"46 yıldır başka ülkenin petrolünü çalıyorsunuz ama ortada hiçbir şey yok." bu kez alayla konuşan ben olmuştum.
"46 yıldır yapmıyoruz, sistemi şimdiye kadar ancak kurabildik. İlk aktarımı birkaç yıl önce yaptık. Şu an da Gabar Dağı'ndan çıkan petrol de o aktarımın sonucu." söylediği her şey hayret vericiydi. Ayağa kalkıp odanın içinde volta atmaya başladım.
"Yani siz yaklaşık 500 yıl öncesine gidiyorsunuz, orada kurduğunuz sistemle Ortadoğu'da bulduğunuz petrolü o günkü Anadolu'ya aktarıyorsunuz ve biz bugün sizin oluşturduğunuz petrol rezervini ülkenin zenginliği sanıp mutlu oluyoruz, öyle mi?" gülümseyerek başını salladı.
"Aynen öyle." adamın pişkinliği her geçen saniye canımı daha çok sıkıyordu.
"Peki kurduğunuz boru hatlarını falan kimse görmüyor mu, ya da ne bileyim, sorgulamıyorlar mı?" aldığım her cevapta şaşkınlığım da sorularım da kat be kat artıyordu.
"O, sana şu an bahsedebileceğim bir konu değil. Zamanı gelince öğreneceksin. Şimdilik konunun seni ilgilendiren kısmına gelelim; Gonca, sen de artık bu yapılanmanın bir parçasısın." parkeyi izleyen bakışlarım hızla yüzüne çıktı.
"Ben hiçbir şeyin parçası değilim." sesimde hiçbir tereddüde yer yoktu.
"Üzgünüm ama bu senin seçimin değil. Biz seni bu iş için uygun gördük." sinirle parmaklarımı saçlarımdan geçirdim.
"Siz kimsiniz? Uygun gördüğünüz iş ne? Ayrıca ne demek senin seçimin değil?" sakince arkasına yaslandı ve derin bir nefes aldı.
"Biz, devletin bütün yüzleriyiz. Uygun gördüğümüz iş ise... " dirseklerini koltuğun kolçağına yaslayıp ellerini birleştirdi ve yüzüme kirpiklerinin altından bir bakış attı.
"Düşündüğünün aksine biz oraya sadece petrol çalmak için gitmiyoruz. Osmanlı'yı güçsüzleştiren bütün etkenleri ortadan kaldırmaya çalışıyoruz. İstiyoruz ki Cumhuriyet geldiğinde, bitmiş bir ülkenin son seçeneği olarak değil de halkın her açıdan refah seviyesini daha da yükseltmek için gelsin istiyoruz." gözlerimi devirdim. Beni umursamayıp konuşmasına devam etti. "Bunu yapabilmemiz içinde Osmanlı'yı en çok askeri yönden hezeyana uğratan Yeniçeri Ocağına muadil olacak, günümüzün özel kuvvetlerinin sahip olduğu yeterliliklere sahip bir askeri yapılanma oluşturmak istiyoruz." tekrar yerime oturup dikkatle dinlemeye devam ettim.
"Dönem şartları düşünüldüğünde karma bir eğitim veremeyeceğimizi ele alırsak, kadın askerleri yetiştirmek için sen seçildin."
"Neden ben? Özel Kuvvetlerde görev yapan mükemmel kadın subay ve astsubaylarımız var; neden onlardan biri değil de ben?" yüzünde gururlu bir gülümseme oluştu.
"İki gün öncesine kadar bizim de fikrimiz o yöndeydi. Ama iki gün önce yanlışlıkla zaman yolculuğu yapan bir kızla tanıştım. Yaşadığı sıra dışı olaya rağmen anında inandırıcı bir hikaye uydurmuştu." deyip soluklandığında alayla güldüm.
"Siz de o kızın ölüm emrini verdiniz?" dedim tek kaşımı kaldırarak. Gülüp başını salladı.
"Öyle yapmak zorundaydım, çünkü istemeyerek de olsa bir devlet sırrına vakıf olmuştun. Bu, riske atamayacağım bir durum. " dediğinde hak vermesem de, anlatmaya devam etmesi için onaylayarak başımı salladım.
"Kızı öldürmesi için gönderdiğim iki asker geri gelmeyince, peşlerine birilerini gönderdim ama gelen haber kızın değil, adamlarımın cesetleriydi. Kızın peşinde düştü adamlarım ama hiçbir iz bulunamadı. Kızın hem kendinden güç olarak üstün iki kişiyi öldürmesi hem de bu kadar iyi izini kaybettirmesi beni kız hakkında düşünmeye itti. Acaba gerçekten de söylediği gibi, sadece yazar mıydı? Bunu anlayabilmek için dün bu zamana geldim. Müzedeki güvenlikten, emniyetten falan sorup ederken; aslında polis olduğunu, babanın Özel Kuvvetlerden emekli bir albay olup, senin de eğitimine katkıda bulunduğunu bu vesileyle de cinayet büroda komiser olmasına rağmen İstihbarat ile birlikte yurtdışı merkezli birçok sızma operasyonuna dahil olduğunu öğrendim. O an aradığımız elemanın sen olduğunu anlayıp, birimi haberdar ettim. Dün itibariyle kurumun resmi üyelerinden birisin. " bana seçme hakkı sunulmaması sinirimi bozuyordu. Zorla bir şeylere dahil olmamı istemeleri sinirimi bozuyordu. Şu an bu elbise sinirimi bozuyordu. Bu adamın pişkinliği gerçekten sinirimi bozuyordu.
"Ben bu işi yapamam." dedim kendimden emin bir şekilde.
"Neden?" diye sordu, sanki milyonlarca nedenim yokmuş gibi.
"Ailem burada, işim burada, hayatım burada, bu zamanda! Oraya ait değilim, iki günde başıma gelmeyen kalmadı. Asla adapte olamam oraya. Üstelik, ben halimden memnunum. İstemiyorum oraya gitmeyi." sesimdeki yakarışı anlasın da yakamı bıraksın istiyordum.
"Eğer bu görevi kabul etmezsen, seni öldürmek zorunda kalırım Gonca," dedi ve oturduğu yerden ayaklandı "Ve inan bunu hiç istemiyorum." bana yukarıdan bakması hoşuma gitmediği için ben de yeniden ayaklandım. Çatılı kaşlarımın altından keskin bakışlarımla taradım yüzünü.
"Dağ başımı burası? Sen devlet misin, yoksa mafya mı?" sesim sinirimin etkisiyle boğuk çıkmıştı. Parmakları kırlaşmış, kısa sakallarında dolandı.
"Devlet dediğin de babadır, ama sabırlı bir babadır. Evlatlarına müsamahası çoktur. Ta ki," deyip duraksamış ve bakışlarını gözlerimin içine dikmişti. O bakışlarda ilk karşılaştığım zaman ölüm emrimi veren adamın bakışları vardı. Tenim ürpermişti. "Ta ki, evlat haddini aşana kadar. Evlat haddini aşıp da devletin bekasını tehlikeye sokarsa... İşte o zaman alemdeki en büyük mafya devlet olur." sesi de gözleri kadar keskindi artık, biraz önceki pişkin adam kuş olup uçmuştu sanki.
"Madem bu kadar hassassınız bu konuda, tarihi eser kaçakçılığı yapan insanların sizin yanınızda işi ne? Kaldı ki o zamanda bir cinayet işleniyor ve ceset bu zamana gönderiliyor. Nedense söylediklerinizle yaşananlar büyük ölçüde çelişiyor gibi geldi bana?"
"O konu müzeye yerleştirdiğimiz bir güvenlikçinin hatası sonucu oldu. Onu da senin sayende fark ettik ve gerekeni yaptık. Güvenlikçiyi de, öldürülen adamın ortağını da ortadan kaldırdık. Dediğim gibi bu işi ne kadar az kişi bilirse o kadar iyi olur mantalitesi ile ilerliyoruz." beni arkasında bırakıp salonun çıkışına doğru ilerlemeye başladı. Ben ise öylece arkasından bakıyordum. Durdu ve omzunun üzerinden bana baktı.
"Bir hafta Gonca, yalnızca bir haftan var. Bir hafta sonra seni bulacağız, bulduğumuzda kararını soracağız; eğer istediğimiz cevap gelmezse hayatla vedalaş. İstediğimiz cevabı verecek olursan da ailen ve arkadaşlarına uzun süreli bir göreve gideceğini ve arada sırada onları görmeye geleceğini; ama seni kesinlikle arayıp sormamaları gerektiğini söyle. Merak etme eğer görevi kabul edersen sonsuza kadar orada kalmayacaksın; görevin bittiği an geri döneceksin. Ayrıca ilk gün yetişemedim ama ikinci gün kim olduğunu öğrendiğimde, emniyete ve ailene senin gizli görevde olduğuna dair bilgi verdirdim. Yarın karşılaştığında kimseye bir şey belli etme, çünkü bu onların da sonu olur. " deyip cevap vermemi beklemeden önce salondan ardından da evden çıktı.
Çarpan kapı sesiyle silkelenip kendime geldiğimde omuzlarımı düşürerek kalktığım kanepeye geri oturdum. Ne yapacağımı, nasıl yapacağımı bilmiyordum. Gerçekten boyumdan büyük işlere kalkışmıştım ve şimdi çırpındıkça daha da içine batıyordum.
Derin bir nefes alıp ayağa kalktım ve odama ilerleyerek, silahlarımı falan çıkarıp komodinin üzerine koydum ve banyoya girdim. Üzerimden çıkarmayı bir türlü akıl edemediğim pelerini çıkardığımda, küveti suyla doldurmaya başladım. Zihnimdeki düşüncelerimin hızına inat hareketlerim uyuşuk gibiydi.
Üzerimi tamamen çıkarıp küvete girdim ve beni zihnimdeki savaştan kurtarmasını ister gibi tamamen suya daldım. Bedenimin durup, zihnimin nefes almasını bekledim. Başımı sudan çıkarıp, derin bir nefes aldım ve tekrar suya daldım. Bu gidişle başkalarına gerek kalmadan ben kendimi öldürecektim.