Bölüm 4

918 Words
Selin’in titreyen sesi ve gözlerinden süzülen gerçek yaşlar, kumarhanenin o buz gibi havasında yankılandıktan sonra Sarraf’ın adımları olduğu yerde çakıldı. Kendi canının derdine düşmüş olan adam, sandalyeye bağlı iki genç kıza baktığında içindeki o korumacı, babacan damar sertçe sızladı. Selin haklıydı; onlar onun dükkanında çalışan, her gün yüzünü gördüğü masum çocuklardı. Gece yarısı o gizli geçitten sızıp biyometrik kasayı açmaları imkansızdı. Telefonun dün gece yerinde olduğunu kendi gözleriyle görmüştü. Kızlar günahsızdı. Sarraf, Kamuran Bey’in o korkunç öfkesini ve şakağına dayanan silahın soğukluğunu unutarak iki adım öne çıktı. Ellerini iki yana açıp Kamuran Bey ile kızların arasına adeta bir kalkan gibi girdi. "Kamuran Bey, lütfen durun!" dedi Sarraf, sesi korkudan titrese de içinde büyük bir kararlılık barındırıyordu. "Bu kızların hiçbir suçu yok, yemin ederim. Telefon gece bendeyken yerindeydi. Bu çocuklar dükkanın o gizli kapısını bile bilmezler. Lütfen onlara dokunmayın." Kamuran Bey deri koltuğunda geriye doğru yaslandı. Gözlerini kısarak Sarraf’ın bu ani cesaretini süzdü. Dudaklarında acımasız, kibirli bir tebessüm belirdi. "Bak sen bizim Sarraf’a..." diye mırıldandı, sesi tehlikeli bir şekilde alçalarak. "Kendi canını kurtarmış gibi bir de burada bana pazarlık mı yapıyorsun? Neyin karşılığında onların canını istiyorsun?" Selin, gözyaşlarının arkasından patronunun yüzündeki ifadeleri milimetrik olarak inceliyordu. Planı tıkır tıkır işliyordu; Sarraf’ı bu zalimlerin önüne sürmeyi başarmıştı. Sarraf derin bir nefes aldı, yutkundu ve yeraltındaki tüm itibarını, hatta geleceğini masaya sürdüğü o büyük pazarlığı başlattı: "Sistem..." dedi Sarraf, Kamuran’ın gözlerinin içine bakarak. "Balkanlar'dan gelen parayı, Kıbrıs trafiğini, Londra’nın bahis gelirlerini benden başka kimse o altın sertifikalarıyla sisteme sokamaz. Bana bir şey olursa, bu çark durur Kamuran Bey. Kurduğunuz bu imparatorluk çöküşün eşiğine gelir, bunu siz de biliyorsunuz." Kamuran Bey’in gözleri öfkeyle kısıldı. Sarraf’ın bu gücün farkında olmadığını sanıyordu ama adam köşeye sıkışınca bu kozu oynamıştı. Kamuran arkasındaki Aybars’a pis bir bakış attı. Sarraf konuşmaya devam etti: "Bana yirmi dört saat verdiniz. Ben o telefonu bulacağım, canımı dişime takıp bulacağım! Ama tek bir şartla... Bu kızlar ben telefonu getirene kadar burada, benim güvencem altında sağ salim bekleyecek. Eğer onlara tek bir zarar gelirse, yemin ederim sistemi kendi ellerimle kilitler, kendimi de bitiririm, sizi de!" Odadaki korumalar ellerini silahlarına götürürken Kamuran Bey eliyle onları durdurdu. Sarraf’ın bu cüretkar pazarlığı onu hem sinirlendirmiş hem de mecbur bırakmıştı. Sistem şu an her şeyden önemliydi. "Güzel bir pazarlık, Sarraf," dedi Kamuran Bey buz gibi bir sesle. "Kızlar ben o telefonu alana kadar burada misafirim olacak. Ama yirmi dört saatin sonunda o telefon bu masaya gelmezse, sadece seni değil, bu koruduğun çocukları da gözünün önünde parça parça ederim. Şimdi defol ve işini yap!" Sarraf son kez Selin ve Merve’ye bakıp odadan hızla çıkarken, Selin kelepçelerinin arkasından derin bir nefes aldı. Kendine yirmi dört saatlik hayati bir zaman kazandırmıştı. Yukarıda, havalandırma boşluğunun karanlığında tüm bu pazarlığı izleyen Murat ise silahının tetiğindeki parmağını yavaşça gevşetti. Selin’in bu dâhiyane psikolojik hamlesiyle gurur duymuştu. Ancak Murat, cebindeki o gerçek telefonla bu yirmi dördüncü saatin sonunda ne yapacağını düşünmek zorundaydı. Kumarhanedeki ölümcül pazarlık şimdilik durmuştu ama asıl büyük fırtına kapıdaydı. Kamuran Bey, odanın kapısı Sarraf’ın arkasından kapandığında bir süre sessiz kaldı. Çelik gibi sert olan hisleri, hayatında ilk kez bir anlığına gevşemiş ve afallamıştı. Karşısındaki bu iki kadının sıradan birer yem olduğunu düşünürken, Selin'in hamlesiyle Sarraf gibi korkak bir adamın kendisine rest çekebileceğini hiç hesap etmemişti. Sistemin çökme riski karşısında hızlı bir karar vermek zorunda kalmış, Sarraf'a o yirmi dört saati vererek onu göndermişti. Kamuran Bey deri koltuğundan kalktı, üzerindeki şaşkınlığı ve öfkeyi gizlemeye çalışan sert bir ifadeyle Aybars’a döndü. "Kızları bağlayın, dokunmayın. Sarraf telefonu getirene kadar buradalar," dedi buz gibi bir sesle. Ardından Aybars’ı da yanına alarak, kızların tutulduğu odayı terk edip koridorun sonundaki o ses yalıtımlı devasa toplantı salonuna doğru geçti. Yukarıda, havalandırma tünelinin zifiri karanlığında bekleyen Murat ise tek bir saniye bile kaybetmedi. Aşağıdaki ekibin yer değiştirdiğini görür görmez, tozlu metal boruların içinde adeta bir yılan gibi, en ufak bir sürtünme sesi bile çıkarmadan sürünmeye başladı. Dirseklerini ve dizlerini milimetrik bir hassasiyetle kullanarak Kamuran ve Aybars'ın peşinden toplantı salonunun tam tepesindeki menfeze doğru ilerledi. Toplantı odasının ızgarasına ulaştığında nefesini tamamen tuttu. Aşağıda, o büyük abanoz masanın başında sadece Kamuran ve sağ kolu Aybars duruyordu. Odada şebekenin diğer ortakları yoktu, bu da en saf ve en tehlikeli gerçeklerin konuşulacağı anlamına geliyordu. Aybars, cebinden çıkardığı sigarayı yakıp Kamuran Bey’e uzatırken mırıldandı: "Kamuran Bey, o kız... Kuyumcudaki o reyon görevlisi. Sarraf’ı tek bir çığlıkla parmağında oynattı. Sıradan bir tezgahtarın yapacağı iş değil bu. Sarraf hayatında ilk kez bize sesini yükseltti." Kamuran Bey viski kadehini sertçe masaya bıraktı, gözleri fırlayacak gibi öfkeyle doluydu. "Farkındayım Aybars," dedi sesi duvarlarda yankılanarak. "O kızın gözlerinde korku yoktu. Ağlıyordu, yalvarıyordu ama göz bebekleri bana meydan okuyordu. Sarraf’ın o yufka yürekli, babacan zaafını çok iyi kullandı. Eğer Sarraf yirmi dört saat içinde o telefonu getiremezse, o dükkandaki herkesi, en başta da o kızı kendi ellerimle yok edeceğim. Ama asıl soru şu: Sarraf telefonu getirebilecek mi? O telefonu gecenin köründe o kasadan kim, nasıl alabildi?" Aybars yavaşça eğildi. "Sizce içeriden biri mi yaptı?" Kamuran Bey sigarasından derin bir nefes çekti. "İçeriden ya da dışarıdan... O telefonun içinde Londra’nın, Kıbrıs’ın, tüm yeraltı ağımızın şifreleri var. Telefonu alan her kimse, şu an bizi avucunun içinde tutuyor. Yirmi dört saatimiz var Aybars. Tüm adamları sahaya sür. O dükkana giren, çıkan, güvenlik kameralarına takılan herkesi tek tek inceleyin. En ufak bir şüpheliyi bile bana diri getirin." Tepedeki havalandırma boşluğunda, montunun iç cebinde o milyar dolarlık telefonu taşıyan Murat, Kamuran’ın sözlerini dinlerken karanlığın içinde sessizce gülümsedi. Av tam olarak onun istediği yere doğru sürükleniyordu. Ancak yirmi dört saatlik süre hem şebeke için hem de Selin’i kurtarmak isteyen Murat için ölümcül bir geri sayıma dönüşmüştü.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD