13. BÖLÜM

3007 Words
Oğuz, meraklı gözlerle: "Aileleri hålen burada mı? Peki, bu iblisler bu kadar yakınımızda iken, çocuk ve kadınlarınız korkmuyor mu?" "Evet, buradalar, yarın onlarla tanışırsınız, sizleri görmek için can atıyorlar. Canavarlara gelince; onlar buraya sonradan geldiler, önceleri o ormanlık alanda hayvan avlardık, bol etimiz olurdu. İblisler uyandığından beri, o topraklarda canlı yaşamaz oldu. İtbaraklar, suda yüzemezler, bu nedenle de bu tarafa gelemezler. Halkım, belirli zamanlarda nehir yolunu kullanarak başka yerlere giderler, kamp kurar ve hayvanlar avlarız. Et ve derilerini farklı şehirlere götürüp, ihtiyacımıza karşılık satarız. Karadan hareket etmediğimiz için yolumuza çıkamazlar." "Yarın aileleri muhakkak görelim, isterlerse onları da Ötüken'e götürelim. Bir sonraki yola çıkış zamanınızda, adamlarimla beraber size katılıp güvenli noktalarınızdan birinde inip, Ötüken'e gitmek isteriz. Devletime dönüp, bu iblislerin üzerine gerçek savaşçılardan oluşan bir birlikle dönmem gerekli, kaybettiğimiz canların hesabını en ağır şekilde vermeliler." "Tabi Oğuz Bey, kayıkların hareket edeceği zaman size haber verilir. Orada, kaç alpinizi kaybettiniz?" Oğuz'un suratı, bir anda asılıverdi: "Bin kişi ile yola çıktık, kuzeyde haydutları arıyorduk fakat böyle bir yer olduğundan haberimiz bile yoktu. Kendi sınırlarımızı bile aşıp, Moğol diyarında gezdik, en son buraya gel diğimizde, bu canavarlar ile karşılaştık. Yanımdaki adamlar, henüz toy ve savaş görmemiş gençlerdendi, saldırı anında paniğe kapılıp, savunma bile yapamadılar. Geri çekil emrimi uygulayamadılar ve sadece otuz kadar savaşçı ve ikimiz kaldık. Yüzlerce yiğidim, o ormanda can verdi." "Bu çok üzücü, o cehennemden kurtulabildiğiniz için şanslısınız. Orada ne olduğunu bilmeden girenler arasından canlı çıkan kimseyi görmedim. Halkim, sizleri en güvenli yer de bırakırlar, umarım intikamınızı alabilirsiniz, zafer sizinle olur." Börteçine ve Oğuz, Kıpçak diyarı hakkında bilmedikleri ni sordular, Kurtga Bey ile yemek yiyip, akşam boyu sohbet ettiler. Yaralanan savaşçılarının çadırlarına ziyaret edip son durumlarına baktılar. Oğuz ve Börteçine, gölün dibindeki ka yalık bölgeye yürüyüp Ay'ın aydınlattığı büyük gölü izlediler. Büyük bir taşa oturan iki dost, itbarakları son gördükleri uçu ruma baktılar. Oğuz; "Bunu bilerek yaptılar kardaşım, bundan adım kadar emi Börteçine gözlerini kısıp derin bir nefes alarak suya doğru "Bizi, bu cehenneme bilerek göndermiş oldukları apaçık ortada.Oktar ve bizi destekleyen dört komutan ortadan kal dırılmışken, geride yok edilmesi gereken sadece ikimiz kaldık. Yanımıza verdikleri bin toy delikanlı ile canavarların kucağına ölüme gönderdiler. Onlar, saldırganları bulmak için yaptıkları yolculukta, bu topraklardan haberdar oldular ve ne tür canlı ların yaşadığını biliyorlardı. Biz obadan ayrıldığımızda, Kara Han bir rahibin çağrısı üzerine yola çıkmıştı. Gittikleri yerde, buradakilerin ne olduklarını öğrendiler, Oktar da onlarla be raberdi ve gerçeği bildiği için ortadan kaldırıldı." Oğuz, dostuyla beraber kurulan oyunu çözmeye başladık ça öfkeleniyor, kızılımsı ela gözleri, içindeki hiddetin etkisiyle parlıyordu: "Tahta çıkmak için harekete geçeceğimin haberini, Ağan ve yandaşları muhakkak duymuştur, bizi durduramayacaklarını bildikleri için hepimizi parçalara ayırıp teker teker yok et me kararı aldılar." "İnançlarımız konusunda, Kara Han ile arandaki sürtüş meyi de unutma, otoritesi sarsılmaya başladığından beri, beni Gökkurtlar'ın başına, seni de destekçilerinin olduğu bölgele re göndermiyor. Ölümlerimizle sonuçlanacak, iyi hazırlanmış bir pusuydu ama hevesleri kursaklarında kalacak. Çelik bilek li, kaya kalkanlı, aslan yürekli savaşçılarımızla karşılarına di kildiğimizde, korkudan bembeyaz olmuş suratlarına bakıp, yok olmadan önceki son yalvarışlarına izleyeceğim!" "Onlara gereken cevabi, topraklarımıza döndüğümüzde en sert şekilde vereceğiz! Sonrasında, Göknur Hatun'un söy lediği baltayı bulalım ve istemeden bulduğumuz yılanın deli ğindeki tüm pislikleri temizleyelim. Bu canavarlar daha faz la güçlenmeden kellelerini koparıp, bu iyi insanlara yurtlarını geri verelim." Oğuz ve Börteçine, ölen yüzlerce yiğit ve dostlarını düşü nerek uzun süre konuştular. İki dost, tehlikelerle dolu günün ardından ayrılıp çadırlarına gittiler. Uzandıkları yataklarında, karşı karşıya geldikleri canavarları düşündüler, hızlarını, güç lerini ve silahlarının onlar üzerinde ne kadar etkisiz olduğunu gözlerinin önüne getirdiler. Oğuz ve Börteçine için, gelecek günler hayli zor görünüyordu, bunların üstesinden gelecek güç ise yüreklerindeki sarsılmaz inancın içinde saklıydı. KİTANA, BUGÜN YAŞADIĞI kolay zaferin tadıni, tahtında Kyudumladığı şarap ile çıkarıyordu. Dünyanın dört bir ta rafından savaşçılar geliyordu, ölüm meleklerinin güç ve ikti dar vaadiyle kandırdığı tüm savaşçılar, komutanlar, katiller, itbaraklar tarafından dağa getiriliyordu. Kitana, salonun or tasındaki büyük ateşin başına gitti. Kapıdaki nöbetçilere ses lenerek, Kranyus'u çağırmalarını emretti. Alevlere dalmış bir şekilde bakarken, surlarının dibine kadar gelen ordunun ko mutanını, Oğuz'u düşündü. Böyle bir aptallığı nasıl yapabilir lerdi, bir avuç savaşçıyla, dağın önünde nasıl meydan okuya bilirlerdi? Kitana, bu sorulara cevap bulmaya çalıştığı sırada, kapı açıldı ve Kranyus içeri girdi. Komutanı selamını verip, kraliçesi karşısında emirlere hazır bir şekilde beklemeye başla dı. Kitana, yavaş hareketlerle, düşünceli bir şekilde Kranyus'a döndü: "Diyardaki namlı savaşçılar, dağa geldi mi? Elimizde, kac kişi var? "Küçük bir kısmi burada kraliçem fakat henüz yolda olan çok sayıda insan var. Son gelenler ile beraber, yüz on beş ki efendim. Çoğunluğu, kendi devletine başkaldırmak isteyen komutanlardan oluşuyor, geri kalanlar ise para için dövüştü rülen köle savaşçılar." Kitana, ellerini arkasında birleştirip sert adımlar ile taş ze mini inleterek yürümeye devam etti: "Henüz çok az fakat ilk denememizi yapabiliriz Kranyus, tepedeki dolunay tapınağını hazırlayın. Hepsini zincirleyin, yarın yapacağımız ilk ayinimizden sonra şeytanla pazarlıktan hangileri canlı çıkabilecek, görelim." "Emredersiniz kraliçem!" Kitana, kendilerine katılmaya gelen halkların hediyelerini kabul etmek için tahtına tekrar kuruldu. İçeri giren onlarca insan, değerli eşyalar ve elbiselerle dolu sandıkları getirip, kra liçelerine sundular. Hepsine, yapacağı işleri ve kurmak istediği şehrin planını anlattı, bir an önce işe başlamalarını ve karanlı ğın muazzam bir mimariye sahip olacak merkezini inşa etme ye başlamalarını emretti. Kitana, günden güne güçleniyordu ve karanlık kitabı okudukça, daha etkili büyülere hâkim olup, geçmişin gizemlerini çözüyordu.  OTÜKEN'DE, TÜM DÜŞMANLARINI ortadan kaldıran ve orduların başına geçen ağan oldukça mutluydu. Geriye kalan son hedefi, kendine ait olacak bir toprak parçasını dev letinden koparıp sancağını diyarın dört bir yanına taşımaktı fakat bunun için zaman gerekiyordu. İlk olarak, Ildır'ı başa ge çirip, otoriteyi iyice kırıp sonrasında askerleri bir ayaklanma ya sürükleyerek, peşine takmak istiyordu. Ağan, pazar yerinde gezdiği sırada, önceden gördüğü ve nefesini kesen o güzel kadını fark etti ve kendine hâkim ola mayıp kadının cazibesine kapılmış bir hâlde yanına gitti: "Merhabalar, obamıza hoş geldiniz, ben komutan Ağan. Si zi bu diyarda ilk kez görüyorum, kimlerdensiniz?" Özge Hatun, Ay gibi parlak suratıyla gülümseyerek: "Hoş bulduk, adım Özge, babam bir Türk'tü fakat bu di yarda yaşamıyorum. Onu, ben küçük bir çocukken kaybettik, Çin ile yapılan bir cenkte uçmağa vardı. Güneyden, Arap di yarından geldim, ticaret yapmak için buradayım. Getirdiğim değerli eşyalar karşılığında, diyardaki pazarlardan toprakları ma götürebileceğim mallar satın alıyorum." Ağan, karşısındaki güzel ve güçlü kadından, her geçen da kika daha da etkilenmeye başladı: "Demek tüccarsınız, bir kadın için bu diyardaki yollar ol dukça tehlikelidir." "Biliyorum Ağan Bey fakat ben, oldukça iyi savaşçılara sa hip olan bir kadınım. Emin olun, hiçbir haydut benim kervan larıma yanaşmak istemez." Kadın ve Ağan, sohbetlerine devam ettikleri sırada Ildır, uzaktan komutana bakıyordu. Başak Hatun'a olan ilgisi son olaydan sonra tamamen biten Ildır, böyle bir güzelliği görür görmez tutuldu. Bu yüzden, kimlerle görüştüğünü izleyip ara lıksız takip ediyordu. Ağan, kadına en güzel yemekleri hazırlattırıp, özel çadırın da ağırladı. Obadaki malları, oldukça yüksek fiyata, âdeta bir servet ödeyerek alan Özge Hatun'u, Kara Han ile de tanıştırdı. Kağan, bir süre daha Ötüken'de kalacak olan ve pazara hare ketlilik getiren bu kadına, rahatı için özel bir yer tahsis etti. Özge Hatun; neşesi, cana yakınlığı ve göz dolduran serve tiyle her geçen gün, tüm erkeklerin ilgi odağı oldu. Ildır, zaman kaybetmeden Özge Hatun ile tanıştı ve her gün, uzun sohbet ler edip onu tanımaya çalıştı. Bu durum, Ağan ve Ildır için bir rekabet konusu olmaya başladı, ikisi de bu çekişmeyi belli et meseler de, Özge Hatun için kılıçlarını çekip, birbirlerine sal layabileceklerini biliyorlardı. Aşk, hedefleri aynı olan müttefik lerin gözlerini kör etti, Özge Hatun'un planı, tam istediği gibi ilerliyordu. Bulunduğu yerde, ne kadar sürtüşme çıkarırsa, ra kiplerini devirmek için güce ihtiyaç duyan, o kadar savaşçı çı kardı. Bu durumu sağladığında, onları kandırmak ve Kitana'nın emrine göndermek, oldukça kolay olurdu. Diyardaki savaşçıları özenle takip edip, Kitana'nın işine yarayabilecek her alpi inceli yordu ama Kitanadan aldığı son emir, Ildır ile ilgiliydi.Savaş konusunda yetenekli bir alp değildi fakat kullanılma ya uygun ve kolay yönlendirilebilecek bir gençti ama önündeki tek engel, annesi Ager Hatun'du. Oğlunun, Özge Hatun ile sa mimi olmasıni uygun bulmuyordu, Başak Hatun ile evlendir meyi planladığı evladının, güçlü ve zengin bir kadınla beraber olmasını istemiyordu. Ager Hatun, Kara Han'a yön verdiği gi bi, Ildır'a da hâkim olacak tek gücün kendisi olmasını istiyor du. Özge Hatun'un, bir an önce bu şüpheci ve zeki Bey hanı mını ortadan kaldırması gerekiyordu. Ertesi akşam, düğünü yapılacak dört çift vardı, büyük bir eğlence olacaktı ve her za man olduğu gibi, Kara Han ve iki karısı da şeref konuğu ola rak meydanda bulunacaklardı. İşini, kalabalıkta ve kimsenin onu fark etmeyeceği bir şekilde bitirmek istiyordu. Çadırın da, yapacağı saldırının planlarını düşündüğü sırada dışından Ildır'ın sesi geldi, içeri girmek için destur isteyip otağa girdi: "Bugün, yine bir Güneş kadar göz alıcı ve güzelsin." Özge Hatun, gülümseyerek; “Teşekkür ederim Ildır Bey, bugün nasılsınız?" dedi. Ildır, kasılarak ellerini beline koydu: "Oldukça iyiyim, hatta dünyadaki herkesten daha mutlu bir güne uyandım." "Sizi bu kadar mutlu eden şey nedir?" Ildır, gözlerini Özge Hatun'a dikip ellerini tuttu: "Tanışalı kısa bir süre oldu fakat bu güzelliği, ömrümün sonuna kadar, yanı başımda görmek isterim. Neslime anne, çıkacağım tahtta Bey hanımı ol!" Özge Hatun'un şeytani zekâsı, bu durumu lehine çevirmek için tüm kurnazlığıyla çalışmaya başladı. Çok sevinmiş ve he yecanmış gibi yaparak, kendine tutulan delikanlıya, titrek ses tonuyla cevap verdi: "Beni çok şaşırttın Ildır fakat Kara Han ve Ager Hatun'un da düşünceleri çok önemli. Onlara bu konuyu hiç açtın mı?" "Henüz söylemedim fakat düşüncelerimin, babam tarafindan onaylanacağina eminim, annem de durumu kabulle necektir. Yoksa sen istemez misin?" "Seni ilk gördüğüm andan beri, ben de sana vurgunum ama sen bir kağan oğlusun, bunu sana söyleyemezdim. Tabii ki isti yorum, senin karın ve devletine Beyhanımı olmayı çok isterim." Ildır, mutluluktan yerinde zor duruyordu. Birbirlerine sa rildıklarında, Özge Hatun kafasındaki şeytani fikri söyleme nin zamani geldiğine karar verdi: "Biz kararımızı versek de, önümüze çıkabilecek sorunlar var. Nasil söylenir bilmem ama bana ilgi duyan tek kişi sen değilsin." Ildır, dişlerini sıkarak; "Ağan!" dedi. Özge Hatun, başını sallayarak, fitne tohumlarını ekmeye devam etti: "Evet, komutan Ağan, hatta hislerim, onun duygularının ilgiden fazla olduğunu söylüyor. İkinci sorun ise Ager Hatun, asla beraber olmamıza izin vermeyecektir." "Ağan'ın suyu ısınmaya başladı, ona haddini bildirmenin zamanı geldi, bu duruma bir son vereceğim. Annem konu sunda ben de şüpheliyim, güçlü ve oldukça inatçı bir kadındır. Umudum, kalbinin yumuşamasından yanadır." "Karın olmamı istiyorsan, senden istediklerimi yerine ge tirmelisin ki, mutlu ve güçlü bir yuvamız olsun." Ildir, emirleri yerine getirmek için hazırda bekleyen bir alp gibi; "Benim olman için her şeyi yapmaya hazırım, isteklerin nelerdir?" dedi. "İlk olarak, komutan Ağan'ın bu obadan uzaklaştırılması ve annenin, bizim evliliğimize karşı çıkmaması için senin, bu devletin tepesinde olman lazım. Tek emrinde, iki sorundan da kurtulmamız gerekli." Ildır, şaşkın bir hâlde: "Yani kağan olmam lazım fakat Kara Han, hålen tahtta ve Ağan, orduların başındaki en üst komutan. Bu yüzden, bunun olması yıllar alır." "Şu bahsettiğin Oğuz ve Börteçine, onlar için bir daha dönmeyecekler dedin. Babanın otoritesini sarstığını ve Kara Han'ın başka devletlere ya da diyarlara gittiğinde, yerine vekil olarak seni atadığını söyledin. Neden şimdi kağan olamaya sın ki? Annen, çok zeki ve güçlü bir kadın, diğer kardeşlerin de henüz çocuk olduğuna göre, bence tam zamanı. Tüm düş manlarını Ötüken'den gönderdiğini söyledin, bu durumda taht, senin hakkın olmalı." "Ağan, çok şey biliyor ve tüm sırları bana karşı kullanacak tir. Eğer onu obadan gönderirsem, orduda çatlak sesler çıka caktır." Özge Hatun, gülümseyerek başını salladı: "Babanı devirip, yerine geçmeni söylemiyorum. Eğer onu, birleri kağan olmana ikna edebilirse, herkesin önünde tahtı sana bıraktığını söyler ve alplerden de çatlak sesler çıkmaz. Sonrasında Ağan'da, sessizce ortadan kaldırılabilir." "Onu, bu duruma ancak annem ikna edebilir." "Doğru, bunu yapabilecek tek güç, Ager Hatun'da var fakat tahta geçene kadar, bu evlilik konusundan kimseye bahsetme melisin ki, hakan olabilmen için çabalasın." Ildır, Özge Hatun'un kollarından tutup aşkla gözlerine baktı: "Doğru söylersin, arada bir görüşüp son durumlardan ha berdar ederim. Senin için o tahtı ele geçireceğim, cihanın en güzel kadını." Ildır çadırdan çıkıp uzaklaştığında, Özge Hatun içten bir kahkaha attı. Bu kadar kolay olabileceğini, o bile hesap etmi yordu. Kitana ile iletişime geçmeliydi, son planları ve olayları anlatmalıydı. Öldürmeyi planladığı Ager Hatun artık, iktidari ele geçirmek için kullanacağı bir anahtardı.  ASILLARIN, ZIGGURATI TERK ETTİĞİ günden beri, tüneller ve odalardaki hayat, oldukça farklı bir hal almaya başladı. Assad, Ventrue ve yanındakiler gittikten sonra uyanıp altınlar ile kaçmaya çalışan Donkor'un kanıyla beslendi ve de ğişim sürecini tamamladı. Adamlarının yanına döndüğünde, gücünü ve hızını onlara da gösterdikten sonra, herkesi büyük bir odada toplayıp büyük bir kayanin üzerine çıktı. Kendisine hayret dolu gözlerle bakan topluluğa, kibirli bakışlarıyla ses lendi: "Dostlarım, savaşçılarım, kadınlarım! Yıllardır, şehrin al tinda bir fare gibi karanlık ve rutubetli odalarda yaşamaktan bıkmadınız mı, yeterince hor görülmediniz mi? Artık, bunla rin hepsine bir son verebiliriz, hepinize mutlak gücü vermeye hazırım. Bizi küçük gören insanları avlayıp kanlarından bes lenerek, daha hızlı ve güçlü olacağınız bir yaşama ne dersiniz? Ölümsüz bir hayatı, yani sizlere tanrı olmayı sunuyorum!" Odadakiler, Assad'ın gözlerindeki nefretten ürkmüş bir hâlde, ismini haykırarak alkış tutuyorlardı. Assad, eliyle kala balığa susmalarını işaret edip sözlerine devam etti: "Ben, şeytanla bir pazarlık yaptım ve karşılığında bu gücü verdi. Tek düşmanımın Güneş ışığı olduğu bir hayata, hiçbir savaşçının kılıcının ya da okun öldüremeyeceği bir bedene sa hip oldum. Anladım ki, bu zigguratın tepesinde, Marduk ad lı uydurma tanrıya tapanlar, sadece aptallardan oluşan zayıf insanlardan başka bir şey değil. Çünkü gerçekleri, yeryüzün de ve aramızda dolaşmaktalar kardeşlerim. Bana güçlerin den sundular, aranızdan kim bu gücü ister ve benimle hareket ederse, onunla bu kudreti paylaşmaya hazırım. Aranızdan her kim, bu toprakların efendilerinden biri olacağım derse, be nimle kalsın dostlarım!" Tüm kadın ve erkekler odanın içinde kaldılar, hepsi o gücü istiyordu ve kaybedecekleri hiçbir şey yoktu. Assad, herkesin dizlerinin üzerine çökmesini söyledi, belindeki bıçağı çıkarıp bileğini kesti ve topluluğun arasında dolaşmaya başladı. Ya nından geçtiği her ağza bileğini dayayıp kanından bir yudum içirdi ve Ventrueden öğrendiği gibi, sırayla kanlarını emdi. Dönüşümün başlaması için gerekli olan son adıma geldiğin de, kendini izleyen tedirgin bakışların arasında, ardı ardına önüne geldiği herkesin boyunlarını kırdı. Son nefeslerini ve ren arkadaşlarını gören birkaç kişi, kaçmak istedi fakat oda dan çıktıkları anda yakalanacaklarıni biliyorlardı. Assad, işini bitirdiğinde otuz yedi insan yerde cansız yatıyordu, cesetlere bakıp mutluluktan kahkahalar atmaya başladı. Uyandıkların da gece yarısı olacakti ve süreçlerini tamamlamak daha eğlen celi olacaktı, şehrin dört bir yanına dağılmış vampirler sokak lardan oluk oluk kan akıtacaktı. Assad'ın aklındaki ilk plan, defalarca işkence cezasına çarptırıldığı Marduk Zigguratinin rahiplerine, tüm geçmişin hesabını sormaktı. Yerin altındaki tünellerde bunlar olurken, üç asıl vampir yolu tamamlamak üzereydiler. Etkileyici Byzantion'un surları önüne geldiklerinde, Kali'nin tarif ettiği yeri bulup, bir an önce taşı ele geçirmek istiyorlardı. Şehir, devamli saldırı riski taşıyan bir yer olduğu için oldukça iyi korunuyordu. Duvar ların her katı ve sokaklar askerlerle doluydu, kapısında yılan desenleri bulunan larariuma, dikkat çekmeden ulaşmaları ge rekiyordu. Vampirler, hızlarını kullanarak surlara tırmandılar, tepede bekleyen gözcülerin beşini sessizce etkisiz hale getirip karan lığın içinden ara sokaklara sızdılar. Kalabalığın yoğun oldu ğu yerden geçmek zorundaydılar, gizlendikleri noktadan çıkıp çevrelerini dikkatle süzerek yürümeye başladılar. Askerleden olabildiğince uzak durarak ilerlediler ve lalariuma vardilar. Yılan desenli kapıyı araladıklarında, içeride tapınan birkaç kişi gördüler. Birini öldürmek oldukça riskliydi, fark edilirler se tüm şehrin askerleri buraya akın ederlerdi. Surlardaki beş nöbetçinin ortada olmadığını fark etmeleri, fazla uzun sürme yecekti. Ravnos, çevreyi son bir kez daha süzdükten sonra ka fasındaki planı açıkladı: "Bir an önce içeri girmeliyiz, kapıyı ben tutarım. Lamia içeridekileri hallederken, sen de taşı alırsın Ventrue." Lamia, başını salladı ve Ravnos ile aynı fikirde olduğunu söyledi. Ventrue, konuşmalarının duyulmaması için fisıldaya rak: "Tapınma taşını kırdığımda, çok fazla ses çıkacak. Bir süre, dışarıdan gelen askerleri engellemeniz lazım, aradığımız şeyi bulduğumda, arka duvarda bir delik açacağım. Birlikte hare ket etmeden, farklı yönlere dağılalım ve nöbetçileri öldürdü gümüz surun ilerisindeki ormanlik alanda buluşalım." "Tamam, sen dışarıyı düşünme, sadece olabildiğince hızlı davran kardeşim." Ventrue kafasını salladı ve iki asıl, tapınağa doğru uçuşan kara pelerinleriyle yürümeye başladılar. Hızla içeri giren La mia, dua eden yedi insanı duvarlara fırlatarak sersemletti ve kapıyı kapatıp gelecek saldırıları karşılamak için beklemeye başladı. Ventrue, tapınma taşındaki yılan figürünün baş kıs mina bir yumruk atıp, parçalara ayrıldığı sırada Lamia, kırıl ma sesiyle irkilip, kendilerine gelmeye başlayan insanların, sorun çıkarmaması için boyunlarını kırdı. Gürültüleri duyan iki asker, neler olduğuna bakmak için geldiklerinde, hemen önlerinde dikilen Ravnos'u gördüler ve onu şüpheci gözlerle izlemeye başladılar. Ventrue, ikinci kez kuvvetli bir yumruk atıp, büyük bir oyuk açtı ve elini, karşısına çıkan deliğe soktu. Askerler, ikinci kez gürültüyü duydukları anda Ravnos'a doğru kılıçlarını çıkarıp, hızla ilerlemeye başladılar. Bu sıra da kapı aralandı ve içeriden Lamia da çıktı. Kendilerine doğru gelen iki kişi, muhafizlara seslenip, destek istediler ve iki vampire karşı saldırıya geçtiler. Asıllar, tek hamlede kafalarıni kopardıkları sırada harekete geçen, otuza yakın şövalyeyi ve surların üzerindeki yüzlerce okçuyu görebiliyorlardı. Beyaz pelerinli usta savaşçıların arasına yıldırım gibi dalan Ravnos, önüne geçen herkesi parçalayarak ilerliyordu. Kılıç darbelerini yese de anında derisi kapanıp iyileşiyordu. Lamia, surlara fırlayıp okçuların koştuğu yöne doğru hızla ilerledi ve üzerine gelen okları eliyle yakalayıp, kırıp attı. Kızıl saçları ve kana susamış dişleriyle, gücü ve hızı karşısında korkuya kapılmış nöbetçileri katlederek ilerledi. Ravnos'un üzerine, iki yüzden fazla savaşçıdan oluşan bir süvari birliğinin geldiğini gördüğü sırada Ventrue'nin sesini işittiler: "Buldum!" Ravnos ve Lamia, hızla tapınağa girip kapıyı kapattılar. Yüzlerce şövalyenin içeri girmek için saldırıya geçeceği anda Ventrue, eline aldığı büyük, kırık parçayı duvara fırlatıp büyük bir yarık açtı. Arka taraftan koşarak karanlık ara sokaklara dalan vampirler, surlardan gizlice tırmanıp ormana doğru kaçtılar. Asıllar, kararlaştırdıkları noktada, şehirdeki hengâme biraz dindikten sonra buluştular. Taşı incelemek için kutudan çıkardılar, Kali'nin tarif ettiği gibi avuç içi kadar, yuvarlak ve maviydi. Ravnos, buldukları şeyi eline alıp dikkatle inceledi: "Bize, o kadının yerini, bu taş mi gösterecek?" Ventrue, kaşlarını kaldırıp; "Kali, bana böyle söyledi, umarim işe yarar" dedi. "Peki, işe yaramazsa ne olacak? Tekrar Kali'yi bulmak için Çin diyarına mı gideceğiz? Etrafta sürekli bir şeyler aramak tan artık çok sıkıldım!" Lamia; "Bir şeyleri bulma oyunu, benim de canımı sıkmaya başladı" dedi. Ventrue, dostlarının rahatsızlığının farkındaydı: "Benim de hoşuma gitmiyor ama yapabileceğimiz başka bir şey yok. Kali ve diğer kızlar gelene kadar bekleyeceğimiz yeri bulmamız gerekiyor, oraya da ancak bu taş sayesinde gidebiliriz. Biz uyurken, dünya çok değişmiş, emanetler saklanip, tüm doğaüstü gerçeklerin üzeri kapatılmış." Asılların konuşmaları bittikten sonra Venedik'e gitmek için yola çıktılar. Byzantion'u geçene kadar kayıkla ilerleyip Avrupa topraklarına çıktıktan sonra kendi hızlarıyla yola devam ettiler. Gün ışığında, öldürdükleri insanların evlerinde kalıp Güneş battığında tekrar harekete geçtiler.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD