1.Bölüm

3030 Words
Türkler "Barak" derlerdi, kara tüylü köpeğe, Böyle ad verirlerdi, büyük soylu köpeğe. Aslında efsaneler, bir köpek anarlardı. Onu da köpeklerin, atası sayarlardı. Bu köpek soylu idi, çok büyük boylu idi, Av çoban köpekleri, hep onun oğlu idi. Kuzey-batı Asya'da güya "It-Barak" vardı, Türklerse İç Asya'da, onlara uzaklardı. Başları köpek imiş, vücutları insanmış, Renkleriyse karaymış, sanki Kara Şeytanmış. Kadınları güzelmiş, Türklerden kaçmaz imiş, İlâç sürünürlermiş, ok mızrak batmaz imiş. Destanda denilmiş ki, Oğuz-Han yenilmişti, On yedi sene sonra, Oğuz onları yendi. Bir adaya sığınıp toplanıp derilmişti. Kadınlar yardım etti, orada savaş dindi. Oğuz bu bölgeleri, "Kıpçak-Beğ'e il verdi, Bunun için Türkler de, oraya "Kıpçak" derdi... Oğuz Kağan Destanı ÖTÜKEN DİYARININ kilometrelerce uzağında, bir devletli han ve en iyi 100 eri, hiçliğin orta yerinde yol alıyorlardı. Krallara yaraşır kısrağı, Güneş'in altında simsiyah parlıyordu. Atının sırtını tüm heybeti ile dolduran uzun saçlı, sakallı Kara Han, gözünü bir süre boş ufukta gezdirdikten sonra, ordusu nun komutanını yanına çağırdı: "Ağan..." Obalar elbet pek çok erler, erlerin başına güçlü, kararlı ko mutanlar verirdi; Ağan da onlardandı, oba erkeklerinin saydı ğı, disiplinli bir komutandı. Diğer komutanlardan daha da seçkin hâle gelmesine vesile bir de yara izi vardı. Alnından, üst dudağına kadar inen bu yarayı, Çinlilerle yaptıkları çetin savaşlardan birinde almıştı, ancak bir komutan olarak böyle bir yarayı taşımak büyük bir onur nişanesiydi. Savaş alanında her zaman kurt kadar akıllı, bir şahin gibi keskin gözleriyle her zaman dikkatli olan Ağan, Kara Hanı savaş meydanında korumak için bir anlık hata yapıp, şimşek hızında suratını Yalayıp geçen düşman kılıcının darbesiyle, neredeyse gözünden olacaktı. Orta boylu olmasına karşın heybetli dağlar gibi duruşlu, zeytin karası çekik gözleriyle, her durumda avını süzen bir kartal misali keskin bakışlı, çatık kaşlı bir komutandı. Deri zırhı, işkenceye maruz kalmış insan teni gibi çiziklerle ve sıyıriklarla doluydu. Zırhındaki her çizik ona, neden olduğu acı çığlıkları, ölümle oynadığı kumardan kazanan olmak için savaş meydanındaki toprakları nasıl düşmanlarının parçalanan etleriyle tohumlayıp, kanlarıyla suladığını hatırlatıyordu. Omuz tarafına sarılmış siyah ayı postu, onu saldırmaya hazır vahşi bir hayvan kadar tehlikeli gösteriyordu. İçten içe çar pişmaya başlamış, fırtına öncesini haber veren yağmur bu lutları gibi gürleyen tok sesiyle askerler üzerinde hâkimiyeti tamdı. Hun töresine olan bağlılığını yıllar önce bırakıp, kalbi ne karanlık hırs tohumları saçan içindeki iblisin vesveseleri ne çoktan kendini kaptırmıştı. Devletinden bağımsız bir avuç toprak koparabilmek için, geçmişte her şeyden önemli olan Hun Devleti'nin istikbalini düşünmez olmuştu. Ağan, Bey'i nin kendini çağırdığını duyduğunda hemen atına hız verip, Kara Han'ın yanına geldi. Her zaman göreve hazır duruşu ile Bey'ine cevap verdi: "Emredin Han'ım!" kara Han, kulağına fısıldayan hafif rüzgârın uğultusunu dinleyip, Güneş ışığı altında kusursuz bir sükût ile parlayan bâkir kar örtüsünde gözlerini gezdirip, uzun yolculuğun ver diği sabırsız bir ses tonu ile komutanına seslendi: "Gideceğimiz tapınağa daha ne kadar kaldı Ağan?" Ağan, bu diyarı avucunun içi gibi biliyordu. Bu topraklar da ordusuyla, daha önceleri Çin birliklerini kayaya vuran dal galar gibi püskürtüp, atlarının nalları altında sayısız savaşçı nın başını ezip, tarihe gömmüşlerdi. Ağan, işaret parmağıylakarşılarındaki küçük tepeciği gösterip: "Fazla kalmadı Bey'im. neredeyse vardık. Küçük tepeciği aştığımızda, tapinak tam karşımızda olacak." Kara Han, tapınağa yaklaşmış olmanın ve uzun yolculu g*n vermiş olduğu rahatlik ile her seferinde kendine mantik siz cevaplar getiren habercilerin son durumlarını öğrenmek istedi. Aklını fare gibi kemiren bu belirsizlik ve uydurmaca hikayeler, onu daha da öfkelendiriyor ve gelen her cevaptan bunalıp, içi patlamaya hazır bir volkan gibi kabarıyordu. Kara Han, kaşlarını çatıp Ağan'ı sorgularca süzdükten sonra ardı ar dina sorularını sıraladı: “Han Hanedanlığı'na gönderdiğin adamlarından, bu katli amlarla alakalı bir şeyler duydun mu? Kuzeydeki obalarımız ne durumdalar?" Ağan'ın cevapları belliydi. Ancak, Ağan Kara Han'ın bu bi lindik haberlere verdiği öfkeli tepkiden, payına ne kadar düşe ceğini biliyordu. Ağan, soğuktan kurak topraklar gibi çatlamış sert elleriyle atının kayışını kavrayıp, Kara Handan mahcup bir şekilde gözlerini kaçırarak söze girdi: "Sadece korkmuş askerler ve halkın, düşmanları gözünde büyütüp uydurduğu hikâyeler Hakan'ım! Devletimizin koru ması altında olan kuzeydeki tüm obalarda korku ve panik hâkim. Adamlarımı diyarın tüm topraklarına gönderdim, ay larca bekledim ama hiçbiri bu haydutların kim olduğunu öğ renemedi ya da öğrenenlerin tümü öldürüldü. Oba beyleri, siz büyük Kağan'ımızın bu topraklarda katliam yapan kimlerse, bir an önce bulup, yok edip, tamamen huzuru sağlayacağınıza inanıyorlar." Kara Han umutsuzca başını sallayıp, Hun topraklarına sal dıran bu aptal cesaretine sahip birliğin kimler olduğunu me rak ediyordu. Keşif için gönderdikleri birlikler geri dönmü yordu. Kara Han öfkeden kıstığı gözleri ve yüksek ses tonu ile azarlarcasına Ağan'a tekrar sordu:"Gönderdiğimiz savaşçılar neden geri gelmiyorlar? Aklı. ma en çok takılan bu Ağan! Hiçbir haydut birliği soğuk di. yarlarda uzun süre barınamaz, yaşayamaz. Mecburen güneye inmek zorundalar, fakat tek bir oba insanı ne başka bir bay. rak ne de başıboş bir haydut sürüsü görmüşler. Ben, masallara inanmam Ağan! Katledilen onca halkın kanı yerde kalmama h! Devletimize bu şekilde saldıracak cesareti kim, nereden, nasıl bulmuştur? Yapanlar bulunduğunda hesabı en ağır şe kilde sorulacaktır!" Kara Han ve Ağan sohbetlerine devam ettikleri sırada, atıyla kar örtüsünü peşinden savurarak gelen diğer büyük ko mutan Oktar yaklaşıyordu; "Tapınak görünmüş Han'ım." Kara Han, Komutan Oktar'a, yanına yirmi asker alıp önden yola çıkmalarını emretti, düşman topraklarında olduğu için her kaya parçasının ardına bir kez daha bakıyordu. Üzerin deki tedirginliği, gözlerindeki öfkenin ateşiyle gizleyip, ölüm kokan kısa mesajı dilinden dökülmeye başladı: "Tek bir hata yaparlarsa, tapınağın kapısından küçük ka sabalarının çıkışına kadar tüm yolları kesik başlarıyla süsler, leşlerini de yakarak aydınlatırım!" Komutan Oktar, başıyla Hakan'ını onaylayıp, atını ön saf taki savaşçıların yanına sürdü. Yirmi kadarını aldıktan sonra, olağanca hızlarıyla yol almaya başladılar. Birliğin en önünde tüm ihtişamıyla dalgalanan Hun bayrağı, sur nöbeti tutan ra hipler arasında tedirginlik yaratmaya yetiyordu. Ejder Tapınağı, yıllar boyu büyük katliamlara tanıklık et mişti. Yanı başlarında duran küçük kasaba, akan kanlardan nasibini fazlasıyla almıştı. Çin birlikleri, bölgeden daha uzak noktalarda konuşlandığı için savaş meydanına zamanında yetişememişlerdi. Bu, yıllar boyu böyle olmuştu ve orduya inançları azalmıştı. Halkın göz pınarları kurumuş, neredeyse erkek nüfusunun birçoğunun yetişkinlik çağını göremez olmuşlardı. Kimse yeni bir çocuk, kadın, yaşlı katliamına artık şahit olmak istemezdi. Birlik, tapinağın dev bir kalkan gibi yükselen siyah ve so guk demir kapısına geldi. Sur nöbeti tutan rahipler, gelen Hun savaşçılarını gördüklerinde zaman kaybetmeden kapıda bek leyenlere haber verdiler. Gelenleri karşılamak için beş rahip, kışın da etkisiyle pas tutmuş büyük kapıyı acı sesiyle inleterek açtılar. Komutan Oktar, açılan kapının arkasında tüm heybeti ve donuk bakışlarıyla dikiliyordu. Iri koyu kahverengi gözle riyle kapıyı açan çelimsiz, bakımsızlık ve soğuktan kanı çekil miş rahibi süzdü. Saldırmaya hazır bir kaplan gibi tek eliyle kılıcını tutuyordu. İçeriyi kısa bir süre süzdükten sonra söze girdi: "Ben komutan Oktar! Hun Devleti'nin yüce Hakan'ı Ka ra Han, Başrahibiniz Liang'in daveti üzerine tapınağınıza var mak üzere! Can güvenliği tehlikede görüldüğü an, davetinizi görmezden gelip, kılıçlarımıza davranmaktan çekinmeyece ğiz!" Rahip başıyla selam verip, söylenen sert sözlerin etkisiy le gerildi. Yanındaki genç rahiplere bakıp, bir tanesini yanına çağırdı. Kulağına bir şeyler fısıldadıktan sonra Liang'a haber vermesi için onu tapınağın büyük salonuna gönderdi. İçindeki barış havasını sezdirmek istercesine gülümseyerek kapıyı iyice açıp eliyle gelenleri içeri davet etti: "Başrahibimiz Liang tarafından geleceğinizin bizlere habe ri verildi, günlerdir gelmenizi bekliyorduk, bizim devletiniz veya Hakan'ınızla bir sorunumuz yok. Sizlere karşı bir düş manlık beslemiyoruz, aksine rahatınız için tüm hazırlıkları mızı yaptık. Bizler konukseveriz, misafirlerimiz her zaman ta pinağımızda rahat ettirilmişlerdir." Rahibin sözleri, tavırları, Oktar'a oldukça samimi ve dost canlısı görünüyordu. Yirmi askerine, kapının hemen girişinde bekleyip, bayrağı dalgalandırmalarını emretti. Yere serilmişbulutlar gibi toprağı kapatan karların üzerinde Kara Han ve ordusu göründü. Yaklaştıkça surlardaki nöbetçilerin yürekleri ağızlarına varacak gibi oluyordu. Ağan, Oktar ve Kara Hani ilk kez bu kadar yakından ve kan akıtmadıkları bir zamanda görüyorlardı. Hakan, tapınağa girip atından indi. Kendilerini karşılayanlar ile selamlaştıktan sonra kapıyı açan rahibin reh berliğinde tapınaga girdiler. Adamlarını, çevreyi en iyi gören noktalara konuşlandı ran komutanlar, rahibin arkasından soğuk taş merdivenleri çıkmaya başladılar. Uzun merdivenler bittiğinde, yılan gibi kıvrılan ve örümcek ağı gibi birbirine bağlanmış çok sayıda koridorun birleştiği büyük girişe geldiler. Duvarlar, ejder ha motifleriyle süslüydü. Mekån, kül rengindeydi ve insanın nefesini daraltan kasvetli bir havaya sahipti. En dikkat çekici nokta, tapınağın kapılarıydı, her birinde iblisleri öldüren sa vaşçıların sayısız kabarması vardı. Koridorlardan bir süre iler ledikten sonra oldukça büyük, demirden yapılmış ve üzerinde büyük bir savaşın anlatıldığı kabartmalar olan kapının önün de durdular. Rehber, Başrahip Liang'in içeride kendilerini beklediğini söyleyip, birkaç adım geriye çekildi. Hakan, yanındaki komutanlarına kendisiyle beraber içe ri girmesini, diğer askerlerin kapıda beklemesini emretti. Bu zorlu yolu, önünde durduğu kapının ardındaki adamın söyle yeceklerini duymak için aşmıştı. Daha fazla beklemeden ya nundakiler ile kapayı bir anda açıp içeri girdi. Tam karşısında. yerde oturan yaşlı bir adam ve küçük bir çocuk gördü. Elle ri ve surati buruşmuş, ip gibi sallanan seyrek beyaz sakal ve uzun cübbesiyle Liang kapinum tam karşısındaydı, konukların görünce oturduğu yerden kalktı. Oldukça kısa boylu ve güley yüzlü bir ihtiyards. Hemen gelenlere doğru yürüyup, cliyle mi safirlerini ağırlayacağs köşeyi gösterdi ve kadife gibi yumuşak ses tonuyla söze girdi "Hoş geldiniz Kara Han, ben Bagrahip Liang, bu zorlu iklim şartlarına rağmen davetime icabet ettiğiniz için müteşek kirim. Notumun size ulaşıp ulaşmadığı konusunda kaygılıy dim. Bu diyar, son zamanlarda eskisine kryasla çok daha tehlikeli bir yer haline geldi." Hakan, gösterilen köşeye geçip oturdu, yaşlı adama ve çocuğa baktı. Komutanları birkaç adım yakınında, ayak ta bekliyorlardı. Sakalını avucuna alıp düzeltmeye başla di, gülümseyerek kendini karşılayan bu güleç yüzlü adama bakts: "Hoş bulduk Liang! Kış, bu diyarda daha da çetin geçiyor. Yolculuğumuzun uzamasına ve daha çok yorulmamıza neden olmuş olsa da önemli olan yolculuk değil, bana bahsedece gin konuların niteliği ve katliamdan canlı kurtulabilmiş o tek adamla konuşabilmek. Bir an önce onunla konuşup, Ötükene geri dönmeliyim." Yaşlı adam, kendine gözleri nemli bakan küçük çocukla bakıştı kısa bir süre, eliyle çocuğun sırtına dokunup onu doğ rulttu, suratı ciddileşen başrahip söze girdi: "Sizin için önemli olanın farkındayım fakat önceden öğ renmeniz gereken başka konular da var. Katliamdan kaçan bir asker ya da yetişkin bir oba insanı değil. Yanımda gördüğünüz bu çocuk, o saldırılardan kurtulabilen tek kişi." Komutanlar çok şaşırmışlardı, askerlerin bile geri döneme digi olüm kokan o diyardan bu küçük, zayıf ve güçsüz çocuk nasıl kurtulabilmiş ve tapınağa varabilmişti? Kara Han, çocu ga bakti ve gözlerini üzerine dikip, sakin bir ses tonuyla ses lendi: "Bana yaşadığın her şeyi doğru ve eksiksiz bir şekilde anlat. Doğru anlat ki, biz de senin ailenin intikamıni alabilelim, se nin gibi başka çocuklar obasiz, atasız kalmasınlar Henüz dokuz yaşında olan bu gözleri yaşh, zayıf ve kor kudan hälen çevresine ürkek bir kuş gibi bakan çocuk, başını kaldırıp oturduğu yerde iyice doğruldu. Başrahibe bakıp anlatmak için onayını bekledi. Bakışlarının, Liang'in baş hareke. tiyle onaylanmasının ardından söze girdi: "Adım Turşkan Hakan'ım, kuzeyde size bağh bir Altay Oba sıydık, babam, Ulaşlu Han idi. O gece evlenecek olan büyükler vardı. Annem ve diğer kadınlar yemekler yaptılar, babam ve ileri gelen yaşlılar meydanda büyük bir ateş yakıp şarkılar çal dırıp, söylettiler. Ben ve arkadaşlarım, yaşlı Tuyun'un yanında oturup masallarını dinliyorduk. Masallar ve şarkılar, bir ulu ma sesiyle kesildi. O sesi asla unutamam! Diğer çocuklar ile göğsümüzdeki titreyişi ve sırtımızdaki ürpertiyi hålen hisse diyorum. Babam savunma çağrısı yapıp herkese silahlanması ni emretti. Kardeşlerim koşarak saklanmamız gereken çadıra girdiler fakat ben bir anda olduğum yerde kaldım ve hareket edemedim. Babam beni gördüğünde koşarak yanıma geldi ve beni bir ağacın dalından tutmam için yukarı kaldırdı. Hiç ses çıkarmamamı ve olabildiğince yükseğe tırmanıp beklememi söyledi." Kara Han, yaşadıklarını soluksuz anlatan çocuğa baktı, ile ri doğrulup heyecanlı bir ses tonuyla: "Devam et çocuk, ailenin intikamı alınacak! Hiçbir ayrın tıyı atlama sakın!" Turşkan, başıyla onaylayıp sözlerine devam etti: "Bana söyleneni yapıp, çıkabildiğim en yüksek dala çıktım. Herkesi ve tüm çadırları rahatlıkla görebiliyordum. Obanın girişinde iki karartı fark ettim. İlerledikçe boylarının çok uzun olduğunu, vücutlarıinın kıllarla kaplı olduğunu ve başlarının bir köpeğe benzediğini gördüm. Ellerinde silah yoktu ve bir hayvan gibi pençeleri vardı. Keskin dişlerini göstererek babam ve askerlerin olduğu yere saldırdılar. Çıktığım ağacın altında bir hırlama daha duydum. Dikkatli baktığımda çadırların ara sından saldırıya geçen on büyük canavar gördüm. Herkes bi rer birer çığlıklar içinde ölüyordu. Babam birine arkadan kı lıcını sokup çıkardı fakat ölmedi. Aniden arkasını dönüp, okorkunç pençesiyle babamın başını kopardı. Herkes öldü. hepsi öldüler!" Çocuk bir anda ağlamaya ve titremeye başladı, sanki o anı tekrar yaşıyordu, vücudu kaskatı kesilmiş bir haldeydi. Liang'in ona sarılıp, avutmaya çalıştığı sırada, Kara Han bir anda ok gibi yerinden firlayıp çocuğun kolunu tuttu. Bunları farklı kişilerden daha önce de duyduğu için anlatılanlara olan sabrı, çok uzun zaman önce tükenmişti. Ağlayan çocuğu ko lundan sallayarak, kükrercesine bağırmaya başladı: "Bana kafandan uydurduğun masalları anlatma aptal ço cuk! Bu kadar yolu bunun için gelmedim, bana gerçeği anla tacaksın! Benimle dalga mı geçersin. Liang bu duyduklarım da nedir?" Turşkan'ı kolundan tutup yere itti, zavallı çocuk gözyaşla rıyla yere kapaklandı. Başrahip hemen çocuğu kaldırıp dışa ri seslendi. İki kişiye odasına götürmelerini söyleyip, kılıçla rina davranmak üzere olan komutanlara baktı. Onlara sakin olmalarını söyleyip, ayakta hiddetten burnundan soluyan Hakan'a baktı ve ikna etmek için sakin bir ses tonuyla; "Lüt fen beni dinleyin, size anlatacaklarım çok önemli! Eğer bana izah etmem için izin verirseniz tüm gerçekleri size anlatabi lirim!" Kara Han, kalktığı yere geri oturup, çatık kaşları ve öfke den parlayan gözleriyle, başrahibe oturmasını ve anlatmasını söyledi. Liang, arkasındaki büyük raftan siyah deri ile kaplan mış, üzeri altın rengi sarı işlemeler ile süslenmiş, kalın bir ki tap alıp oturdu. Sayfaları çevirip, tüm dikkatini vererek aradı ğı yeri buldu ve söze girdi: "Komutanlar dışarı çıkabilirler mi? Sizinle bu konuyu özel konuşmam gerekiyor." Kara Han, komutanlarına kafasıyla dışarı çıkmalarını em retti. Ağan ve Oktar'ın tereddüt ettiğini görünce; "Çıkın de dim!" diye sesini yükseltti. Salon hızla terk edilirken, kapı sikica kapatıldı, Kara Han gözlerini kitaba dikti. Yaşlı adam, bakışlarını kaçırmadan anlatmaya başladı: "Çocuk doğruyu söylüyor olabilir, hatta binlerce yıldır bek lenen bir kıyametin haberini de veriyor olabilir. Bu kitap, dün ya üzerinde sadece dört noktada vardır, bilinmeyen zamanları anlatır. İnsanoğlunda üç, Karanlık Alemde ise bir tane var. Bü yücüler Meclisi'yle yaptığımız savaşta ele geçirmiştik. Binlerce yılın karanlık mirasının bende olduğunu, siz ve Çin İmparato ru dışında kimse bilmiyor." Kara Han hiçbir şey anlamamıştı, sorgular gözler ile ba kıp, konuşmadan eliyle devam etmesini emretti. Öfkenin ye rini şaşkınlığın ve merakın aldığını gören başrahip anlatmaya devam etti: "Bu kitap, diyarın binlerce yıl öncesini, insanlığın bile unuttuğu savaşları ve kara büyüleri yazar. Size göre masallar, bana göre ise gerçekler burada anlatılmaktadır. Tarihini bile kimsenin hatırlamadığı zamanlarda, cehennemin dokuz bū yük iblisinden biri yeryüzüne indi. Azazel adındaki bu iblis, kendi kanıyla güç verdiği yedi komutanı ve dört kızıyla bü yük bir savaş başlattı. Kendine katılmak isteyenleri, komu tanları Kan Emenlere dönüştürdü. Dağların ulaşılmaz nok talarından ve toprağın inilmez karanlığından devler ve öküz başlıları da yanına katıp, koca bir dalga gibi tüm topraklara yayılıp, ölüm ve hastalık getirdiler. Durumun ciddiyetinin geç farkına varan insanoğlu, tek bir kral altında birleşip saldırmaya karar verdiler. Karanlığın ordusu, normal insandan daha güçlü ve hızlıydı. Kanla bes lenip, gece boyu yol alıyorlardı, tek zaafları Güneş ışığıydı. Kral Faragus altında toplanan tüm birlikler, büyük bir saldırı başlattı. İlk zamanlar birkaç cephede kazansalar da sonrasın da kaybetmeye devam ettiler. Bir çıkış yolu aradıkları sıra da, her zaman iblislikle suçladıkları Büyücüler Meclisi'nden yardım istemek zorunda kaldılar. Tüm yaşamın geleceği içinyardım yolunu krala söylediler. Ona, yalnız dokuz kız karde sin yardım edebileceğini söyleyip, yol haritasını ona verdi ler. Insanlığin lideri, geceleri gizlenip, gün ışığında yorulmak bilmeden tek çıkış yoluna ulaşmak için yol aldı. Sonunda aradığı dağı bulup tırnakları sökülene, elleri ve ayakları yarı lip kan içinde kalana kadar tırmandı. Büyük bir mağara giri şine gelip içeri girdi. Aradığı kız kardeşler, eğer şartlarını ka bul ederse ona yardım edeceklerini söylediler. Bulundukları dağ ve çevresindeki verimli topraklar ile dört yüz sandık al tin istiyorlardı. Bu, 'Altın Lordu' olarak anılan biri için basit bir istekti. Şartlarını kabul ettiğini söylediğinde, ondan beş yüz hasta, kimsesiz ve dışlanmış insan istediler. Şehrine geri dönüp istedikleri sayıda, gözlerindeki yaşam ateşini çoktan kaybetmiş, ölümün bile büyük bir hediye olacağı erkekleri toplayıp dağa götürdü. Üç gün sonunda, devletlerin görebileceği en güçlü ve acı masız orduyla yanına katılacaklarını söylediler. Azazel ilerli yor ve önüne geçen her canlıyı yok ediyordu. Yedi komutan, insanoğlunun son savunma şehrinin surlarına dayanmak üzereydi. Kral Faragus tüm ordusunu toplayıp, kader sava şi için iblisin ordusunun karşısında yerini aldı. Kan Emen ler ve binbir türden garibe saldıriya geçtiğinde, göğsü titre ten, atları çıldırtacak derecede gür uluma ve kükreme sesleri yükseldi. İki ordu ne olduğunu anlamamıştı. Bir anda ka ranlığın içinden ateş gibi parlayan gözleriyle, beş yüz İtbarak Kan Emenlere saldırdı. Zayıf buğday başaklarını koparır gi bi düşmanı paramparça ederek, inanılmaz bir hızda vahşice ilerliyorlardı. Dokuz kız kardeş, Faragus'un yanında belirip, kıyameti, yok oluşu izlemesini söylediler. Aylar boyu tüm Kan Emenler gecenin siyahında, gün düzün berraklığında yok edildiler. Azazel, komutanları ve kızları bulunamadı fakat diyarda bir tane bile Kan Emen kalmadı. Görevleri sona erdiğinde, Itbaraklar dağın altınakapatılıp, büyüyle uyutuldular. Dokuz kız kardeş ya da larından biri uyandırana kadar da mühürlü ve uykuda kala caklardı." soy Kara Han, şaşkın gözler ile başrahibe bakıyordu. Ellerini iki yana açıp: "Ne demek istiyorsun başrahip Liang? Binlerce yıl önce en gellenmiş bir kıyametin, bugün yeniden dirildiğini mi söyle mek istersin? Peki neden?" Başrahip, kitabı kapatıp yanı başına koydu, çekik gözlerini iyice kısıp, küçük bir kâğıt parçası çıkardı. Üzerinde garip bir simge vardı, Hakan'a uzatıp anlatmaya devam etti: "Saldırıların kaynağı bu dirilmedir, maalesef insanlık bu beladan kurtulduktan bir süre sonra, kendi hırslarına geri döndüler. Kral Faragus, dokuz kız kardeşe istediklerini verme mek için her seferinde onları oyalayarak sarayın kapısından geri çevirdi. İtbarakları tekrar uyandırmamaları için sarayın büyücüsü, kendilerini ölümden kurtaranlara karşı bir plan yapmayı önerdi. Onlara hem istediklerini vermeyecek hem de canavarları kimse uyandıramayacaktı. Altın Lordu, vaat ettiği sandıklari ve toprakları vereceğini söyleyip, kız kardeşleri sa rayına çağırdı. Onların adına tüm şehirde özel bir gece düzenledi. En güzel yemekleri yaptırıp, en kaliteli şarapları halkı ile pay laştı. Yemeklerine kokusuz ve tat birakmayan bir zehir katıl dı. Sarayın büyücüsü tarafından özel olarak hazırlanan iksir işe yaradı ve tüm diyarı büyük yıkımdan kurtaranlar, birer birer oturdukları sandalyelerden yere düşüp sessizce can verdiler. Dünyanın bu en güçlü ordusunun bir daha uyana mayacağını düşünenler yanılmışlardı. Ölen kardeşlerin so yundan gelen seçilmiş biri, Ay kana bulandığında mührü çözebilirdi." Kara Han, olayları daha iyi anlamaya başlıyordu. Çocuğun anlattıkları mantıklı gelir gibiydi fakat buna karşın, böyle bir, dünyanın varlığına asla inanamıyordu. Birden gözlerini açarak: "Kızıl Ay gökte yükseldi ve öncesinde kuzeyden hiç saldırı haberi gelmiyordu. Bu nasil olabilir? Bu anlatılanlar nasıl gerçek olabilir?" Başrahip Liang, kafasını sallayıp; "Size her şeyi daha açık anlatacağım" dedi. Hakan'a verdiği kâğıdı geri alıp, parmağıyla garip şekli göstererek anlatmaya devam etti:
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD