Bölüm 7

1137 Words
Ben tokattan kaçmak için herhangi bir çaba sarf etmezken yüzüme inen şiddetli darbe ile yere savruldum. Her ne kadar kendimi bu tokat için hazırlamış olsam da şerefsiz herif çok sert vurmuştu. Umarım beyin sarsıntısı falan geçirmezdim. Karşımdaki hırsızlardan biri bu kez de tekme atmak için ayağını kaldırmıştı, ben ise başımı yerde tutup dizlerimi de karnıma doğru çekerek korkmuş izlenimi veriyordum. Gözlerimi kapatıp yiyeceğim tekmeyi düşündüm. Acısı bir ise benim beş misli sızlanmam gerekiyordu. Üzerime doğru gelen tekmenin biçtiği rüzgar yüzüme vururken, nihayet beklediğim o ses yükseldi. "Höst! Ne edersin sen bre deyyus!" arkalarından gelen sesle hırsızlar hızla o yöne dönerken ben de kirpiklerimin arasından ürkek bakışlar atıyordum. Önümdeki hırsızlar adamı gördüklerinde karşısında el pençe divan durmaya başladılar. "Ne olur burada derim, duymaz mısınız?" adamlar bize iyice yaklaştığında ortalarında diğerlerine göre hem ebat hem de mevkii olarak büyük olduğunu tahmin ettiğim kilolu, 50 -55 yaşlarındaki adam sesini gürleterek sormuştu sorusunu. Karşımdaki iki hırsızın birbirlerine attıkları kaçamak bakışlardan yalan söylemeye hazırlandıklarını anladığım an onlardan önce konuşmaya başladım. "Biz Osmanlı Devleti'ni adaletli sanıyorduk, canımız da malımız da emniyette sanıyorduk. Meğer payitahtta zalimler cirit atarmış da kimsenin görüp duymaya takati yokmuş." elimden geldiğince Türkçemi onlarınkine benzetmeye çalışıyordum fakat fark edeceklerinden emindim. Ama sorun değildi bunun için de hikayemi çoktan uydurmuştum bile. "Dur hele bir hatun. Ne oldu önce bir hadiseyi anlat da ona göre lüzumu neyse yapalım." önlerindeki adam bana doğru çömelip, boyunu benimle eşitledi. "Ne olacak bu hırsızlar pazarda yaşlı bir adamın kesesini çalmaya çalıştılar, herkes gördü ama kimse ses etmedi. Ben de ses etmeyecektim ama hırsız ayağıma takılıp yere düştü. Altınlar da ortalığa saçıldı. Bunlarda beni kovalamaya başladılar. Burada sıkıştırınca da önce başımdaki atkıyı açtılar, sonra da dövmeye kalktılar. Gerisini zaten siz de gördünüz." dedim bir solukta ayağa kalkarak. Sonra da yerdeki atkıyı alıp tekrar başıma sardım, ama bu kez yüzümün tamamı açıktaydı. "Alın bunları kadı efendiye götürün, pazardan da birkaç şahit bulun." arkasındaki adamlarına emir vermek için bana arkasını dönerken bunu fırsat bilerek bana vurmaya kalkan hırsıza yüzümü çevirdim. Bana bakan gözlerindeki sinir ortalığı aleve verecek gibiydi, umursamayı yüzüme sinsi bir gülümseme yerleştirip göz kırptım. "Seni öldüreceğim!" O daha da sinirlenip üzerime atılacağı sırada hızla yüzümün şeklini değiştirip korkarak geriye çekildim. "Alın şu densizi çabuk!" benimle hırsızın arasına perde olan adam arkasındakilere bağırmıştı. "Ama ağam yalan söylüyor bu aşüfte. Oyun yapıyor. İnanma ona. Getir Kur'an'a el basayım." pislik herif ne kadar da basitleştirmişti yemin edip el basmayı. Başına ne gelirse evladır artık. Adamların her biri hırsızlardan birinin kollarına girerek onları yanımızdan uzaklaştırmıştı. Adamlar, özellikle de bana vurmaya çalışan, çırpınıp duruyordu. Onlar bizden uzaklaşınca karşımdaki adam da bakışlarını tekrar bana dikmişti. "Söyle bakalım kızım, kimsin sen, nerelisin? Nereden gelir, nereye gidersin?" bana karşı olan sevecen bakışların altındaki şüpheyi yakalayabiliyordum. Türk'üm dersem konuşmamdan dolayı yabancı olduğuma çoktan kanaat getirmiş olan bu adama göre yalan söylemiş olurdum ki, hırsızlar karşısında verdiğim ifadede de yalan söylemiş olma ihtimalim güçlenirdi. o yüzden yabancıymış gibi davranmak en makul olandı. "Adım Helen, Mora'da yaşıyordum. Ailem veba hastalığına yakalanınca babam benim buraya gelmemi istedi. Dediler ki, payitahtta veba yokmuş. O yüzden çıktım geldim." diye anlattım yalancı bir hüzünle. "Dilimizi nasıl bu kadar iyi konuşuyorsun?" diye sordu gözlerindeki şüphe yavaş yavaş evine çekilirken. "Mora'da Türk bir komşumuz vardı. Çocukluğumdan beri onun yanında Türkçe öğreniyordum. Veba onlara da bulaşınca onlar da orada kaldı. " diye anlattım hüznüm artarken. Eğer anlattığın yalana sen inanmazsan kimse inanmazdı. O yüzden olabildiğince inanarak, hissederek anlatıyordum. "Ne zaman geldin buraya, kimin kimsen var mı?" işte sıkıntı burada başlıyordu. kimsem var dersem, beni oraya götürmek isteyecekti; yok dersem bu işin sonu birinin evinde veya köşkünde cariye olarak biterdi. Ne yapmam gerektiği konusunda büyük karasızlık yaşıyordum. Zaten yediğim tokattan ötürü başım ağrıyordu, bir de sorgulama işi çıkmıştı başıma. "Bugün sabah geldim. Kimsem yok ama, kendime yetecek kadar param var. Bakarım başımın çaresine." bulduğum en iyi çözüm buydu şimdilik. Adam anlayışlı bir gülümsemeyle üzüme bakıyordu. Sanırım sorusu karşısındaki tereddüdümü yakalamıştı. Lanet olsun! "Bugünlük gel sen benimle. Belli ki gidecek yerin yok, misafir edelim seni." yumuşak çıkan sesi gerçekten büründüğüm roldeki gibi biri olsaydım beni çoktan ikna etmiş olurdu ama ne yazık ki ben öyle birisi değildim. "Gerek yok, sağ olun ama dediğim gibi ben başımın çaresine bakarım." dedim hem ellerimi hem de başımı itiraz mahiyetinde sallarken. Adam da yavaştan kaşlarını çatmış, yüzüne düşünceli bir ifade oturmuştu. "Neden istemiyorsun gelmeyi?" diye sordu u kez de eliyle sakalını sıvazlarken. "Size nasıl güveneyim, ya bana kötü bir şey yaparsanız?" dedim bilmiş bir kız çocuğu gibi. Güldü bu dediğime. "Beni şu çarşıda tanımayan adam yoktur. Ben sarayda görevliyim. Kime sorsan sana beni anlatır." dediğinde kaşlarım çatıldı. "Ne yani beni saraya mı götüreceksiniz?" sesim daha tedirgindi bu kez ve bu tedirginlik yüzde yüz gerçekti .Eğer saraya girersem oradan çıkamazdım, hele ki gece yarısı sarnıca gitmek gibi planlarım varken. "Ne oldu, istemez misin saraya gitmeyi?" başımı hızla iki yana salladım. "Hayır ben köle değilim, hür bir kadınım. Beni saraya götüremezsiniz." dedim ve adamdan bir adım kadar uzaklaştım. Adam bu dediğime daha çok güldü. "Hemen telaşa kapılma kızım, seni saraya cariye olarak götürmüyorum. Misafir olarak gidersin, kalacak bir yer bulana kadar sarayda kalırsın, ayrılmak istediğinde de ayrılırsın." bu adam çocuk mu kandırıyordu Allah aşkına, öyle bir anlatıyor ki sanki saray değil de düşkünler evi. Ayrıca oraya giren her kızın cariye sayıldığını da biliyordum. Ama bu adam beni saf sanmıştı sanırım. O zaman biz de ona ayak uydururuz. "Öyle mi, ben saraya sadece köleler girebiliyor sanıyordum. Eğer dediğiniz gibiyse ben saraya gelirim, yalnız gitmeden önce Mora'daki Türk komşumuz buradaki akrabasına bir emanet göndermişti, onu sahibine verip öyle gelirim saraya. Şimdilik her şey için teşekkürler." deyip ilerlemeye başladım. Adamın yanından geçip gideceğim sırada adam kolumdan tutup hareket etmeme engel oldu. Önce gözlerimle etrafı kolaçan ettim. Kimsenin olmadığına emin olunca adamın kolumu tutan elini diğer elimle bileğinden yakalayıp, ters çevirdim ve yüzünü hırsızlarla ilk karşılaştığımda sırtımı yasladığım duvara yasladım. "Bana bak moruk, ya sen hayırdan anlarsın ya da ben sana anlatırım." deyip elimi şah damarına yaslayıp damarını sıkıştırdım. Kısa süreli kan dolaşımını durdurmam sayesinde adam hemen bayılmıştı. Bunu fırsat bilerek koşturdum ve pazarın içine girdim. "Yardım edin, adam düştü." bir yandan bağırıp, bir yandan da elimle adamı bıraktığım noktayı işaret ediyordum. O tarafa doğru bir koşuşturma olunca ben hızla buraya ilk geldiğim yöne doğru koşmaya başladım. Baş ağrımda gittikçe şiddetleniyordu. Sabah büyük bir tedirginlikle çıktığım yokuşu şimdi büyük bir telaşla iniyordum. Güneş tepeye yükselmek üzereydi ve sıcaklığı yakıp kavuruyordu. Şu zamanda yolculuk safsatası olmadan önce, yani kendi zamanımda mevsim sonbahardı ve sıcaklık bu denli yüksek değildi. Ama burası sanki yaz ortasıymış gibiydi. Baş ağrımla sıcak bir araya gelince inanılmaz bir bunalıma sürüklüyordu beni. Dahası başım da ufaktan dönmeye başlamıştı. Sanırım beyin sarsıntısı geçiriyordum. Acilen bir gölge, kuytu falan bulup dinlenmem gerekiyordu. Ne tarafa gitmem gerektiğini anlamak için başımı hafif yukarıya doğru kaldırmış ve hayatımın hatasını yapmıştım. Baş dönmem daha da arttı ve gözlerim bütün direnişlerime rağmen kapanırken, bedenim de irademden bağımsız öne doğru savruldu. Sonrası karanlıktı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD