AVM’nin ana giriş kapısındaki metal dedektörünün rutin bip sesleri, Murat için artık tanıdık bir fon müziği gibiydi. Gri üniformasının içinde omuzlarını hafifçe düşürmüş, elindeki el dedektörüyle içeri giren insanların üzerini arıyordu. Dışarıdan bakıldığında yine o bildik, bezgin güvenlik görevlisiydi. Ancak kimse onun, o monoton hareketleri yaparken aslında tüm kapıyı, içeri girenlerin vücut dillerini ve otopark merdivenlerini milimetrik olarak izleyen bir hayalet olduğunu bilmiyordu.
Gözleri, az önce dükkandan telaşla çıkan ve aşağıda koca bir dehşet odasından canını zor kurtarmış gibi görünen Sarraf’a kilitlendi.
Sarraf’ın kireç gibi beyazlamış yüzünü, titreyen ellerini ve dükkana doğru adeta can havliyle kaçışını izlerken Murat’ın gözleri kısıldı. Birkaç kat aşağıda çok büyük bir fırtınanın koptuğunu ve bu fırtınanın merkezinde yukarıdaki kuyumcu dükkanının olduğunu profesyonel sezgileriyle anında fark etmişti. Bir güvenlik görevlisi olarak oraya paldır küldür gidemezdi; kendini açık etmemeli, hamle yapmadan önce düşmanın ne yapacağını görmeliydi.
Mesai arkadaşı Hasan’a döndü, sesine yine o saf ve bezgin tonu verdi: "Hasan, benim nöbet değişimine az kaldı ama ben bi' üst katları turlayacağım. Şu kuyumcunun sahibi amca hiç iyi görünmüyordu, içime dert oldu."
Hasan her zamanki gibi umursamazca elini salladı. "Git bak hadi git, buralardayım ben."
Murat, yürüyen merdivenlerden yukarı çıkarken saniyeler içinde o ezik güvenlik görevlisi duruşundan sıyrıldı. AVM’nin kalabalığı arasında adeta eriyerek kuyumcu dükkanını doğrudan gören, üst kattaki bir restoranın kör noktasına yerleşti. Burası onun gözetleme kulesiydi.
Saatler boyunca gözünü kuyumcudan ayırmadı. İçeride Selin ve Merve’nin, odasına kapanıp telaşla telefon trafiği yürüten Sarraf’ın arkasından nasıl merakla ve gerginlikle baktıklarını saniye saniye izledi. Selin’in o şımarık, kibirli maskesinin altında saklamaya çalıştığı o derin huzursuzluğu ve korkuyu çok net görebiliyordu. Murat, dükkanın etrafında dolanan, müşteri kılığına girmiş ama ceketlerinin altındaki kabarıklıklardan şebekenin adamları olduğu anlaşılan o siyah takımlı korumaları da tek tek hafızasına kazıdı. Kamuran Bey dükkanın etrafına etten bir duvar örmüştü.
Murat sabırla bekledi. Zaman ağır ağır aktı, AVM’nin o sahte ışıltılı ışıkları tek tek söndü, pop müzik sustu ve nihayet kapılar kapandı. İnsanlar evlerine çekilirken, AVM’nin o devasa boşluğunda tekinsiz bir sessizlik hakim oldu.
Murat, Selin ve Merve’nin dükkanı kilitleyip otoparka doğru inişlerini uzaktan, bir hayalet gibi takip etmeye başladı. Aşağıda ne olacağını, şebekenin bu kızlara karşı nasıl bir hamle yapacağını görmek için gecenin karanlığında kendi ölümcül takibini başlattı.
Daha dün gece, AVM’nin tüm ışıkları söndükten ve binlerce insan evine çekildikten sonra, saat gece yarısı üçü gösteriyordu. Sarraf, içinde büyüyen o tuhaf tekinsiz hissi bastıramadığı için yatağından fırlamış ve AVM'ye geri dönmüştü. Ancak normal kapıları kullanmadı. Yan binanın bodrum katından başlayan, AVM'nin güvenlik kameralarının hiçbirinin görmediği o karanlık, gizli yer altı geçidini kullandı.
Görünmez bir gölge gibi ilerleyerek lüks kuyumcu dükkanının arkasına ulaştı. Orada, sadece kendisinin ve Kamuran Bey'in bildiği, duvardaki ahşap panelin arkasına gizlenmiş özel çelik kapının önünde durdu. Önce parmak izini okuttu, ardından 6 haneli gizli şifresini tuşladı. Kapı hafif bir hidrolik sesiyle aralandı. İçerideki gömme kasanın kapağını açtığında, örgütün tüm kara para trafiğini, kumar listelerini, fuhuş hatlarını ve dijital cüzdan şifrelerini barındıran o özel telefon tüm ihtişamıyla tam karşısında duruyordu.
Sarraf telefonu eline aldı, ekranına baktı, her şeyin yolunda olduğunu görünce derin bir nefes aldı. İç rahatlığıyla telefonu eski yerine bıraktı, kasayı ve gizli kapıyı kilitledi. Geldiği gibi, AVM kameralarına tek bir iz bile vermeden gizli geçitten geçerek evine, yatağına geri döndü. Kafası rahattı; dünyanın en güvenli kasası görevini yapmıştı.
Ama sonra…
Ertesi sabah Aybars dükkana gelip "Kamuran Bey aşağıda bekliyor, Sarraf'ı ve o kara çantayı al gel" diye emrettiğinde, Sarraf o panik ve korkuyla arkadaki odaya koşmuştu. Şifreyi girip kasayı açmış, gece yarısı kendi gözleriyle gördüğü o telefonu aceleyle kara çantanın içine attığını sanmıştı. Kamuran Bey’in odasında çanta açıldığında ise içerisinden o hayati telefon çıkmamıştı.
Gece yerinde duran, şifresini sadece iki kişinin bildiği ve kameraların uyumadığı o dükkandan, telefon adeta bir sis bulutu gibi buharlaşmıştı. Bu durum tek bir anlama geliyordu: Hırsızlık gece değil, sabah dükkan açıldıktan sonra, herkesin gözü önünde yapılmıştı. Ve şüphe okları, dükkanda o sırada çalışan yegane kişilere; yani Selin ve Merve'ye dönecekti.
Selin’in zihnindeki o askeri istihbarat çarkları, ölümün nefesini ensesinde hisseder hissetmez muazzam bir hızla dönmeye başladı. Karşısında duran bu acımasız adamların şakası yoktu. Ancak Selin’i asıl sarsan şey, ellerinin bağlı olması değil, zihnini kemiren o korkunç gerçekti: Telefon gerçekten çalınmıştı ve birisi ondan önce hareket etmişti.
Kendi teşkilatının bile ruhu duymadan bu operasyonu yürüten kimdi? Kim o dahi "Hayalet" gibi davranıp kasanın kalbini sökmüştü? Selin, gerçek kimliğini ve askeri istihbarat teğmeni olduğunu asla açık etmemeliydi. Ama Merve’nin kesilmeyen hıçkırıkları ve Kamuran Bey'in gözlerindeki o infaz pırıltısı, zamanının kalmadığını söylüyordu. Buradan sivil iki kız olarak sağ çıkmaları imkansızdı. Yaşamak için acilen bir kumar oynamak zorundaydı.
Tam o sırada, odanın ağır çelik kapısı açıldı ve içeriye adeta yaşayan bir ölü gibi titreyerek Sarraf girdi. Yirmi dört saatlik mühletin altında ezilen patronu, köşeye sıkışmış bir hayvandan farksızdı. Selin, Sarraf’ın yüzündeki o derin çaresizliği gördüğü an, onun o bildiği "babacan ve yufka yürekli" tarafını hatırladı. Sarraf, yeraltı dünyasının bir dişlisiydi ama bir katil değildi; çalışanlarına her zaman bir baba gibi yaklaşan, onları korumaya çalışan o zaafı tam şu an Selin’in tek çıkış biletiydi.
Selin o şımarık, uçarı kız maskesini bir kenara fırlattı; bu kez sahneye korkudan aklını kaçırmış, çaresiz ve patronuna sığınan masum bir çalışan rolüyle çıktı. Gözlerinden canlı, gerçek yaşlar süzülürken bakışlarını Kamuran’dan çekip doğrudan Sarraf’a kilitledi.
"Patron! Lütfen yardım et bize!" diye hıçkırdı Selin, sesi odayı dolduran o tekinsiz sessizliği paramparça ederek. "Yemin ederim bizim hiçbir şeyden haberimiz yok! Sen bizi bilirsin patron, biz senin çocukların sayılırız. Merve’yle benim bu adamların bahsettiği şeyle ne ilgimiz olabilir? Lütfen onlara bizi öldürmemelerini söyle, yalvarırım bir şey yap!"
Sarraf, Selin’in bu çaresiz çığlığı ve adını duymasıyla irkildi. Gözleri sandalyeye bağlı, ağlamaktan helak olmuş iki genç kıza kaydığında, içindeki o insani damar Kamuran Bey'in korkusunu bir anlığına bastırdı. Kızların masumiyetinden adı gibi emindi; çünkü telefonun gece kasada olduğunu bizzat kendisi görmüştü. Kızların gece dükkana girmesi imkansızdı.
Sarraf’ın vicdanı ve babacan tarafı, Kamuran Bey’in ölümcül çarkına karşı Selin tarafından bir piyon gibi ileri sürülmüştü. Şimdi Sarraf, kendi canını kurtarmak ile bu iki masum kızı korumak arasında, Selin’in ince ince ördüğü o psikolojik tuzağın içine düşmek üzereydi.
Tepedeki havalandırma boşluğunda ise Murat, Selin’in bu ani ve dâhice hamlesini nefesini tutarak izliyordu. Selin’in sadece süslü bir reyon görevlisi olmadığını, köşeye sıkıştığında bir kaplan gibi strateji yapabildiğini o an ilk kez seziyordu.