Nihayet abanoz masadaki o kanlı ve kirli toplantı sona ermiş, milyar dolarlık kararlar alınmıştı. Uluslararası şebekenin üyeleri, kendileri için özel olarak hazırlanmış, kırmızı ışıkların loşlaştırdığı VIP localara teker teker çekilmişti. Seks, alkol ve uyuşturucunun yıkıcı etkisiyle yavaş yavaş kendilerinden geçiyorlardı. Koca salonda sadece Kamuran Bey kalmıştı. Elindeki viski kadehini masaya bıraktı ve hemen arkasında bir heykel gibi dikilen sağ kolu Aybars’a döndü. Sesi buz gibiydi: "Aybars, yukarı çık, Sarraf’ı ve o kara çantayı al gel."
O sırada yukarıda, AVM'nin lüks kuyumcu dükkanında Selin, vitrindeki elmas küpeleri sayıyordu. Mağaza oldukça sakindi. Yan tezgahtaki arkadaşı Merve telefonda gezinirken, Selin de sakızını şişirip patlatarak akşam çıkışta gideceği hayali partinin planlarını anlatıyordu. Tamamen o uçarı ve umursamaz reyon görevlisi rolüne bürünmüştü.
Tam o anda dükkanın kapısındaki sensör acı bir sesle öttü. İçeri giren adam, AVM'nin o lüks ve yapay atmosferine tamamen aykırıydı. Uzun boylu, geniş omuzlu, siyah takım elbisesinin altından bile belli olan kaslı yapısıyla Aybars’tı bu. Yeraltı dünyasında ona boşuna "Gölge" demiyorlardı. Yüzündeki derin bir yara izi ve ifadesiz, doğrudan can almaya odaklanmış gibi bakan gözleri insana nefes almayı unutturacak cinstendi. Adım attığı an dükkandaki havanın sıcaklığı sanki birkaç derece birden düştü. Merve korkuyla telefonunu masanın altına saklarken, Selin de içgüdüsel olarak ürperdi ama maskesini bozmadı.
Aybars, ağır ve tekinsiz adımlarla doğrudan Selin’in durduğu tezgaha doğru yürüdü. Tezgaha iki elini yaslayıp Selin’in üzerine doğru hafifçe eğildi. Sesi, derinden gelen tekinsiz bir gürültü gibiydi.
"Sarraf nerede?" diye sordu doğrudan, hiçbir nezaket cümlesine sığınmadan. "Hemen çağır onu."
Selin, kalbinin göğüs kafesini zorladığını hissetse de şımarık reyon görevlisi maskesini bozmamaya çalıştı. Gözlerini hafifçe büyüterek, yapay bir şaşkınlıkla arkadaki kapıyı işaret etti. "Ay, arkadaki ofiste kendisi. Hemen bakıp geleyim," dedi ve hızlı adımlarla koridora yöneldi.
Oda kapısını tıklatıp içeri girdiğinde, masasında evraklarla ilgilenen patronuna döndü. "Patron, dışarıda bir beyefendi var, sizi çağırıyor. Pek tekin birine benzemiyor ama..."
Sarraf, Selin’in lafını bitirmesini beklemeden kaşlarını çattı ve yerinden kalkıp mağaza kısmına adım attı. Ancak kapıdan çıkar çıkmaz tezgahın önünde dikilen Aybars’ı görmesiyle adamın rengi bir anda kül gibi döndü. Kamuran Bey'in bu acımasız sağ kolunu çok iyi tanıyordu. Büyük bir panik ve telaş dalgası Sarraf’ın tüm bedenini sardı.
Aybars hiçbir şey söylemedi, sadece kafasını hafifçe aşağıya doğru eğerek kapıyı işaret etti.
Sarraf, tek bir kelime bile etmeden veya soru sormadan arkasına döndü. Elleri titreyerek masasının altındaki gizli kasayı açtı ve oradan büyük, siyah bir çantayı kucakladı. Aceleyle ve adeta nefes nefese kalmış bir halde geri dönüp Aybars’ın yanına ulaştı. Aybars önde, Sarraf ise elindeki kara çantayı göğsüne bastırmış şekilde hemen arkasında, dükkandan adeta kaçarcasına çıktılar.
Selin ve Merve, tezgahın arkasında yan yana gelmiş, nefeslerini tutmuş halde patronlarının bu daha önce hiç görmedikleri korku dolu, telaşlı haline ve arkalarından hızla uzaklaşan o karanlık adama merakla bakakaldılar. Dükkandaki o ışıltılı hava bir anda yerini ağır, tekinsiz bir sessizliğe bırakmıştı.Ancak bu sessizlik, birkaç kat aşağıda, otoparkın altındaki o gizli toplantı odasında kopacak olan fırtınanın sadece habercisiydi. Aybars ve Sarraf kapıdan içeri girip kara çanta masanın üzerine açıldığı an, odadaki hava bir anda barut kokmaya başladı. Çantanın içindekileri gören Kamuran Bey'in gözleri öfkeden deliye döndü. "Nasıl olur!" diye gürledi sesi tüm duvarlarda yankılanarak. Öfkesine hakim olamayarak elindeki viski şişesini karşısındaki dev aynaya doğru fırlattı; ayna büyük bir gürültüyle tuzla buz olurken viski ve cam kırıkları odaya saçıldı. Sarraf korkudan dizlerinin üzerine çökecekken, Kamuran Bey bir salise bile beklemeden belindeki gümüş kabzalı silahını çekip Sarraf'ın şakağına dayadı. Gözü tamamen dönmüştü, damarları fırlayacak gibiydi. Sarraf’ın titreyen nefesinin arasında, odadaki herkesin kulaklarını sağır edecek çok yüksek bir sesle bağırdı: "Nerdeeeeee!
Namlunun soğuk metali şakağına gömülürken Sarraf’ın alnından soğuk terler boşanıyordu. Yerdeki viski ve ayna kırıklarının üzerinde diz çökmüş, titreyen ellerini yalvarır gibi havaya kaldırmıştı. Hayatı, Kamuran Bey’in tetikteki parmağının milimetrik bir hareketine bağlıydı.
"Yemin ederim haberim yok Kamuran Bey!" diye yalvardı Sarraf, sesi korkudan çatallanarak. "Daha dün gece… Dün gece kuyumcunun arkasındaki gizli kapıdan girip kasayı bizzat kontrol ettim. Yemin ediyorum yerindeydi, gözlerimle gördüm! Lütfen… Lütfen bana zarar vermeyin. Ne isterseniz yaparım!"
Kamuran Bey, gözlerindeki o katil pırıltısını hiç eksiltmeden bir süre Sarraf’ın acizliğini izledi. Odadaki ölüm sessizliğini sadece Sarraf’ın düzensiz, korku dolu nefesleri bölüyordu. Kamuran yavaşça silahı geri çekti, namluyu adamın alnından uzaklaştırırken tiksinir gibi bir ifadeyle arkasını döndü. Belindeki kılıfına silahı yerleştirirken buz gibi bir sesle konuştu:
"Yirmi dört saatin var. Yirmi dört saat içinde o çantanın içindekiler ya bu masaya gelecek ya da seni o kuyumcunun vitrinine ibretialem olsun diye asarım. Şimdi defol gözümün önünden."
Sarraf, sanki ölümden dönmüş gibi alelacele yerden kalktı, çantasını bile almadan odadan adeta bir fare gibi kaçarak çıktı. Aybars, kapıyı adamın arkasından kapatırken Kamuran Bey’e döndü. Yüzünde hala bir memnuniyetsizlik vardı. "Kamuran Bey, neden bitirmedik işini? Hata yapanın cezası bellidir."
Kamuran kadehine yeniden viski doldururken derin bir nefes aldı. "Sarraf önemlidir Aybars," dedi, sesi bu kez bir stratejistin soğukkanlılığına bürünmüştü. "Balkanlar'dan gelen fuhuş parası, Kıbrıs üzerinden dönen kumar nakdi, Londra’daki İngiliz’in bahis gelirleri… Hepsi, o adamın kuyumcusundaki altın sertifikalarıyla sisteme giriyor. Tüm bu devasa yeraltı trafiği onun üzerinden dönüyor. Ona bir şey olursa, kurduğumuz bu imparatorluk çöküşün eşiğine gelir."
Aybars başıyla onayladı ama yine de sordu: "Peki ya bunu fark ederse? Kendi gücünü anlarsa?"
Kamuran acımasızca gülümsedi. "Fark etmeyecek. O bunu bilmez, bilmesini de asla istemem. Onu hep böyle korkuyla, ölüm tehdidiyle besleyeceğiz ki sadakatinden ve acizliğinden ödün vermesin. Şimdi git ve o kuyumcunun etrafındaki gözlerini artır. Sarraf’ın her adımını izle."
Aşağıda milyar dolarlık sistemin gizli ipleri bu manipülasyonla tutulurken, yukarıdaki kuyumcu dükkanında Sarraf’ın telaşla geri dönmesini bekleyen Selin ve kapıdaki Murat için de yirmi dört saatlik o geri sayım saati işlemeye başlamıştı.