Bölüm 25

1011 Words
Havanın güzelliğine güvenerek bahçedeki geniş masayı hazırlamış ve misafirlerimizi beklemeye başlamıştık. Bu süreçte olabildiğince yoğun olmaya çalışıp, bu gece yaşayacağım görüşmeyi düşünmemeye çalışmıştım. Misafirlerimiz yaklaşık saat altı gibi geldiğinde sırasıyla her biriyle selamlaşıp bahçeye çıktık. Havanın erken kararması sonucu erkenden yaktığımız lambalarla ışıl ışıl olan bahçenin ortasına kurulmuş masaya doğru ilerlediğimizde, masanın üst tarafına büyükler geçerken, biz küçükler de alt kısma doğru dizilmiştik. Ve en sevdiğim, adeta iki gözümün çiçeği canım(!) kuzenim Özlem de yer tercihini - her ne hikmetse - tam karşıma oturmaktan yana kullanmıştı. "E Gonca, var mı aksiyonlu hikayeler falan?" yan tarafımda oturan dayımın oğlu Onur abinin sorusuyla bakışlarımı tabağımdan kaldırıp ona çevirdim. Tam ağzımı aralayıp, cevap verecektim ki, Özlem'in sesiyle susmuştum. "Aman Gonca'nın en büyük aksiyonu buraya gelmektir, herhalde. Gerçi onu bile zar zor başarmıştır ya neyse?" alaylı sesine en az onun kadar alayla dolu bir bakış atarak arkama yaslandım. "Ama Özlemcim neden bu kadar umutsuz konuştun ki? En nihayetinde senin bile..." derken parmağındaki yüzüğü işaret etmiştim. "... bir şeyler başarabildiğin bir dünyada yaşıyoruz. İnsanlıktan bu kadar kolay ümidini kesme." ağzımdan çıkan her kelimeyle Özlem'in kasılan yüzü keyfimi inanılmaz yerine getiriyordu. Özlem iki ay önce nişanlanmıştı ve nişanlısı geçekten mükemmel bir adamdı. Ve Özlem'in öyle bir adamı kaçırmadan nişanlanabilmesi benim için ciddi bir başarıydı; çünkü Özlem başarısızlık kelimesinin sözlükteki karşılığı gibiydi. Okula gitti, daha sonra okumaktan vazgeçti; benim gibi polis olmak için akademiye gitti, oradan da atıldı; iş kurdu, iki ayı göremeden battı. Normal bir insanın başına gelse üzüleceğim şeyler, nedense Özlem'de hiç eğreti durmuyor ve beni üzmenin yanından dahi geçmiyordu. Çünkü bu kişi normal biri değil Özlem'di ve o değil onu kaybedenler suçluydu her zaman. İşte tüm bu durumlardan mütevellit Özlem'in öyle mükemmel bir adamla nasıl nişanlanabildiğini henüz anlayabilmiş değildik. Kurduğum cümleden de anlaşılacağı üzere bu sadece benim değil, tüm ailenin kafasını karıştıran ve hayatı sorgulatan bir durumdu; sadece ben aklımdakini söylemekte tereddüt etmiyor ve böylece Özlem'in bana daha çok bilenmesini sağlıyordum ama benim için sorun değildi bu durum. Hallediyordum yani. "Ne demek 'sen bile'?" kızgın ses tonu alayla sırıtmamı artırmaktan öteye geçemiyordu. "Lütfen bana, bunu da açıklamam gerektiğini söylemeyin." dedim etraftakilere yalvaran bakışlar atıp daha sonra bakışlarımı Özlem'e diktim ve gözlerimi kıstım. "Çünkü söylediklerim küçücük çocukların bile rahatlıkla anlayabileceği şeylerdi." Özlem her salise morarmaya bir adım daha yaklaşırken, Özlem'in yanına oturan teyzemin kızı Gizem gülerek ikimiz arasındaki diyaloğu dinliyordu. Aslında diğerleri de ondan farklı sayılmazdı. "Kızlar tamam, yeter bu kadar." abimin uyarısıyla ben zaten susmuşken, Özlem açtığı ağzını sinirle geri kapattı. Annem, babam ve bu masadakiler aslında hep bir mahallede büyümüş ve gün geçtikçe iç içe olmuş hatta işleri kız alıp, kız vermeye kadar getirmiş insanlardı. Bazıları görücü usulü, bazıları da annem ve babam gibi severek birbirleriyle evlenmişlerdi. O yüzden şimdi de biz çocuklarıyla beraber iç içe yaşıyorlardı. Gerçi bazılarımız yılın büyük bir çoğunluğunu başka şehirlerde geçirsek de, yılda birkaç kez böyle bir araya gelirdik, tabi bu uygulama da babam emekli olduktan sonra başlamıştı, tıpkı diğer her şey gibi. Zaman ilerledikçe içime yerleşmeye başlayan sıkıntı benimle birlikte annemi de tesiri altına almış olacak ki, durgunlaşmış öylece ortalığı izliyor, konuşulanları dinliyormuş gibi yapıyordu. Arada bir bana değen gözlerini hissetsem de belli etmiyordum. Havanın soğumasıyla bahçedeki muhabbet, evin salonunda devam kararı almış ve her birimiz salondaki yerimizi almıştık. Kendimi konuşmalara kaptırmış gibi görünsem de günün asıl meselesi aklımdan çıkmıyordu. Gözüm duvardaki saate kaydığında 20.18 olduğunu gördüm. Kafamda ufak bir hesaplama yaparak ne kadar vaktimin kaldığını düşündüm; yarım saat buradan Mudanya 'ya, 1 saat 40 dakika da feribot yolculuğu yarım saatte de benim evime ulaşmam dersek... sanırım tam şu an kalkmam gerekiyordu. Etrafıma bakındığımda herkesin muhabbete dalmış olduğunu gördüm. Her ne kadar bu anı bozmak istemesem de yavaştan ayaklanmaya başladım. Benim kalkışımla bakışlar bana doğru dönerken, boğazımı temizleme ihtiyacı hissettim. "Hepinize iyi akşamlar diliyorum, benim artık dönmem gerekiyor müsaadenizle." deyip babama doğru gittim ve elini öptüm. Sırayla diğerleriyle de vedalaştığımda, çıkışa doğru yürüdüm. Annemin beni kapıda beklediğini biliyordum. Kapının yanındaki askılıktan montumu, ayakkabılıktan da botlarımı alıp, kapıyı açtım ve dışarıda giyindim. Tüm bu süreç boyunca annem sessizce hareketlerimi izlemişti. Sol botumun da fermuarını çekip ayağa dikeldiğimde annemin dolu dolu olan gözleriyle karşılaştım. Gülümseyerek kendime çektim ve sıkıca sarıldım. "Yahu Emel sultan, ben sana demedim mi tehlike yok diye! Ne demeye ağlıyorsun? Tek sıkıntı günlük telefon konuşmamızın olmayacak olması o kadar." deyip omuzlarıma gelen annemi iyice sardım ve başına öpücük kondurdum. "Demesi kolay tabi. Anne ol seni de görürüm." bu konuşmanın gideceği adresi çok iyi bildiği için annemden uzaklaşıp, eğilerek elini öptüm ve yüzüne baktım son kez. "Hadi anneciğim, Allah'a emanet olun. Birbirinizle de iyi geçinin." deyip gülerek tekrar sarıldım ve uzaklaşıp arabaya doğru yürürken annemin ağlamaklı sesinden 'sende Allah'a emanet ol' dediğini duydum. Yine de arkamı dönmeyerek hızlıca arabama bindim ve gazlayıp oradan uzaklaştım. Biraz önce huzurun kollarında olduğum ev şimdi dikiz aynamdaki küçük bir ışıktan ibaretti; gözlerim o ışığa takılı kalmışken kulağımda geçmişin ayak sesleri yankılanmaya başlamıştı bile. Yolculuk kısmı hem en kolay hem de en zor kısmıydı işin; ne ara feribota bindim, ne ara İstanbul'a geldim anlayamamıştım ki bu kolay kısmıydı. Zor olan ise tüm o yolculuk boyunca zihnimde dönüp duran 'şimdi ne olacak?' sorusuna verdiğim milyonlarca soru ve o soruların arkasından gelen milyonlarca ihtimaldi. Evimin bulunduğu siteye girdiğimde, site güvenliğini görünce arabayı yavaşlattım. "Gonca hanım, dediğiniz gibi kilit sisteminizi değiştirdik." deyip elindeki zarfı bana uzattı. "Burada şifreniz ve yeni şifreyi nasıl oluşturacağınız yazıyormuş, firma yetkilileri bıraktılar." dediğinde uzattığı zarfı aldım ve gülümsedim. "Teşekkür ederim Hamza Bey." deyip başımla da selam verdim ve arabayı otoparka çekip, sabahtan beri arabanın ön koltuğunda duran sırt çantamı da aldım ve elimdeki zarfla birlikte merdivenleri çıktım. Kapının önüne geldiğimde elimdeki zarfı inceleyerek, onlar tarafından oluşturulan kapı şifresini girdim, daha sonra talimatlar doğrultusunda kendi şifremi ve parmak izimi kaydettim. Kapının kilidini değiştirmekteki amacım, geçmişe giderken yanımda anahtar falan götürmek istememden dolayıydı. Geçen sefer elimdekileri nereye saklayacağımı şaşırmıştım resmen, bu kez aynı şeylerin olmasını istemiyordum. Arabamı, telefonumu, kimliklerimi... Her şeyimi burada bırakmaktı amacım. Eşyalarım güvende olduğunda ben de güvende hissediyordum. Kapıyı kapatıp, yeni kurduğum şifreyle giriş yaptım. Kapı açıldığında gülümseyerek içeriye girdim. Salonumun yanan ışığı sayesinde beklediğim misafirimin benden önce evimde olduğunu görmek beni şaşırtmamıştı. "Hoş geldin Gonca, ben de seni bekliyordum."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD