Bölüm 5

1143 Words
"Kimsiniz siz, neresi burası, neden buraday-" peş peşe sıralayacağım sorularımı elini kaldırarak durdurmuştu. "Müsaade et de, evvela ben sana suallerimi sorayım." dediğinde bakışlarımdaki anlamsızlık artmıştı. Muhtemelen buraya nasıl geldiğimi falan sorgulayacaktı ama kendimi saflığa vermek kurtuluş biletim olabilirdi. Ve ben bu bileti kaçırmak istemiyordum. "Bana soracağınız ne olabilir ki?" "Nasıl geldin buraya?" dediğinde gözlerimiz buluştu. Sinsiliğin kol gezdiği gözlerinin parıltısı bakan insanı hem ürkütecek hem de korkutacak derinlikteydi. "Bilmiyorum." bulmayı umduğu tereddüdü gözlerimde barındırmıyordum, çünkü gerçekten de bilmiyordum. Evet durumla ilgili uçuk da olsa teorilerim vardı fakat bu net bilgi demek değildi. "En son ne hatırlıyorsun?" adamın konuşması 21.yy ağzına mı dönmüştü, yoksa ben bu insanları anlarken seviye falan mı atlamıştım?! "B-ben sarnıçtaydım. Medusa 'nın önünde. Sonra başım falan döndü. Gözlerimi kapatmıştım." hatırlamaya çalışır gibi gözlerimi kısıp bakışlarımı yerdeki halıda gezdirdim. "Bir rüzgar hatırlıyorum. Sonra her şey durduğunda gözlerimi açtım ve o ışıklı mekan karanlık ve su içinde kalmıştı. Bir de yoğun rutubet kokusu vardı." elimle Esat Ağayı işaret ettim." Sonra bu tuhaf giyimli adamlar beni buraya getirdi." deyip bakışlarımı tekrar karşımdaki adama diktim. Ağzımdan çıkan her sözün doğruluğunu gözleriyle tartıp biçiyordu. Ama bu adamın bilmediği bir şey vardı ki, ben ona yalan söylersem bunu kesinlikle anlayamazdı. "Sarnıçta ne işin vardı gecenin bir vakti?" "Ben gerilim romanı yazarıyım, cinayet masasında çalışan polis bir arkadaşım var. O, bana sabah sarnıçta ceset bulduklarından ve olayın biraz tuhaf olduğundan bahsetmişti. Davayla ilgili detay veremeyeceğini söylediğinde ben de gizlice sarnıca girip, olay yerini incelemek istemiştim. Sonrası zaten daha önce anlattığım gibi oldu." bildiğim bir şey varsa eğer o da; en iyi yalanın gerçeğe en yakın olan yalan olduğudur. Ben duygularımı kamufle etmekte ne kadar yetenekliysem karşımdaki adam bir o kadar yeteneksizdi. Özellikle cesetten bahsettiğim andaki tedirginliği dikkatimi büyük ölçüde çekmeyi başarmıştı. "Ceset hakkında ne biliyorsun?" bütün dikkatinin orada olması işime yaramıştı. Hem cesetle bağlantısı olduğuna emin olmuştum hem de sarnıca nasıl girdiğimi sorgulamasından kurtulmuştum. Bunu soramaması işime gelmişti çünkü detaylar üzerinden yakalayabilirdi beni. "Sadece bir adam olduğunu ve nasıl öldürüldüğüne dair tahmin bile yürütemediklerini biliyorum." derin bir nefes aldım. "Lütfen artık siz de bana nerede olduğumu ve eve nasıl dönebileceğimi söyler misiniz?" dedim isyankar bir ses tonuyla. Adamın gözlerindeki sinsilik yüzüne yansıdı ve gülüşünü kapladı. Pekala sanırım yakın zamanda silahımı kullanmak zorunda kalacaktım. "Şuan da miladi takvime göre 1526 yılında ve Osmanlı Devletindesin. Yazarsan muhtemelen tahmin ettiğin bir durumdur ama yine de söyleyeyim, zamanda yolculuk yaptın. Ve son soruna gelecek olursak; üzgünüm ama artık eve dönemezsin." dedi ve başıyla yanımdaki adamlara işaret verdi. Adamlar bana direnme hakkı tanımadan kollarımdan tutup sürüklemeye başladılar. Korkak kız imajımı sürdürmeye devam ettiğim için küçük ağlayışlar ve 'bırakın beni' naraları atıyordum. Ama umursamamışlardı. Dahası beni iki kişinin haklayabileceğinden emin oldukları için peşimize takılan kimse yoktu. Beni daha önce görmediğim aşağıya inen bir merdivene getirdiklerinde direnişlerime kendi çapımda devam ediyordum. Merdivenleri de sürüklenerek indiğimizde sessizce, kaderime razı gelmiş gibi gözyaşlarımı akıtmaya başlamıştım. İki tane meşale yardımıyla aydınlanan koridora girdiğimizde kalın tahtalardan yapılmış gösterişi olmayan kapıyı açıp beni içeriye soktular. Mahzen diyebileceğim bu alan her ne kadar geniş olsa da boğuk olan havası ve muhtemelen yerin altına inşa edilmiş olmasından mütevellit oldukça rutubetliydi. Yer yer bulunan kan izlerinden muhtemelen birçok ölüme ve işkenceye ev sahipliği yaptığı kolayca anlaşılıyordu. Biraz ileride bulunan üstü kanlanmış yuvarlak kütük içimdeki tereddüdü yok eder gibi bana sırıtıyordu. Evet burada birileri öldürülmüştü hem de kafaları kesilerek. Her ne kadar cinayet masada çalışıyor olsam da tüylerimin ürpermesine engel olamadım. Beni kütüğün önüne doğru sürüklediklerinde artık direnmiyordum. Madem bu oyunun tek kuralı kuralsızlığıydı, o zaman ben de ona göre oynardım. Kütüğün önüne geldiğimde dizlerime baskı uygulayarak yere çökerttiler. Sol tarafımdaki kılıcını çıkarıp ucuyla başımı kütüğe doğru ittirdiğinde, yalancı gözyaşlarımın yerini psikopatça bir sırıtış almıştı. Dizlerimin üzerine çökmüş haldeyken ağrılığımı sağ ayağıma, tüm gücümü ise sol ayağıma yükleyip sol tarafımdakinin dizine en sağlamından bir tekme indirdim. Onun bocalamasından yararlanarak kılıcı tutan bileğinden yakaladığım gibi üzerime yürüyen diğer adamın boynuna savurdum. O kanlar içinde yere yığılırken bileğini tuttuğum adamın yüzüne bu kez de dirseğimi geçirdim. Toparlamasına fırsat vermeden karnına sağlam bir tekme attım ve güçsüzleşen bedeninden yararlanıp kılıcı tutan kolunu tersten tutup, dizimle odun kırar gibi vurdum. Çıkan çatırtı sesi içimdeki psikopatın ruhunu şenlendirirken güçsüzleşen bileğinden kurtularak kılıcı aldım ve başımın üzerinde tam tur çevirdikten sonra boynundan geçirdim. Elimdeki kılıcı yere bırakıp kapıya doğru yaklaştım ve arkamı dönüp eserime son kez baktım. Yüzümde tatmin olduğumu bağıran bir gülümseme oluşmuştu. Ne diyebilirim ki beyler, sizi tanımak güzeldi. Elim belimdeki silahı yakaladığında çıkarıp, şarjör kontrolü yaptım ve emniyeti kapattım. İki elimle kabzasını sıkıca kavrayarak aralık kapıdan çıkıp etrafı kolaçan ettim. Geldiğimiz yönde herhangi bir hareketlilik görmediğimde başımı koridorun diğer tarafına çevirdim. Hem temkinli hem de hızlı olmaya çalışarak uzun koridor boyunca yürümeye devam ettim. Koridor bir yolan gibi kıvrıldıkça kıvrılıyordu. Her ne kadar koridor desem de bulunduğum yer muhtemelen bir tüneldi. Umuyordum ki bu tünel acil kaçışlar için düzenlenmiş bir tünel olsundu. Bu varsayımım gerçekse tünelin ucunda beni bekleyen şeyin bir çıkış kapısı olduğundan neredeyse emindim. Uzunca yolun sonuna geldiğimde önüme çıkan yarım daire şeklindeki tahta kapı rahatlamamı sağlamıştı. Kapıyı dikkatli bir şekilde aralayıp ortalığa göz gezdirdiğimde gördüğüm zifiri karanlığa rağmen hissettiğim temiz hava gülümsetmişti. Gülümsemem arkamdan yükselen seslerle birlikte bozulurken tereddüt etmeden araladığım kapıdan çıkıp yaptığım hesaplamalara göre kaçtığım eve paralel bir biçimde koşmaya başladım. Saçlarıma tutunan dallar sayesinde ormanda olduğumu anlamıştım. Zaten belli bir süre sonra gözlerim karanlığa alışmış ve bulutların arkasına saklanan ay da ışığını bana kavuşturmuştu. Şimdi az önceki duruma nazaran daha iyi bir şekilde önümü görerek koşuyordum. Damarlarımda gezinen adrenalini çok rahat bir şekilde hissediyordum. Dışarıdaki ayaza rağmen terlemiştim. Biraz daha koşup evlerin bulunduğu bir alana girdiğimde, tempomu yavaşlatarak saklana saklana yürümeye başladım. Evlerden birinin bahçesinde gördüğüm çamaşır ipine asılı tahminimce bir kadına ait olan kıyafetleri sessizce araklayıp, az önce çıktığım ormana doğu yürüdüm tekrar. Yüksekliğini yeterli bulduğum bir ağacın önünde durup, silahımı tekrar belime yerleştirdim, botumun içine yerleştirdiğim küçük tabancam namı diğer Armory XD-S bebeğimi ve diğer botumdaki telefonumu, kimliğimi ve arabamın anahtarını tıpkı rozetim gibi kazağımın içine sakladım. İpten aldığım iki kuşaktan birini yayvan bir şekilde katlayarak ceketimi çıkardım ve kuşağı karnıma doğru oldukça düzgün bir şekilde sarmaya başladım. Amacım, hem belimdeki silahı hem de diğer sahip olduklarımı güvence altına almaktı. Sarma işini bitirdiğimde deri ceketimi üzerime geçirip fermuarını çektim ve ipten aldığım entariyi üzerime geçirdim. Diğer kuşağı da öncekinin üzerine gelecek şekilde dıştan bağladım ve en üste elbiseyle aynı boyda olan yeleği giyindim. Geriye kalan kalın atkıyı da boynuma sarıp, ağaca tırmanmaya başladım. Yeterli yükseklikte ve kalınlıkta bulunan bir dala ulaştığımda aşağıya doğru baktım ve yaprakların görüş alanını iyice kapattığını gördüm. Aşağıdan bakan biri iyice incelemediği vakit beni bulması hiç kolay olmazdı. Bunun verdiği rahatlıkla dala oturup sırtımı gövdeye yasladım ve gün doğumunu beklemeye başladım. Ormanın içinde yükselen bağırış sesleri gittikçe yaklaşıyordu. Umursamadan oturmaya devam ettim. Güneş doğar doğmaz şehrin içine girip bir şekilde sarnıcı bulacaktım ve sonraki gecemi kendi İstanbul'umda geçirecektim. En azından benim planım bu yöndeydi. Nereden bilebilirdim ki, bambaşka bir dünyanın bana bambaşka planlar yaptıracağını...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD