PROLOG

1000 Words
İzmir’ in kızları Bir elinde cımbızları… Hani o şarkıda anlatılan kız var ya, işte o benim. Adım İnci. İnci; denizin içinde oluşan, kum tanesinin can yakmasıyla büyüyen, sabırla katman katman güzelleşen şey. Belki de ismim kaderimdir. Çünkü ben de biraz öyle büyüdüm. İçime kaçan şeylerle. Babam denizci. Denizle evli bir adamdı aslında. Annemle değil. Boşanmış bir ailenin çocuğuyum. Evet, babam çapkınlık yaptı. Denizciler çapkın olur mu bilmem ama benim babam oldu. Annem affetmedi. Hiç düşünmedi bile. “Bir kadın bir kere affederse ikinciye davetiye çıkarır.” der. O yüzden kapıyı kapattı. Net. Soğuk. Kesin. Hemen işe girdi. Kimseye muhtaç olmamak için. Babam kolay vazgeçmedi annemden, bunu biliyorum. Kapıya geldi, aradı, çiçek gönderdi. Sonra vazgeçti. Evlendi. Ama annem tövbeli evliliğe. “Aynı hataya iki kez sadece salaklar düşer.” der hep. Bunu söylerken yüzü taş gibi olur. Sevgisiz büyüdüm diyemem. Ama iki arada büyüdüm. Babamın evi başka, annemin evi başka. Bavul gibi gidip geldim yıllarca. Ama kalbim hep annemin yanındaydı. O yüzden üniversite tercihi yaparken hiç düşünmedim. İzmir’ den ayrılmadım. Annemden çok uzaklaşmak istemedim. Yine de kazandığım üniversite epey uzaktı. Her gün git gel zor olurdu. Arkadaşlarımla ev tuttuk. Gıda mühendisliği okuyorum. Üçüncü sınıftayım. Hayatla aram fena değil ama hayallerle aram biraz mesafeli. Uzun, doğal sarı saçlarım var. Güneşte daha da açılır rengi. Genelde dikkat çeker. Bu durumdan memnun muyum, değil miyim hala karar veremedim. Bir sevgilim var. Bir yıldır birlikteyiz. Geçen sene bilgisayar mühendisliğinden mezun oldu. Mezun olurken aşkını itiraf etti. Ben de kabul ettim. Yoğun. Çok yoğun. Sevmiyor değil, gerçekten uğraşıyor. Üniversite bitince ayakta kalmak kolay değil. O da bunu başarmak için kendini parçalıyor. Bazen günlerce doğru düzgün konuşamıyoruz. Ama ben çabasını görüyorum. Çaba benim için romantiktir. Yani ben öyle çiçek böcek insanı değilim. Gerçekçiyim genelde. .... Kantine girdim o gün. Emel oradaydı. Alper ve diğerleri de. Oturdum. “Yeni araba almış.” dedi Emel. Yine ondan bahsediyorlardı. Makine mühendisliği son sınıfta okuyan Ağa oğlundan. Adını herkes biliyordu ama kimse tam adıyla çağırmazdı. “Ağa oğlu” yeterdi. Yılda iki üç araba değiştirirdi. Biz dönem başında telefon değiştirmeyi bile lüks sayarken o plaka değiştiriyordu. Ki hiçbir zaman o son çıkan telefonu almış değilim. “Son model yine. Harika bir şey. Sen gördün mü İnci?” diye sordu Alper. Erkeklere konu araba olsun yeter. “Bilmem. Fark etmedim. Hepsini siyah alıyor. Aradaki farkı ayırt edemiyorum.” dedim. Gerçekten edemiyordum. Bana göre hepsi dört teker, bir direksiyon. Konu değişti, ders başladı zaten. Arabalarla özel bir ilgim yok. Sahip olamayacağım şeyin marka modeli umurumda olmaz. Bir gün ayağımı yerden kesecek bir şey alırsam ne mutlu bana. Rengi de kader olur. Ertesi gün bu kez gri arabayla gelmiş. “Gri de siyahın kardeşi sonuçta.” dedim geçtim. Zenginin parası züğürdün çenesini yoruyordu. Biz yoruluyorduk, o değiştiriyordu. Araya hafta sonu girdi. Pazartesi lacivert bir arabayla geldi. Bu ay niye sürekli araba değiştiriyor, onu da anlamadım. Altı tane köyleri olduğu söyleniyordu. Aklım almıyordu. İnsanın köyü nasıl olur? Köy dediğin yerde insanlar yaşar. İnsanlar birine ait olabilir mi? Ben sahip olmak tabirini hayvanlar için bile sevmem. İnsan nasıl insana sahip olur? Bir hafta lacivert arabayla gezdi. Yine o konuşuldu. Bazı kızların arabasına binmek için etrafında dolandığı söyleniyordu. Gülüyordum sadece. Araba koltuğu insanı başka birine dönüştürmez ki. Ya da arabaya binince zenginlik falan bulaşmıyor. Bir gün Alper bana döndü. “Senin bir araban olsa ne renk olsun isterdin?” “Param neye yeterse o renk olur. Arabayı alınca boyatacak para kalmaz bende. Benden önceki sahibi ne renk aldıysa kısmetime o düşer.” “Tamam diyelim galeriden aldın. Galerici de ‘Boyası fiyata dahil, hangi renk olsun?’ dedi. Ne seçersin?” Bir an düşündüm. “Mor herhalde. Kimsede olmayan bir renk. Uzaktan ‘Bu İnci ’nin arabası!’ diye bağırsın.” Alper yüzünü buruşturdu. “Mor olmaz. Garip renk demiyorum o özel yapım olur. Normal bir renk söyle.” “İnci beyazı. En azından adımla uyumlu olur.” O an bu sohbetin bir yere bağlanacağını düşünmedim. Sadece dalga geçiyorduk. O kadar çok onun arabaları konuşuluyordu ki, sanki biz de konuşmazsak eksik kalacaktık. Üç gün sonra. Okulun kapısından içeri giriyordum. Tam önümde bir araba durdu. İnci beyazı. Gerçekten öyle. Sıradan beyaz değil. Hafif kırık, parlak, temiz bir ton. Camı indi. “İnci. Konuşabilir miyiz?” dedi. Adımı nereden bildiğini bilmiyorum. Ben onun adını hatırlamıyordum. Sürekli “Ağa oğlu” diyorduk. Elbette adı geçmiştir ama zihnim tutmamış. “Tanışıyor muyuz?” dedim. Arabadan indi. “Henüz değil. Ben Ferhat.” diyerek elini uzattı. Elini sıkmam kibarlıktı, fazlası değil. “İnci.” dedim. “Biliyorum.” dedi. Gözlerini üzerimden çekmeden. Bende bildiğini biliyorum da kibarlık bende kalsın. Niye tanışıyoruz onu bilmiyorum. “Konuyu uzatmak istemiyorum. Bir süredir seni izliyorum. Senden çok etkileniyorum.” Cümlesi tamamlanmadan kestim. “İlgin için teşekkür ederim ama benim erkek arkadaşım var.” Net. Düz. Kibar. Her zaman kibar biri değilim ama yabancılara öyleyim. Yürüyüp gittim. Kantinde Alper vardı. Yüzüne baktım. Bir şey saklayan çocuk yüzü. Gittim. Ve tokat attım. Ses kantinin ortasında yankılandı. “Sen benim sevgilim olduğunu bile bile aracılık mı yapıyorsun? Üstelik iznimi almadan?” dedim. Herkes sustu. “Sen pezevenk olabilirsin ama ben o kızlardan değilim. Bir araba rengine mi tav olacaktım? Sen beni ne sanıyorsun?” Gözler üzerimdeydi. Yürüdüm çıktım. Benim için konu bitmişti. Ama onun için durum aynı değildi. Çünkü onun gözünde benim gibi sıradan bir kız, bir Ağa oğlunu herkesin içinde reddetmişti. Arabasıyla, soyadıyla, parasıyla alışık olmadığı bir cevap almıştı. Bu böyle kalamazdı. İzmir ’in kızları bir elinde cımbızları diye anlatılır ama kimse o kızların omurgasından bahsetmez. Benim cımbızım da var Ama omurgam da var. Zaten şarkıda demiyor mu " Sevişe sevişe de ölür dövüşe dövüşe de icabında. " diye. Ve bazı erkekler, parayla eğemedikleri şeyi gururla kırmaya çalışırlar. Ferhat’ ın bakışında o gün ilk kez bunu gördüm. Ama o kadar kısa bir an baktım ki yüzüne tam idrak edemedim. O gün bunun bir savaş olduğunu ama kaybeden kişi olacağımı bir gün daha önce adını bile duymadığım bir köyde " Şehirli Gelin. " diye anılacağımı bilmiyordum. Ama hikaye orada bitmedi. Aslında o nokta ikinci bir başlangıç noktası, dönüm noktası oldu hayatımda.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD