Boğaz’ın soğuk, kapalı bir mart sabahında, babaannemin eski yalısının önünde durdum. Rıhtım taşları ıslak ve kaygandı, hava ise ciğerlerime nemli bir ağırlık gibi çöküyordu. Bu yalı, Karadeniz Holding’in kuruluş günlerinden kalma, mirasımızın sessiz bir tanığıydı. Son on yıldır kimse oturmuyor, sadece ayda bir temizlikçiler gelip tozlarını alıyordu. Bugün ise, bir komplonun, belki de bir devrimin merkez üssü olacaktı.
Anahtarı, babamın ofisindeki gizli bir çekmeceden gizlice aldım. Ama zaten ailemizde her şey gizlilik, sırlar, yalanlar ve yarı gerçekler üzerine kurulu değil mi?
Geniş, yüksek tavanlı salona adımımı attığımda, nem kokusu burnumu doldurdu. Mobilyalar, beyaz örtülerle örtülmüştü; sanki geçmiş, bir cenaze töreniyle burada gömülü kalmıştı. Pencerelerden sızan loş ışık, havada uçuşan toz zerreciklerini aydınlatıyordu. Mükemmel bir yerdi. Gözlerden uzak, ses geçirmez kalın taş duvarlarıyla, kimsenin hayal bile edemeyeceği kadar güvensiz.
Odadaki birkaç koltuktaki beyaz örtüleri çıkarıp düzenlice kenara koydum. Toplantı odasındaki masa ve sandalyeleri ayarlamayı düşünmüştüm ilk olarak ama bu oda daha samimi olacaktı. Çantamdan laptopumu ve birkaç dosyayı çıkarıp masaya koydum. Dosyaların gerekli sayfalarını açtım. İşimi bitirip, ikinci kattaki küçük bir odaya, babaannemin eski çalışma odasına çıktım. Burası daha az tozluydu ve Boğaz’a hakim harika bir manzarası vardı. Hava hâlâ kapalıydı, sular kurşuni renkteydi. Tam da bizim ruh halimize uygun.
Telefonum titredi. Arayan Mert'ti “Uçaktan indirm. Yolladığın arabayla geliyorum. Hem çok heyecanlıyım, hem de korkudan altıma sıçıyorum. Seni görmek için sabırsızlanıyorum.” Dudaklarımda bir gülümseme belirdi. Onun bu çocuksu dürüstlüğü, tüm bu kasvetin içinde bir sıcaklık ışığı gibiydi.
“Dikkatli ol. Göze görünme. Basın tarafından takip edilme. Unutma. Gizli bir toplantı...”
“Merak etme. Aynayı sürekli kontrol ediyorum. Klasik filmlerdeki gibi!”
Birkaç dakika sonra, Aylin mesaj attı: “Antalya’dan indim. Özel bir araçla yanınıza geliyorum. Malzemeler yanımda.” Kısa, öz, gizemli. ‘Malzemeler’ ile kastettiği, babasının kasasından çıkardığı o belgelerdi. Kalbim hızlandı. O belgeleri görmek, bir anlamda kendi ailemin de karanlık sularına dalmak gibi olacaktı.
En son Alperen yazdı: “Yoldayım. Mobeseler kontrolümde. Olağan dışı bir şey yok. Herhangi bir dinleme veya izleme sinyali yok. Yanımda birkaç cihaz getiriyorum. Ekstra güvenlik için... 5 dakika sonra oradayım. Cengiz’in dosyaları üzerinde çalışıyorum. İlginç şeyler var.”
Nefesimi tutup bıraktım. Hepsi geliyordu... Dört kişi. Dört aile. Dört rakip. Dört düşman. Artık dört müttefik mi? Geçen hafta İzmir’de Mert’le yaşadıklarım aklıma geldi. O savunmasızlık, o samimiyet… Sonrasında birbirimize mesaj attık, ama hiçbiri o geceyi yansıtmıyordu. İş konuşmuştuk, projelerden, Cengiz’den… Ama aramızda yeni, hassas bir bağ oluşmuştu. Bu toplantıda, o bağın üzerine nasıl yürüyecektik?
İlk gelen Alperen oldu. Siyah, sade bir sedan ile geldi, şoförü onu rıhtımda bırakıp gitti. Sırt çantası ve bir teknik çanta ile içeri girdi. Kısa bir selamlaşmadan sonra yüksek teknolojili güvenlik cihazlarını çıkardı. Her pencereye, her kapıya küçük sensörler yerleştirdi, ana odaya da ses ve görüntüyü bozan bir cihaz kurduk. Burada konuşulan hiçbir şey dışarı sızmamalıydı. Kontrol manyağı olması, bazen işe yarıyordu. "Cihaz kayıt yapmayacak, sadece aktif dinlemeye karşı koruma sağlayacak." Tamamen işe odaklanmıştı. “Ceyda. Hazır mısın?”
“Elimden gelenin en iyisine.”
“Aylin’le konuştun mu?” diye sordu, çantasını bir masaya bırakırken.
“Kısaca. Belgeleri getiriyor.”
“İyi.” Bir an duraksadı. “Mert?”
“Yolda. Heyecanlı.”
Alperen’in dudaklarında küçük bir kıpırtı oldu. “Tabii ki.”
On dakika sonra, Aylin geldi. Şık, ama dikkat çekmeyecek kadar sade bir takım elbise ve büyük bir evrak çantasıyla. İçeri adımını atar atmaz, gözleri Alperen’i aradı. Bulduğunda, aralarında görünmez bir elektrik akımı geçtiğini hissettim. Hafif bir selamlaşma, bir bakışma… Ve sonra hemen iş moduna geçtiler.
“Hepinize ait olanı getirdim,” dedi Aylin, çantasını açarak. “Cengiz dosyalarının orijinalleri ve Yılmaz ailesiyle ilgili bazı belgeler. Karşılığında, dijital kopyalarını ve temizlenmiş versiyonlarını istiyorum.”
“Makul,” dedi Alperen. “Cengiz’in bulutundan indirdiğim verilerde, sadece Demir ailesine değil, hepimize ait bazı… küçük sırlar var. Örneğin, Karadeniz Holding’in 90’lardaki bazı gümrük kaçakçılığı operasyonları. Ve de Arslan ailesinin arazi kamulaştırmalarındaki yasadışı baskıları.”
Odadaki hava bir anda ağırlaştı. Aylin’in yüzü gerildi. “Bu, pazarlık değil, Alperen. Bu, şantaj.”
“Hayır,” diye araya girdim ben. “Bu, şeffaflık. Hepimiz birbirimizin en karanlık sırlarını bileceğiz. Böylece, kimse diğerini tehdit edemeyecek. Çünkü hepimiz aynı gemide olacağız. Bu, güvenin en uç şekli.”
Tam o sırada, zil çaldı. Kapıyı açtım. “Merhaba, suikastçılar!” diye şakayla başladı, ama odadaki gergin havayı hissedince, şakası yarıda kaldı. “Ciddi bir şeyler kaçırdım sanırım.”
“Otur, Mert,” dedim ben, yumuşak bir sesle. Yanımdaki koltuğu gösterdim.
Böylece, dördümüz, bu terk edilmiş yalının soğuk salonunda, beyaz örtüleri geçici olarak kaldırılmış mobilyaların arasında, bir araya geldik. Aylin getirdiği belgeleri masaya koydu. Alperen, laptopunu açıp ekranı bize çevirdi. Ben, bir sunum tahtasına çizdiğim basit bir akış şemasını gösterdim. Mert ise, cebinden çıkardığı küçük bir dijital ses kayıt cihazını masanın ortasına koydu.
“Bu ne?” diye sordu Aylin.
“Güvence,” dedi Mert, ilk defa ciddi bir ifadeyle. “Bu toplantıda söylenen her şey kaydedecek. Kopyaları hepimizde olacak. Eğer birimiz diğerlerine ihanet ederse, kayıtlar kamuoyuna sızar. Buna ‘karşılıklı güvence imhası’ deniyor sanırım.”
Alperen, odanın merkezindeki cihazı gösterdi. “Hiçbir cihaz kayıt yapamaz. Güven, tehditle sağlanmaz.”
Mert, bana ve Aylin'e baktı. İstediği desteği alamayacağını anladığında "Öyle olsun." diyerek kayıt cihazını tekrar cebine attı. "Siz bana güveniyorsanız... Ben de size güveneceğim."
Toplantı başladı. Saatler sürdü. Her birimiz, ailemizin zayıf noktalarını, düşmanlarımızı, korkularımızı masaya serdik. Aylin, babasının hastalığını ve kendisinin bir süreliğine şirketin başına geçeceğini anlattı. Alperen, babasının devlet ihalelerindeki şüpheli bağlantılarını ve ATG’deki iç sızıntıyı açıkladı. Ben, babamın Ceyda’nın projesini baltalayabileceğinden haberi olup olmadığını sordum. Ve Mert… Mert, Cengiz meselesini bütün çıplaklığıyla anlattı. Babasının nasıl tehdit edildiğini, kendisinin nasıl bir kukla gibi kullanıldığını.
“Yani,” diye özetledi Aylin, “Cengiz’i durdurmak sadece senin babanı kurtarmayacak, hepimizi kurtaracak. Çünkü onun elindeki belgeler, hepimize dokunuyor.” Gözleri masadaki dosyaya kaydı. “Onları nasıl imha edeceğiz?”
“Yakacağız,” dedim ben. “Bu gece, burada, şöminede. Ama önce, Alperen dijital kopyaları yok etmeli.”
Alperen başını salladı. “Süreç devam ediyor. Buluttaki verileri sildim, ama Cengiz’in yerel yedekleri olabilir. Onun kişisel bilgisayarına, ofis sistemine sızmalıyız.” Mert'e döndü “Bu da senin işin Mert. “Onun ofisinde, bir toplantı ayarlayacaksın. Yanında sana vereceğim kalemi götüreceksin. Ben de sistemine uzaktan erişip yerel dosyaları sileceğim.”
Plan üzerinde saatlerce tartıştık. Her birimiz, kendi uzmanlık alanımızı konuşturduk: Ben finansal ve yasal açıkları, Alperen teknolojik yöntemleri, Aylin psikolojik manipülasyon ve sosyal dinamikleri, Mert ise İzmir’in yerel bağlantılarını ve ‘sahne’ becerilerini. İnanılmaz bir uyum vardı. Dört parça, bir puzzle gibi bir araya geliyordu.
Akşam olduğunda, temel strateji belirlenmişti: Mert, Cengiz’e temiz geçmişini vermek için onunla görüşecek, Alperen aynı anda sistemlerine sızacak, Aylin ise medya ve bürokrasi kanadını, olası bir sızıntıya karşı kontrol altında tutacaktı. Ben ise, ailelerimiz içindeki tepkileri yönetecek, babamı ve diğerlerini, olan bitenden haberdar etmeden sakin tutacaktım.
Kararlar alındıktan sonra, ilk defa gevşemeye başladık. Yanımızda getirdiğimiz yiyecek ve içecekleri çıkardık. Mert, İzmir’den getirdiği şarabı açtı. Alperen, Aylin’e sessizce bir bardak uzattı. Onların arasındaki o sessiz iletişimi izlemek, hem huzur verici, hem de iç burkucuydu.
Bir ara, Mert beni mutfağa, su almaya yardım etmek için çağırdı. Eski, ahşap dolaplı mutfakta, bulaşık çeşmesinin altında bardakları doldururken, arkamdan yaklaştı, kollarını belime doladı.
“Çok ciddisin bugün,” diye fısıldadı enseme.
“Öyle bir şey yok.”
“Var. Her şeyi kontrol etmeye çalışıyorsun. Bırak biraz. Bana güven.”
Döndüm, ona baktım. Gözlerinde, İzmir’deki yatında gördüğüm o savunmasız adam vardı. “Sana güveniyorum. Sadece… her şey o kadar kırılgan ki. Bir hata, hepimizi mahveder.”
“Biliyorum.” Alnını alnıma dayadı. “Ama dördümüz birlikteyiz. Ve… ben seninleyim. Sadece iş için değil.”
Öptü beni. Bu öpücük, İzmir’dekinden farklıydı. Daha yavaş, daha derin, daha fazla vaatle doluydu. Ona yaslandım, o soğuk mutfakta, sıcaklığını içime çektim. İçimdeki buz gibi kontrol duygusu, erimeye başlıyordu.
“Hey, suyu unuttuk mu yoksa?” diye bir ses geldi kapıdan. Aylin’di, hafif alaycı bir gülümsemeyle bize bakıyordu. Ayrıldık, biraz mahcup.
“Özür dileriz,” dedim.
“Gerek yok,” dedi Aylin, içeri girip bir bardak aldı. “Anlıyorum. Bu işin içinde duygular da var. Sadece… dikkatli olun.”
Mutfağa Alperen de geldi. Dört kişi, o küçük, eski mutfakta, şarap bardaklarımızı kaldırdık. Resmi bir kadeh tokuşturma değildi. Sadece, gözlerimizin içine bakarak, sessizce birbirimizi onayladık.
Gece ilerledi. Aylin ve Alperen, belgelerin dijital kopyalarını incelerken, Mert, şöminedeki ateşi yakmak için odun taşıdık. Son an gelmişti: Fiziksel belgeleri imha edecektik.
Salona döndüğümüzde, Aylin masanın üzerindeki dosyaları işaret etti. “Hazır mıyız?”
Hepimiz başımızı salladık. Bir an için tereddüt ettim. Bu belgeleri yakmak, geçmişi silmek gibiydi. Ama aynı zamanda, yeni bir geleceğe adım atmaktı.
Alperen, Cengiz dosyasını aldı. “Bu, sadece kağıt değil. bizim hayatımız, itibarımız… Bütün bunları yakacağız.”
“Onlar zaten yok olmalıydı,” dedi Mert, sesi gergin. “Ben başlatayım.”
Dosyadaki belgeleri teker teker, şöminedeki alevlerin üzerine attık. Kağıtlar kıvrılıp kararırken, turuncu alevler yüzlerimizi aydınlatıyordu. Her yanış, omuzlarımızdan bir yükü alıp götürüyor gibiydi. Sıra, diğer ailelere ait belgelere geldiğinde, hepimiz duraksadık. Ama sonra, Aylin, babasına ait olduğunu söylediği bir belgeyi attı alevlere. Ardından ben, babamın eski bir mektubunu. En son Alperen, bir dizi teknik çizimi yok etti.
Odada sadece şöminenin çıtırtısı ve dışarıdan gelen dalga sesleri vardı. Hepimiz, alevlerin hipnotik dansını izliyorduk. Geçmiş yanıp küle dönüşüyordu. Ve biz, o küllerin üzerine yeni bir şey inşa edecektik.
“Artık resmen suç ortaklarıyız,” diye fısıldadı Mert.
“Hayır,” dedi Aylin, ateşin ışığında gözleri parlayarak. “Artık resmen aileyiz. Doğduğumuz aile değil, kendi seçtiğimiz ailedeyiz.”
O gece, yalıda kaldık. Elektrik yoktu getirdiğimiz ufak, pilli lambalarla idare ettik. Mert ve ben, üst kattaki bir odada, Aylin ve Alperen ise karşıdaki odada kaldılar. Salon, bizim ortak sığınağımızdı.
Yatağa uzandığımızda –eski, ahşap bir karyola– Mert beni sıkıca sardı kollarına. Dışarıda, Boğaz’ın dalgalarının sesi ve rüzgarın eski yalıyı sallayışı vardı.
“Korkuyor musun?” diye sordum ona.
“Evet. Ama seninleyken daha az.”
“Ben de öyle.”
O gece, sevişmemiz İzmir’dekinden de farklıydı. Aciliyet ya da keşif değildi. Daha çok, bir sığınak arayışıydı. Birbirimize sarıldık, sanki dışarıdaki dünyanın soğuğundan korunmaya çalışıyor gibiydik. Yavaş, derin, sessiz... Her dokunuş, ‘buradasın’ demek gibiydi. Her nefes, ‘yanındayım...’
Sonrasında, onun göğsüne kulağımı dayayıp kalp atışlarını dinledim. Düzenli, güçlü.
“Yarın,” dedim, “Cengiz’i arayacaksın.”
“Evet.”
“Dikkatli ol.”
“Olacağım.” Elini saçlarıma dolaştırdı. “Ceyda… bu iş bittikten sonra… biz… ne olacağız?”
Bilinmeyen bir geleceğe dair bu soru, göğsüme bir ağırlık oturttu. “Bilmiyorum. Ama… şu an burada olmak istiyorum. Sadece burada.”
Sabah erkenden uyandık. Hepimiz salonda toplandık, son hazırlıklarımızı yaptık. Ayrılmadan önce, bir araya geldik. Sözleşme imzalamıyorduk, ant içmiyorduk. Sadece, dört çift göz, birbirine baktı ve anlaştı: Operasyon başlıyordu.
Önce Aylin ve Alperen ayrıldı, farklı araçlarla. Sonra Mert. En son ben kaldım yalıda. Temizlik yaptım, tüm izleri sildim. Şöminedeki külleri, Boğaz’ın sularına savurdum. Geçmiş, artık geride kalmıştı.
Eve dönerken, telefonum çaldı. Babamdı.
“Ceyda, neredesin? Bugün holdingde önemli bir toplantı var. Unutmadın, değil mi?”
“Unutmadım, baba. Geliyorum.”
“İyi. Ve bir şey daha… İzmir’deki Demir ailesinin oğlu… Mert. Onunla görüşmeye devam ediyor musun?”
Yutkundum. “Bazen. İş gereği.”
“Dikkatli ol. O aile… tehlikeli olmaya başladı. Dedikodular var. Cengiz denen adamla bağlantıları olduğu söyleniyor.”
Kalp atışlarım kulaklarımda patlıyordu. “Ne gibi dedikodular?”
“Önemli değil. Sadece… mesafeni koru.”
Telefon kapandı. Direksiyona sıkıca yapıştım. Babam biliyor muydu? Yoksa sadece sezgileri mi konuşuyordu?
O akşam, holdingdeki toplantıda, babamın her sözünü, her bakışını analiz ettim. Bana karşı değişen bir tavrı yoktu. Belki gerçekten bilmiyordu. Ya da çok iyi saklıyordu.
Gece, evime döndüğümde, gruptan ilk mesaj geldi: Mert’ten. “Cengiz görüşmesi ayarlandı. Yarın öğlen, İzmir’deki ofisimde. Herkes hazır mı?”
Ardından Alperen: “Sistemler hazır. Giriş noktaları belirlendi. Sen sinyal verir vermez harekete geçeceğim.”
Aylin: “Medya ve bürokrasi kanadı sessiz. Herhangi bir sızıntı anında müdahale edeceğim.”
Hepsine aynı cevabı yazdım: “Hazırım. Ve hepinize güveniyorum.”
Pencereden İstanbul’un ışıklarına baktım. Devasa, acımasız, güzel bir canavardı bu şehir. Ve biz, dört genç insan, onun kalbinde, kendi kaderimizi çalmaya çalışıyorduk. Yanlış bir adım, hepimizi ezip geçebilirdi.
Ama ilk defa, yalnız yürümüyordum. Arkamda, yanımda, önümde insanlar vardı. Ve belki de, aşk denilen o tehlikeli, güzel şey de vardı. Ellerimi pencerenin soğuk camına dayadım.
“Hadi bakalım,” diye fısıldadım karanlığa. “Oyun başlıyor.”