karşılaşırsak Helen mi olacağım, yoksa Gonca mı? Kimliğimi bilecek mi?" "Artık Helen olmak zorunda değilsin, seni Helen olarak tanıyanlara Müslüman olduğunu ve adını değiştirdiğini söylersin olur biter." dediğinde sahte kimlik kullanmak zorunda olmadığım için mutlu oluştum. "Peki eğitilecek kızlar hazır mı, nasıl bir yerde eğiteceğim? Güvenliği, koordinasyonu falan sağlamak için bana yardımcı olacak kimse var mı? Bu gibi detayları konuşabilir miyiz?" her ne kadar yöntemlerini falan tasvip etmesem de açıkçası bu görev için heyecanlıydım. Çünkü bunun Dünya'da, şu anda bir tek benim başıma geldiğine emindim. "Öncelikle yarın gece benimle birlikte gideceksin geçmişe, orada senin için bir ev hazırlattım." dediğinde kaşlarım çatıldı. Evin hazırlatılması demek, görevi zaten kabul edeceğimi biliyordu demekti ki tahmin edilebilir biri olmaktan hiç hoşlanmazdım. "Bir süre o evde kalacaksın. Kızları da bu hafta içinde tespit etmeye başladık. Özellikle kimsesiz olanları seçmeye çalışıyoruz ki, ailelerle uğraşmak zorunda kalmayalım. Kızlar 16 - 20 yaş aralığında olacak. Yaklaşık otuz kızla ilk birliği oluşturmayı düşünüyoruz ama sana daha çok kız getireceğiz eleye eleye otuz kişiye düşürmeni bekliyoruz. Her konuda tam askeri yetkinliğe sahip olmalarını istiyoruz. " deyip bir süre sustuğunda düşünür gibi bir tavır takındığı için müdahale etmedim. "Sana yardımcı olacak kişilere gelince... Seninle benim aramdaki irtibatı sağlaması için yanına bir askerimi vereceğim. Ama sadece seninle iletişim kurması konusunda dikkatli ol. Evine yarım saatlik bir mesafede olan bir karargah kuruyoruz. Bir iki haftaya her şeyi hallolmuş olur. O zaman haftada beş gün orada düzenli eğitim verirsin. Buraya aileni görmeye falan ancak hafta sonları gelebilirsin ki, o da her hafta olmaz. Sürekli ortadan kaybolmaların dikkat çeker. Ayda bir kez falan gelirsin bu zamana. Başka bir sorun var mı?" fırsatını yakalamışken aklımdaki soruyu sormak istedim. "Sarayda tanıştığım iki kız var, hem evde hem de eğitimlerde benimle birlikte olmalarını istiyorum mümkün mü?" tedirginlikle yüzüne baktım. "Sarayda dediğine göre Türk değiller. O zaman kesinlikle karargahta bulunamazlar ama istersen evinde seninle birlikte kalabilirler." dediğinde şaşırmıştım. "Ne yani, biz kızları isteyeceğiz ve onlarda öylece verecekler mi?" sarayda bu kadar aktif olmalarına şaşırmıştım. "Elbette. Orada oldukça sözü geçen biriyim." "Bari sadrazamım falan deyin de tam olsun." diye alayla konuşmam karşısında yüzünde beliren mağrur gülümseme bana, 'tam üstüne bastın' diyordu. NOT : Arkadaşlar, Ekim ayında yaşadığım bir yoğunluk sebebiyle bölümler iki günde bir gelecektir. Hatta bu durum bazen daha fazla aksamalara neden olabilir. Ama umuyorum ki, sadece bu ay için yaşayacağımız bir durumdur bu. İlginiz ve sevginiz için teşekkürler. Yeni bölümlerde görüşmek üzere.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD