Bölüm 22

1059 Words
Sarılışını sonlandırmayı düşünmediğini fark ettiğimde yavaşça kendimi geriye çektim. O da çekilip yüzüme baktığında dolu gözlerine bakıp muzipçe gülümsedim. "Benden kurtuluyorsun diye sevinçten ağlamıyorsan, ben de bir şey bilmiyorum." amacım havadaki kasveti dağıtmaktı ki başarılı da olmuştum. "Ya ne demezsin?" diyerek omzuma vurduğunda gülmekle yetinmiştim. "Komiserim, gidiyormuşsunuz?" diye nefes nefese koridorun başından yanıma koşarak gelen Arif'e baktım. "Doğrudur Arif. Ama merak etme seni burada emin ellere bırakıyorum." deyip Cemre'ye imalı bir bakış attım. Her ne kadar çektiğini çektirmeye ant içmiş biri olsa da şu an yaşadığı duygusal boşluktan faydalanıp, Arif'i ona emanet edebilirdim. "Ne?" ona olan imalı bakışımı anlayan Cemre gözlerini kaçırmıştı. Şu an bir tık daha ajitasyon yaparsam ona her şeyi kabul ettirebileceğimi biliyordum. "Benim geri dönüp dönemeyeceğim belli değil, o zamana kadar çaylağımı bir tek sana emanet edebilirim. İşini yaptığı sürece ne kadar zorladığın önemli değil; hepsinin hakkından gelir. Yorulacaksa, işini yaptığı için yorulsun; çay kahve taşıyıp ayak işleri yaptığı için değil. Olur da sağ salim dönemezsem gözüm arkada kalsın istemem." son darbeyi vurduğumda oynadığım oyunu o anlamasa da, neredeyse bir yıldır benimle olan Arif çok rahat anlamış hatta bana ayak uydurarak bakışlarını Küçük Emrah moduna sokmuştu bile. Onunla bu çalışmayı seviyordum her koşulda bana ayak uydurabiliyordu. Üstelik çok da akıllıydı, bir şeyleri çabuk kavrardı. Tek kusuru bir tık patavatsız olmasıydı sanırım. Ama bunu da benim yanımdayken büyük ölçüde törpülemişti. "İyi be, tamam. Nasıl bıraktıysan geldiğinde..." son kelimeyi bastırarak söylemişti. "...öyle bulacaksın." tatlı pes edişi karşısında ben gülerken o, koyu kahverengi gözlerini Arif'e dikmiş keskin bakışlar atıyordu. "Komiserim ne zaman döneceğiniz belli mi?" Arif bana yöneldiğinde başımı iki yana salladım. "Belli değil Arif, sen bu süreçte Cemre'nin emrinde olacaksın. Sözünü ikiletip başımı yere eğdirme benim." bazen onu olmayan küçük kardeşim yerine koyduğum doğrudur. "Emredersiniz komiserim." diyerek hazır ola geçtiğinde kolunu sıvazladım. Sandalyeme yönelip arkasına astığım ceketimi giyindim ve masadaki koliyi kucakladım. "Yolcudur Abbas, bağlasan durmaz. Kendinize iyi bakın, görüşmek üzere." deyip onların veda cümleleri eşliğinde masadan uzaklaşmak için bir adım attım. Adımlarım arka arkaya gelirken arkamdan yükselen alkış sesiyle hızla arkama döndüğümde amirim, başkomiserim odalarının kapısına çıkmış, ekip arkadaşlarım ve bizimle aynı birimde görev yapan diğer ekip üyelerinin ayağa kalmış beni alkışlayarak yolcu ettiklerini gördüğümde hislerimi yönetmeyi başaramasaydım şu an hüngür hüngür ağlayacağımı biliyordum. Yine de tüm irademe rağmen gözlerimin dolmasına engel olamamıştım. Gözleri dolan yaşların etkisiyle parıl parıl parıldarken yüzüme küçük bir gülümseme yerleştirdim ve hepsine başımla selam vererek tekrar arkamı dönüp daha hızlı ilerlemeye başladım. Biraz daha kalsaydım tüm kontrolümü kaybedip Cemre gibi ben de ağlayacaktım çünkü. Polislik benim çocukluk tutkumdu, asla başka bir mesleğin hayalini kuramamıştım. Bu hayalimdeki tutkumu fark eden babam bana destek olmak için göreve gitmediği günlerde bana askeri eğitimler vermeye başlamıştı. Annemin ona, beni eğitimlerde biraz zorlamasını bu sayede belki de bu işten vazgeçeceğimi düşündüğünü söylediğini duymuştum. Babam her ne kadar benim polislik sevdamı desteklese de annemin ısrarına dayanamamış olacak ki, eğitimlerde beni inanılmaz zorlamaya başladı. Ama annemin de babamın da hesap edemediği bir şey vardı ki; ben zorlandıkça hırslanıyor, hırslandıkça da başarıyordum. Babam bir süre sonra bu azmimi fark ettiğinde artık ciddi eğitimlere başlamıştık bile. Artık suyun altında 3 dakika kalabiliyor, üzerimde sadece ince bir atlet ve şortla saatlerce karın ortasında kalabiliyor, ellerim bağlı bir şekilde suya atıldığımda iki dakika içerisinde elimdeki bağdan kurtulup suyun üstüne çıkabiliyordum. Babam potansiyelimi net bir şekilde fark ettiğinde eğitimin seviyesi ve çeşitleri daha da arttı. Bir süre sonra bir Bordo Bereli ile aynı vasıflara sahip bir polis adayı olmuştum. Tabi aldığım bu eğitimler akademideki üstlerim tarafından fark edildiğinde mezuniyetim de yükselişim de bir hayli hızlı olmuştu. Şimdi ise tüm hayalim ve hayatım olan bu işi bırakıp gitmek zorunda kalıyordum. Adımlarım daha da hızlanıp otoparka geldiğinde, hızımı kesmeden arabamın önüne geldim ve elimdeki koliyi ön kaputun üstüne koyup, kalçamı da kaputa yasladım ve derin bir nefes aldım. Birçok kez buradan ayrılmıştım ama bunun uzun süreli olacak olması sanırım hem bende hem de mesai arkadaşlarımda beklenmedik duygular ortaya çıkarmıştı. Bu hissi sevmemiştim. Zaten vedaları da sevmezdim. Yaslandığım yerden doğruldum ve anahtarla arabayı açıp koliyi kucakladığım gibi arka koltuğa attım. Kendim de sürücü koltuğuna geçtiğimde beklemeden arabayı sürüp emniyetten uzaklaşmıştım. Bugün elime ulaşması gereken tek yapraklı papatya hala ulaşmamıştı. Eve geldiğimde arabayı otoparka park edip arabadan kolimi de alarak indim ve arabayı kilitleyip, binaya girdim. Yorgun olmadığım için beş katı da merdivenle çıktığımda dairemin kapısına göz gezdirdim fakat hala tek yapraklı papatyayı da not kağıdını da görememiştim. Umursamadan eve girdim ve elimdeki koliyi mutfaktaki masanın üstüne bırakıp içindekileri boşaltmaya başladım. Kirli kupayı çıkarıp bulaşık makinesinin içine yerleştirdim ve koliyi aldığım gibi çalışma odama ilerledim. Ev 3+1 olduğu için odalardan birini hem çalışma odası hem de kütüphane olarak kullanıyordum. Diğer odalardan birisi salon, biri yatak odam diğeri de misafir odasıydı. Adının misafir odası olmasına rağmen orada sadece aile üyelerim kalıyordu. Çok fazla yatılı misafirim olmuyordu, olanları da salonda kanepede yatırıyordum çünkü annem bu konuda aşırı hassastı. Her ne kadar nevresimleri değiştirip temizlesen de başkasının yattığı yerde asla yatmazdı. Tatile çıktığımızda otelde kalamadığımız için babam karavan satın almış, içindeki hiç kullanılmamış yatakları da annemin ısrarı üzerine daha da yenilemişti. O yüzden o yatakta sadece annem, babam ve abim Gökhan yatabilirdi. Kolideki kalan eşyaları da çalışma odama yerleştirdiğimde koliyi kenarda bulunan dolaplardan birinin üstüne koyup odadan çıktım. Yatak odama girip hızlı bir şekilde duş alıp çıktım ve üzerime rahat bir şeyler geçirip telefonumu elime aldım. Gönderilen: Abim "Yarın Bursa'ya geçebilir misin? Hepinizle görüşmem gerek." Abim Ankara'da üniversitede Tarih bölümünde öğretim görevlisiydi. Babamın küçükken bizi yamacına oturtup Türk tarihini büyük bir hayranlıkla oturtması sonucu, bu hayranlık ikimize de sirayet etmiş ve birimizi polis memuru yaparken diğerimizi de tarihçi yapmıştı. Titreyen telefonumla bakışlarım ona döndü. Gönderen: Abim "Gelirim tabi de, kötü bir şey mi oldu?" inan ben de bilmiyordum olanlar iyi miydi, yoksa kötü müydü? Gönderilen: Abim "Kötü bir şey yok, merak etme. gelince konuşuruz." deyip hızlıca bir yemek siparişi verdim. Yemek siparişim gelene kadar dağılan ortalığı toplamıştım. Tam biraz televizyon seyretmek için oturacağım sırada kapının çalmasıyla salondan çıktım ve girişteki askıda bulunan çantamdan cüzdanımı alıp, kapıyı açtım. Beklediğim gibi kurye elindeki yemek poşeti ile beni bekliyordu. Hızlıca ödemeyi yapıp, paketi aldım ve kapıyı kapattım. Salona geri döndüğümde elimdeki paketi ortadaki sehpaya bırakıp bir film açtım ve kanepeye oturup paketi açtım. İçeceği ve tatlıyı kenara çektiğimde pizza kutusunun üstündeki hiçbir yaprağı eksik olmayan papatya ve üzerinde yazı bulunan not kağıdı göz önüne çıkmıştı. Papatyayı kenara çekip not kağıdını alıp okuduğumda, okuduklarım bu kez beni şaşırtmamıştı. "Tebrik ederim Gonca Kandemir, aramıza hoş geldin."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD