Bölüm 19

1062 Words
"Görev hakkında herhangi bir bilgi veremeyeceğimi biliyor olman gerekiyordu." deyip omuzlarımı silkeledim. Bana gözlerini devirip bakışlarını etrafta gezdirdi ve bir yere odaklandıktan sonra gözlerindeki hain parıltılarla bana döndü. Söylemesine bile gerek olmadan nereye baktığını anlamıştım. "Seninkinin de gözü yollarda kaldı. Garibim sürekli boş masanı seyrediyordu." işte tam olarak bundan söz ediyordum. Bu olaya dahil olmak istemedikçe hep merkezine itiliyordum. "Benimki kim?" anlasam da kimden bahsettiğini anlamamış gibi davranıyordum. Çünkü 'seninki' tabirinden sonra konuyu direkt itiraz etmeye getirseydim, aslında içten içe bu hitabı kabullenmiş olurdum, ya da kabullenmiş görünürdüm ve bunu hiç istemiyordum. "Aman canım sen de... Sanki bilmiyorsun kimden bahsettiğimi." sesindeki eğlenen tınılar sinirimi bozuyordu. "İnsafsız, arkadaşın görevden gelmiş; bir çay, kahve bir şey ikram etmek yok ama iş dalga geçmeye geldiğinde senden önce koşan da yok." tek dileğim dikkatini başka yöne vermesini ve milyarlarca kez yaptığım konuşmayı bir kez daha yapmamayı sağlamaktı. "Kız çay, kahve senin köpeğin olsun. Dur hemen alıp geliyorum." diyerek omzumu sıvazladı ve kalçasını yasladığı masadan kaldırıp, çay ocağına doğru gitti. Onun gitmesiyle derin bir nefes alıp dosyalara eğdim kafamı. Komiserim hoş geldiniz." Arif'in heyecanlı sesi yüzüme küçük bir tebessüm kondurdu. "Hoş bulduk Arif. Hayırdır ne bu sevinç, yokluğumda çok mu yordular seni?" dedim eğlenerek. Arif etrafa tedirgin bir bakış attığında kendimi tutamadan küçük bir kahkaha attım. "Komiserim ne olur, bir daha giderseniz beni de götürün." yalvaran sesi yine gülmemi sağlarken, iki günde bu çaylağı özlediğimi fark ettim. O değildi de eğer ben adamın teklifini kabul edersem, uzun süre buraya dönemeyecektim; eğer kabul etmezsem de muhtemelen haftayı göremeyecektim. Her ne kadar düşünmeyi mesai saatlerimin dışına bırakmak istesem de olur olmadık yerlerde aklıma geliyordu ve istemsizce yüzümün düşmesine sebep oluyordu; tıpkı şu anda da olduğu gibi. "E Arif, şu cinayet davasında herhangi bir gelişme var mı?" bozulan moralim sohbetin de bittiğinin habercisiydi aslında. "Komiserim o dava kapandı." dediğinde çatılan kaşlarımla baktım yüzüne. "Ne demek kapandı?" sesim artık eğlenceden son derece uzaktı. Arif tedirgince etrafına bakıp masada bana doğru eğildi. "Valla komiserim, ne olduğunu ben de anlamadım. Maktulün ortağını araştırıyordum emrettiğiniz gibi, yokluğunuzda davaya Cemre komiserim bakıyordu, sizin bulduklarınızı falan anlattım birlikte ilerliyorduk ki, dün sabah amirim Cemre komiserimi çağırdı ve dosyanın kapandığını söyledi. Dosya zaman aşımına uğramadı, elimizde herhangi bir şüpheli de yoktu; muhtemelen yukarıdan baskı yapıp kapattırdılar." kısık sesli anlattıklarına derin bir nefes verip başımı salladım ve arkama yaslandım. "Tabi ki kapattılar." diye mırıldandım ağzımın içinden. "Efendim komiserim, bir şey mi dediniz?" diye soran Arif'e başımı iki yana sallayarak cevap verdim. "Arif, ortağın kim olduğunu bulabildiniz mi?" ses tonumu bilerek kısık tutmuştum. "Kendisine ulaşamadık ama kimlik bilgilerine ulaştık. GBT'sine baktığımda hırsızlık ve eser kaçakçılığından hüküm giymiş oluğunu gördüm." başımı sallayarak onayladım onu. "Peki fotoğrafı falan var mı bu adamın elimizde?" acaba gittiğimde gördüğüm insanlardan biri olabilir mi diye görmek istemiştim fotoğrafı. "Var komiserim, siz geldiğinizde göstermek için bulduğum bilgileri saklamıştım." deyip telefonunu çıkardı. Bu hareketi benden koca bir artı puan almıştı. Telefonu çıkarıp, önce sabıka kaydının olduğu ekran görüntüsünü açtı, onu incelemeyi bitirdiğimde kimlik bilgilerinin olduğu sayfayı açtı ve kenarda gördüğüm küçük kutucuktaki resim beni bu hayatta artık hiçbir şeyin kolay kolay şaşırtamayacağının kanıtıydı. Çünkü gördüğüm adam pazarda milleti soymaya kalkışan, engel olduğumda ise bana da tokat atan adamın ta kendisiydi. Burnumdan güler gibi bir ses çıkardım. Bu zamanda olmasa da onu orada adalete teslim edebilmiştim en azından. Zaten Osmanlı'nın o zamanlarını düşündüğümde hem devletin hem de halkın refah seviyesi oldukça yüksekti, üstelik şeriat kuralları düşünüldüğünde - ki bu hırsızlıkta çalınan mal belli bir miktarın üzerindeyse sağ elin bilekten kesilmesiyle cezalandırılırdı - bu denli bir hırsızlık yapmaya ancak oraya ait olmayan ve kaçtığında bulunamayacak yeri olanların cesareti yetebilirdi ki, bu da o adam için oldukça uygun bir tabir olmuş olur. Neyse dediğim gibi en azından orada cezasını bulmuştu. Tabi UGT (Ulusal Güvenlik Teşkilatı) denilen kurum çoktan soluğunu kesmediyse. Telefonu geri Arif'e uzattığımda Cemre de elinde bana ait olan üzerinde baykuş resmi bulunan kupam ve kendisine ait Galatasaraylı kupasıyla bana doğru geliyordu. Arif'e başımla işaret ettiğimde ikimize de selam verip yanımızdan uzaklaştı. "Hayırdır, çaylağın beni mi şikayet ediyordu?" diyerek kupaları masama bıraktı ve boştaki sandalyelerden birini masamın yanına çekip kendi kupasını eline aldı. Ben de önüme bıraktığı kupaya uzanıp kahvenin önce kokusunu içime çektim ve bir yudum alıp gözlerimi kapattım. Yaklaşık üç gündür şu ana hasrettim resmen. Acaba 16. yüzyıl Osmanlı'sında kahve var mıydı? Eğer yoksa ve ben adamın teklifini kabul etmek zorunda kalırsam kahvesiz uzun bir hayat yaşamak zorunda mı kalacaktım yani? Kahvaltı dışında sürekli kahve içen bana bu durum resmen bir işkence oldurdu. "Hey! Nerelere daldın?" önümde sallanan parmaklar ve yüksek çıkan sesle irkilip daldığım alemlerden bugüne, şimdiye dönebilmiştim. "Nerelere olacak, Arif'in anlattıklarına... Çocuğa o kadar işkence etmişsiniz ki, yalvarıyordu 'bir daha ki sefere beni de götürün' diye." yalandan çattığım kaşlarıma bakıp, umursamayarak omuz silkmişti. "Sen bir daha göreve git, bak bakalım o çaylağın benden neler çekecek?" başımı onaylamayarak sallayıp, tekerlekli sandalyeyi oturduğum yerden masaya doğru yaklaştırdım. "Çok yüklenme çocuğa, biz de geçtik onun yolundan, nasıl hissettirdiğini unuttun mu?" parmakalrımı kupanın etrafına sarıp ısınmasını sağlamıştım. "İyi ki diyorsun, biz de geçtik o yollardan. O kadar çektik şimdi çektirmezsek olmaz." dediğinde ona 'sen iflah olmazsın' bakışlarımı atıyordum. "Neyse, hadi sana müsaade Cemre. İşim gücüm var, kalk artık." böyle de misafirperverdim işte. "Kovsaydın?" şaşkınlıkla açılan gözlerine baktım. "Kovdum zaten." dedim gülerek. Başını iki yana sallayıp oturduğu yerden ayaklandı. "Vallahi de billahi de sen olmamışsın be Gonca!" diyerek çektiği sandalyeyi yerine koymuş ve bana son bir bakış atarak kendi masasına yol almıştı. Sadece arkasından bakmış ve gülmekle yetinmiştim. Akşama kadar dosyalarla uğraşmış, çok şükür ki herhangi bir cinayet ihbarı da almamıştım. İşimi bitirip, Cemre'yle de vedalaştım ve doğruca otoparka inip arabama yöneldim. Arabanın önüne geldiğimde sileceğe sıkıştırılmış küçük bir kağıt ve üstüne koyulmuş bir papatya gördüm. Uzanıp kağıdı ve papatyayı elime aldığımda başımı kaldırıp otoparkı kontrol ettim kimse var mı diye. Kimseyi göremeyince tekrar elimdekilere döndüm. Kağıtta bir yazı vardı. "Hayatına aldanıp, gerçekleri unutma. Biz hep bir adım arkandayız. Son 6 gün." kağıtta yazılanları okuduğumda tenimden bir ürperti geçmişti. Dahası eliöde bulunan papatyada altı yaprak vardı ve bir tanesi de - iki yaprak arasındaki açıklıktan anladığım kadarıyla - koparılmıştı. Normalde papatyalarda daha fazla yaprak bulunurdu ama muhtemelen yaprakları aralarında belli bir mesafe kalana kadar her birini koparmışlardı ve toplam yedi tane yaprak bırakmışlardı. O yedi taneden birini de bana günlerimin azaldığını anlatmak için koparmışlardı. Derin bir nefes alıp arabaya bindim ve başımı koltuğa yaslayıp nefesimi seslice dışarıya üfledim. Tam anlamıyla içinden çıkılmaz bir işe bulaşmıştım ve bu işin içinden çıkamıyordum.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD