Bölüm 21

1054 Words
Elimdeki kupa sıcak olsa da beni yakmıyordu ya da ben içimdeki yangınlardan dolayı dışarıdan gelen etmenleri algılayamıyordum. Yorgun bir zihne sahiptim ve bunun tesiri altında kalmaktan gerçekten hazzetmiyordum. Oturduğum sandalyeden kalktım ve elimdeki kupayı masama bırakıp yarım saattir gözümü dikip baktığım Başkomiserin odasına doğru ilerledim. Bugün günlerden cumaydı ve ben sanırım kararımı vermiştim. Aslında kafam hâlâ çok karışıktı ama pes etmiştim ve artık inceldiği yerden kopmasını bekliyordum. Açık olan kapının önüne geldim ve masasında evraklara gömülmüş Tahir Başkomiserin dikkatini çekmek için işaret parmağımla kapıyı iki kez tıklattım. Geldiğimi fark ettiğinde elindeki dosyayı masaya bıraktı ve bana baktı. "Gel Gonca, bir şey mi oldu?" dediğinde her ne kadar kararsızlığımdan dolayı ayaklarım geri geri gitse de onlara inat hızlı bir şekilde yürüyüp masanın karşısına geçtim. 46 yaşındaki, saçları kırlaşmaya başlayan bu adamın bakışları keskinlik saçıyordu. Bir yalan söylediğinde onu yakalamak için hazırda bekliyor gibiydi. Her ne kadar çoğu hususta dürüst olsam da biraz sonra ona küçük bir yalan söyleyecektim ve bunu fark etmemesini sağlamak da benim uzmanlık alanımdı. "Başkomiserim size bildirmem gereken bir durum var." dedim nefesimi yavaşça dışarıya salıverirken. "Otur da anlat." deyip sağ çaprazında, hemen masanın önünde duran sandalyeyi gösterdiğinde ikiletmeyip oturdum. Askerlikte durum böyle olmuyordu, komutan otur dediğinde oturamazdınız ama biz de işler bir tık daha az ciddi yürüyordu. En azından bir üstün oturmanı emrettiğinde, bunu ikiletmene gerek yoktu. "Başkomiserim biliyorsunuz, ben ara sıra istihbaratla - onların isteği üzerine - ortak operasyonlara çıkıyorum." deyip duraksadığımda devam etmem için başıyla işaret verdi. İşte bu konudaki tek yalanım buydu; ben istihbaratla değil, derin devletle göreve gidiyordum. "Yeni bir operasyon var." deyip tepkisini kontrol etmek için bekledim. Sadece anlamaya çalışır gibi kaşlarını çatmıştı. "Yani?" sorusu karşısında derin bir nefes aldım. "Yani durum şu ki; bu görevin ne kadar süreceğini bilmiyorum ama kısa sürmeyeceğine eminim." cümlelerimin arasına hep kısa esler bırakıyordum ki, anlattıklarımı sindirebilsindi. "Bu durumda buradaki görevimi aksatmış olacağım, bu yüzden de görevden azlimi talep ediyorum. Beyanımı en kısa sürede yazılı olarak da tarafınıza sunacağım." nihayet söyleyeceklerim bittiğinde bu kez onun konuşması için susmuştum. Bu kez anladıklarıyla kaşlarını çattı. "Yani istifa ediyorsun?" duymadığından ya da anlamadığından değil de bir kez daha düşünmem için bana son fırsatı veriyordu. Ama bir sorun vardı ki, ben zaten altı gündür sadece bu konuyu düşünüyordum. "Evet, efendim." içimdeki karasızlığa rağmen sesim netti. Eğer bu görevi kabul edersem istifa etmek başından beri aklımdaydı, çünkü hem aylarca burada olmayıp, görevimi yapmayıp hem de maaş alamazdım. Bu benim ilkelerime aykırı bir durumdu. "Çıkacağın bu görev, şahsi meselen mi?" sorusuyla şaşırsam da bir şey belli etmedim. "Hayır tabi ki." "Peki istihbarat sana katıldığın görevlerden dolayı ücret ödüyor mu?" normalde gerçekten istihbarat ile çıktığım görevlerde herhangi bir ücret almıyordum ama şu anki durumda neler olur, şartlar nasıl gelişir bilmiyordum. "Hayır. Herhangi bir ücret almadım ama bu görevde durum ne olur bilmiyorum." sınırlı olsa da dürüst davrandığım için rahattım. "O zaman benim önerim, bu iş bitene kadar ücretsiz izne ayrılman yönünde. Yetenekli bir polissin ve açıkçası emniyet teşkilatımızın seni kaybetmeyi isteyeceğini pek sanmıyorum. Üstelik çıktığın görev de yine burada yaptığın gibi ülkeye hizmet etmek; o yüzden bana kalsa maaşını da almanı uygun görüyorum ama seni tanıdığım kadarıyla buna razı olacak biri değilsin. Senin için en iyisinin ücretsiz izne çıkmak, görevin bittiğinde de tekrar buradaki işinin başına dönmek olduğunu düşünüyorum." dediğinde aslında ücretsiz izin mevzusunu kendimin de düşündüğünü ama izin verilmeme ihtimalinin yüksek olması yüzünden dile bile getirmemeye karar verdiğimi kendisine söylemeye gerek duymamıştım. "Başkomiserim, bu durumu üstlerimiz nasıl karşılarlar peki; kabul ederler mi?" "Sen o konuyu merak etme ben konuşur hallederim." deyip arkasına yaslandı ve yüzüme gülümseyerek baktı. "Şimdi söyle bakalım, ne zaman gidiyorsun?" dediğinde babacan tavrını sevdiğimi fark ettim. Asla astlarına zorbalık yapan o üstlerden değildi. Belki de küçüklerine karşı içindeki bu merhametin sebebi iki çocuk babası olmasından kaynaklanıyor, ve her birimizi onların yerine koyuyor, ona göre muamele ediyordu. Bir diğer ihtimal de gençken üstlerinden çok çektiği ve çektiklerini bize çektirmek istememesiydi, ki her iki durumda da ona büyük saygı duyuyordum. "Tam olarak belli olmasa da muhtemelen en geç pazartesi başlamış olurum." dedim ne cevap vereceğimi bilemesem de. Ayağa kalkıp bana doğru yürüdüğünde ben de ayağa kalkıp yüzümü ona döndüm. "Git ve sağ salim geri dön Gonca komiserim." dediğinde buruk bir tebessümle elini uzattı. "Emredersiniz, Başkomiserim." deyip aynı buruk tebessümle uzattığı elini sıktım. Ellerimizi ayırdığımda tebessümler solsa da bakışlardaki burukluk yerini koruyordu. "Hadi git ve arkadaşlarınla vedalaş." emriyle birlikte baş selamı vererek odadan ayrıldım. Artık durumu amirime bildirmeme gerek kalmamıştı, Başkomiser Tahir bu durumu hallederdi. "Ahmet bana evrak kolilerinden birini getirir misin? koridorda gördüğüm üniformalı polis memuruna seslendiğimde bana başını salladı. "Getiriyorum komiserim." deyip hızla koridordan çıktığında kendi masama geçip yavaşça eşyalarımı toplamaya başladım. Bir süre sonra Ahmet koliyi getirdiğinde topladığım eşyaları içine yerleştirmeye başladım. Zaten çok fazla eşyam yoktu, öyle masada çerçevedir, resimdir bulunduran insanlardan değildim ben. Sadece isimlik, kalem kutusu, gereç kutusu bir de iş için kullandığım kişisel bilgisayarım buradaydı. Masamın üstünde soğumuş kahveyi de bir dikişte içtim ve kupayı evde yıkamak üzere kolinin içine koydum. "Gonca, hayırdır?" Cemre'nin bana seslenişiyle etraftaki birkaç kişi de başını uğraştıkları işten kaldırıp bana bakmışlardı. "Bir süreliğine burada olmayacağım, o yüzden eşyalarımı topluyorum." diye kısa bir açıklama yaptığımda bakışlarım her ne kadar Cemre'ye yönelik olsa da söylediklerim herkes içindi. Tek tek açıklama yapamayacak kadar sabırsızdım şu an. "Ne kadar süreliğine yoksun?" sesin sahibine her ne kadar dönmek istemesem de insanların içinde de rencide edemeyeceğim için yavaşça Arda'ya döndüm ve en umursamaz bakışımı attım. "Uzun bir süreliğine." deyip bakışlarımı tekrar Cemre'ye çevirdim. O da oturduğu masadan ayaklanmış bana doğru geliyordu. "Yine mi göreve gidiyorsun?" yanıma yaklaştığında sesinin tonu sadece ikimizin duyabileceği kadardı. Üstlerim ve çalıştığım ekip görevlere katıldığımı bilse de diğer memurlar bilmiyorlardı. "Evet." bir yandan da başımı salladım usulca. "Diğer zamanlarda hiç eşyalarını toplamamıştın ama?" sesindeki tını vereceğim cevabı zaten bildiğini ve bunu bir ihtimal duymamayı umarak sorduğunu bildirse de anlamamış gibi yapmak kolayıma gelmişti. "Dediğim gibi uzun bir süre burada olamayacağım." "Ne kadar uzun mesela?" sesindeki üzgün tınıyı duymayı sevmiyordum. "Bilmiyorum, belki ay, belki yıl... Ne kadar süreceğini gerçekten bilmiyorum." onun üzüntüsü karşısında sadece küçük bir tebessüm sunabilmiştim. Masanın karşısından ayrılıp, arada engel bırakmadan yanıma gelmişti. "Sağ salim gel tamam mı?" deyip sıkıca boynuma sarıldığında ilk başta şaşırsam da onun kadar sıkmadan sarılışına karşılık verdim. Buradaki en yakın arkadaşım Cemre olsa da onunla bile aramda belli bir mesafe vardı, o yüzden şu an bana sarılmasını beklemiyordum. Hele biraz zorlasam dolacak gibi parıldayan gözleri asla beklediğim şey değildi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD