ARJİN RÜYA GÖKDEMİR
Hayatım bir gün içinde adeta mahvolmuştu. Ne bok yiyeceğimi bilmiyordum bile. Resmen konağına hasta bakıcı olarak gidecektim. Nasıl onun gözlerine bakacaktım bilmiyordum ama bir şekilde kimseye söylememesi konusunda ikna etmeliyim. Gerçi... İkna etsem ne olacak? Gerçekler değişecek mi? Artık bekaretim yoktu.
Berzah bunu anladığında kim bilir bana neler yapacaktı. Sadece bana olsa yine iyi! Ailemi de zan altında bırakacaktı. O yüzden bir çözüm bulmalıydım. Bekaret işini nasıl çözecektim bilmiyorum ama... Bir haltlar yapmak zorundaydım orası kesin. Bekaretim gittiği için zaten yeterince üzgündüm. Özel bir anda olmasını istediğim her şey boka sarmıştı. İlk öpücüğümü de almıştı! Berzah kaç kere öpmek için uğraşmıştı da, asla müsaade etmemiştim.
Şimdi ise kendi ellerimle bir başkasına teslim etmiştim. Yeniden ağlamamak için kendimi cidden zor tutuyordum. Çok boktan bir gündü ve bundan sonraki tüm günler öyle olacaktı. Namus kavramı burada ekstra önemliydi. Belli ki sonum ölümdü.
“Pazartesi başlayacaksın işe. Sakın orada birilerinin gözüne batayım deme bu sefer ben seni ellerimle öldürürüm Arjin! Evlat katili etme beni.”
Annem yine de ne olursa olsun bu hatamı örtme peşindeydi. Kedi köpek gibi didişirdik ederdik, bazen bana hakaret bile ederdi ama beni sevdiğini biliyordum. Sadece... Biraz ağzı bozuk bir kadındı. Beni babama ispiyonlamadığı için mutluydum en azından. Yoksa babam şu saniyede beni çeker vurur, cümle aleme de gururla namusumu temizledim derdi.
“Anne,” dedim dolu gözlerimle hemen dizinin dibine doğru sürünürken. Hala daha onun odasındaydık. “Ne yapacağım şimdi ben? Nasıl düzelecek her şey? Ben böyle olsun istemedim, yemin ederim.”
Annemin öfkeli gözleri bir anda hüzne boğuldu. Gözlerini kaçırdı. “Bilerek yapmayacağını biliyorum,” diyerek bir anda içimde adeta çiçek bahçeleri açtırdı. Bunu duymak az da olsa yüreğime su serpti. “Sana çok kızgınım ama olan oldu. Bir evladımı daha toprağa koyamam.”
Söyledikleri ile tüm bedenim ürperdi. Ablam Duru... Tam da adı gibi dup duruydu. Ama haksızlıkların kurbanı olmuştu.
Babamın düşmanları tarafından tecavüze uğramış, sonra da canına kıymıştı. Benim yüzümden ölmüştü... Çünkü o gün beni korumak için adamların önüne atmıştı kendini. Daha çok küçüktüm ama hatırlıyordum her şeyi.
Babam bu yüzden sevmezdi beni. Duru ablamı çok severdi, benim onu korumadığımı söyleyip tüm suçu bana yıkmış, aylarca bir odaya tıkıp eziyet etmişti. Annem ve amcam zar zor ikna etmişlerdi de çıkarmışlardı beni o daha çocuk diyip. Canım amcam... Onun da yeri çok ayrıydı.
“Benim evlatlarımın kaderinde mi var istemediği ilişkiye girmek?” diyip ağlarken tüm bedenim yaprak gibi titredi. Ben istedim diyemedim çünkü yanlış anlayacaktı.
Ben de onunla beraber ağlarken ablama yanıyordum şu an.
“Bu durumu kimseye anlatma. En yakın arkadaşına bile! Hele Nazan öğrenirse var ya mahveder seni de beni de.”
Nazan iyi hoş kızdı da, sinsiliğini bilirdim. Gül ile daha samimiydim. Nazan ile çocukluktan tanışıyoruz diye bir alışkanlık vardı sadece aramızda. Ama Gül başkaydı, o cidden kalbi çok temiz bir kızdı.
“Yok ana kimseye söylemeye dilim varmaz zaten.”
Annem gözlerini bana çevirdi. “Çarşaf nerede?”
“Arka bahçedeki saksılarım arasına sarkıttım.” diyince annem başını salladı.
“Git çöpe at hemen diğer çöplerle beraber. Kimse garipsemesin.”
Ayağa kalkıp gözlerimi sildim ve solgun ve yorgun bedenimi merdivenlerden aşağı adeta sürükledim. Ardından arka bahçeye geçtim.
Saksıların arasına gizlediğim o poşeti bulmak zor olmadı. İçindekini düşünmemeye çalışarak aldım elime. Poşet hafifti ama taşıdığı utanç tonlarca gibiydi. Ayağımın altındaki taşlar bile bana bakıyor gibiydi. Sanki bahçedeki her yaprak, her karınca olanları biliyordu.
Çöp bidonunun kapağını kaldırıp poşeti diğer çöplerin arasına dikkatlice yerleştirdim. Nefesim hızlandı. Midem bulanıyordu. Kapattım kapağı, bir adım geri attım, sonra bir adım daha… Sonra gözlerim doldu. Kafamı göğe kaldırdım.
“Allah’ım ne olur… ne olur yolumu aç…”
Sanki dua etmek bile işe yaramaz gibiydi ama yine de içimden geçirdim. Yalvardım.
Konağa dönerken Gül mesaj atmıştı. “Kızım n’oldu dün? Gece odana çıkarken biraz kötüydün. Annem sürükleyerek beni konaktan çıkarmasa yanına gelecektim.”
Mesaja baktım, yazamadım. Yazmak, konuşmak, anlatmak… hepsi fazla geliyordu. Kapıdan içeri girdiğimde annem hâlâ odasındaydı. Yatağın ucunda oturmuş, sigara yakmıştı. Çok kötü bir olay olduğunda sadece sigara içerdi. Babam yoktu Allah’tan… Yoksa bu konuşmalar bile edilemezdi.
“Attım,” dedim. Sadece bu kadar.
Annem sigarasından bir nefes aldı, sonra gözlerini kısmadan bana baktı. “Pazartesi gidiyorsun. O herifin gözüne bakarken, olanları unut. Sessiz dur. İşini yap. Ağzından laf çıkmasın. Aksine onun da ağzını kapatmaya çalış. Koskoca Ferman ağa da zaten muhtemelen böyle bir şeyin duyulmasını istemez. Zaten vasiyet olmasa onun evleneceği falan da yoktu ya o da ayrı konu. Kadın düşmanıydı adam şaşırtıyor beni.”
Başımı eğdim. “Tamam.” dedim sadece. Dedikleri doğruydu. Ferman ağayı hiçbir kadın etkileyemezdi. Öyle kimseyle görüşmüşlüğü de yoktu. Adam duvar gibiydi resmen.
Artık bir çaresini bulmak zorundaydım. Bekaret işini nasıl çözecektim bilmiyorum ama sevgilimi aldatmıştım resmen... Çok ama çok kötü bir durumdu. Vicdanım da kaldırmıyordu bu rezilliği.
Akşam üzeri babamlarla beraber yemek yedikten sonra babam anneme bakıp, “Davut Ağanın da bugün canı kaburga dolması çekmişti. Şu uğursuza ver de götürsün onların konağına.”
Uğursuz olarak bahsettiği bendim. Asla beni sevmeyecekti ve hep suçlayacaktı biliyorum. Davut ağa da Gül’ün babasıydı. Bu tarz şeylerde korumalarla göndermek yerine aile üyeleriyle göndermek daha büyük nezaket sayılırdı. Bu yüzden beni göndermek istiyordu. Şu an babamın bana tahammül etmesinin en büyük nedeni Berzah gibi bir damadının olacağı düşüncesiydi. Güç ve itibar onun için aileden, hatta her şeyden önce gelirdi.
“Tamam beyim, yemekten sonra hemen göndertirim.”
Babam başını salladıktan sonra bana baktı. Sanki ucube bir yaratıkmışım gibi. Merak etme baba, artık ben de öyle hissediyorum. “Haftaya Cuma günü takılar bakılmaya gidilecek nişan için. Ona göre hazır ol güzel birkaç fistan al kendine. Sakın paspal görmeyeceğim seni!”
Ben aslında genel olarak paspal olmazdım ama babama göre paspal dediği biraz daha modern giyinmekti. Üniversiteyi Aydın’da okumuştum ve o zamanlar biraz daha rahat giyinmeye alışmıştım.
Yemeği zar zor mideme indirirken kaşığım elimde titriyordu. İçim geçmişti sanki, sesler uzak, görüntüler flu. Babamın ses tonuysa bıçak gibi kesip atıyordu düşüncelerimi.
“yemeğini ye çabuk. Kaburga dolmasını götür. Aman ha, terbiyesizlik yapma. Adamın evine, konağına yakışır gibi davran.”
Başımı salladım. Ne desem eksik, ne desem fazla olurdu. Sustum. Yemekten sonra annem beni mutfağa çağırdı. Büyük bir bakır tepsiye dikkatlice yerleştirdiği dolmaları gösterdi.
“Bunu düzgün taşı. Kapağını da açtırma, meraklı karılara laf verme.”
Başımı eğerek tepsiyi aldım. Ayaklarım geri geri gidiyordu. Konağın kapısına her yaklaştığımda kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi. İçimde tuhaf bir his vardı.
Kapıyı görevli açtı, içeri buyur etti. Davut Ağa konağın bir köşesinde görünüyordu ama ben doğrudan mutfağa geçtim. Gül kapıda karşıma çıktı.
“Arjin! Ayy ne iyi ettiniz, babam sabahtan beri çekti canı,” dedi gülümseyerek.
Geniş bir gülümseme yerleştirdim yüzüme. “Babam gönderdi. Canı çekti dedi. Ben de hemen getirdim.”
Gül tepsiyi aldı, hemen içeri geçirdi. O sırada Davut ağa gelip omzumu sıvazladı. “Sağ ol kızım vallahi yemesem şişecektim öyle çekti canım. Bizimkiler de yarın yapacaktı canım çekti diye. Babana selamlarımı söyle.”
Ona tebessüm ettim. “Ne demek Davut amca, başka isteğin olursa de. Elimizden geleni yaparız.
Başını aşağı yukarı salladı. O sırada Gül de yanıma geldi. “Seher teyze yok mu?” diye merakla sorduğumda Gül yine genişçe gülümsedi. Genelde hep güleç ve sevimli biriydi.
“Namaz kılıyor annem. Yarın size gelecekmiş eğer müsaitseniz, annene söylersin. Hem ben de gelirim birazcık kaçamak yaparız.” diyerek göz kırpınca ne demek istediğini anladım.
Bize geldiği zamanlarda bazen bizim boş araziye gider ona okçuluk için eğitim verirdim. Üniversite dönemlerinde birçok kursa gitmiştim ve çoğunda iyi başarılar elde edip ödüller bile almıştım. Tabii ailemin bunlardan haberi yoktu, kesin öğrenseler kız başına neler yaptın sen deyip bir de üstüne yine kızarlardı. İşleri güçleri zaten bana kızmaktı.
“Tamam canım, gideriz.” dediğimde beni şöyle bir baştan aşağı süzdü.
“Senin niye betin benzin atık? Bilmediğim bir şey mi oldu? Ya da hasta falan mısın? Moralim bozuk gibi görünüyor. Sakın bir şey yok deme anlarım! En yakın arkadaşımı bırak da anlayayım.”
Ani gelen saldırısı karşısında bir an nefesimi tuttum. Anlamaması için üstün bir çaba sarf etmiş olsam da beni çok iyi tanıdığından en ufak göz kaçırmamla bile ne hissettiğimi anlayabiliyordu. Ondan bir şeyleri kaçırmam mümkün değildi. Annem anlatma demişti ama sanırım bu yükü sadece gül ile paylaşabilirdim. Eğer biriyle paylaşmazsam daha da kötü hissedecektim kendimi.
“Yarın konuşuruz olur mu? Böyle ayaküstü konuşulacak şeyler değil.”
Sözlerim üzerine birazcık huzursuzlandı. “O kadar sıkıntılı bir durum yani?” Ela gözlerini gerginlikle kırpıştırdı. Benim Kızıl saçlarımın aksine onun simsiyah saçları vardı. Benim upuzun olmasının aksine onunki omuzlarına kadardı ve kesinlikle çok yakışıyordu. Ben 1.70 civarlarındaydım O da benden birkaç santim kısaydı. İkimiz de bu civarlarda çokça ilgi çeken kızlardandık. Hatta Nazan Bu konuda bize uyuz oluyordu. O da güzel bir kızdı ama sanırım yaydığı kötü enerjiden dolayı mı bilmiyorum birilerinin ilgi odağı olmuyordu.
“Sonra gül sonra. Ben vakitlice eve gideyim, hava iyice karardı.”
Başını sallayıp beni uğurladığında yavaş adımlarla bizim konağa doğru ilerledim. Bizim konaktan yaklaşık 20 dakika uzaklıktaydı burası ve ben yürüyerek gelmeyi tercih etmiştim. Yürümek gerçekten iyi geliyordu ve ben çok severdim, saatlerce yürüyebilirdim.
Karanlık iyice çökmüştü. Yollar sessiz, hava serin ama içim hâlâ yanıyordu. Kollarımı göğsümde birleştirmiş, başım önde yürüyordum. Ayaklarım kendiliğinden gidiyordu sanki. Gül’ü görmek iyi gelmişti ama içimde taşıdığım fırtınayı dindirmeye yetmemişti.
Köşeyi dönerken birden güçlü bir far ışığı gözümü aldı. Reflexle ellerimi gözümün önüne koydum ama çok geçti.
Fren sesi.
Çarpma.
Çığlık.
Bir anda kendimi yerde buldum. Sağ dizim ve avuç içlerim yere sürtünmüştü. Acı, sıcak bir dalga gibi kollarımdan içeri aktı.
“Yavaş olsana be!” diye inledim, acıyla ellerime baktım. Derim açılmış, ince ince kan sızıyordu. Toz ve çamurla karışık, iç burkan bir görüntüydü. Hay arkadaş üst üste yaşadığım bunca şey hayatın bana bir oyunu muydu yoksa? Çünkü bu kadar aksiliğin bir anda gelmesi hiç normal değildi.
Tam o sırada arabanın kapısı sertçe açıldı. Adımların sertliği daha sesinden belliydi. Başımı kaldırdım.
Ve o an...
Karşımda tüm ihtişamıyla Ferman Asilzade duruyordu. Gözleri öfke dolu, kaşları çatık. Siyah pantolonu ve uzun kabanıyla, geceyi delip çıkmış gibi görünüyordu.
“Önüne baksana amına koyayım!” diye homurdandı ama sonra gözleri bana odaklandı.
Benimse nutkum tutulmuştu.
Ne acı ne kan, ne dizimdeki sızı... Hiçbiri önemli değildi o anda. Ona bakınca tek hissettiğim şey… utanç oldu. O geceyi tekrar tekrar beynimde çakan o anılar...
Ferman’ın yüzü sertti, ama beni görünce gözleri çok az bile olsa büyümüştü. Kalbim yerinden çıkacak gibi atarken ne tepki vereceğimi bile bilemedim. Çünkü o da beni tanımıştı.