SOPHIE
Kraliçe telefonda endişeli sesimi duyduğu anda sorunun ciddi olduğunu anlamıştı.
“Sizi dinliyorum,” demişti hiç vakit kaybetmeden.
Ona hızlıca olanları anlattım. Ölümsüz savaşçıyı, saldırıyı ve Tony’nin planlarını hiçbir ayrıntıyı atlamadan ona aktardım. Çok yakınımızdalardı. Bu her şeyi tehlikeye atıyordu.
“Haklısınız bu hiç iyi olmamış Leydi Sophie. Umarım şehirdeki işleriniz bitmiştir, çünkü sizin acil şekilde kaleye dönmeniz gerekiyor. Bir an önce savaşçılar hazır olmalı. Bay Benson da öyle.”
Kaleye dönmem gerekiyordu. Bir aptal gibi günlerimi burada harcamıştım ve kendimi kaybettiğimiz vakit için suçlamadan edemiyordum. Wolvesley Kalesi benim evimdi ve bir daha düşmanın eline geçmesine izin vermeyecektim.
Kraliçe telefonu kapatmadan önce ekibimize katılması için dün sabah New York kampından birini gönderdiğini söyledi. “Yeni bir ekip daha toparladık,” diye açıkladı. Gelen kişi bu ekibi eşlik ediyordu. “Neredeyse olmak üzeredir. Hatta belki de çoktan oraya varmıştır.”
Arabama doğru hızlı adımlarla gittim. Ölümsüz savaşçıyı öldürdüğüm sokağın ortasından geçerken polislerin sokağın etrafını sardığını fark ettim. Kurtulan savaşçısını hemen tanımıştım. Sivil polislerin arasında, yakasında bir armayla duruyordu. Beni fark edince başını eğerek selam verdi ve ben de aynı şekilde onu selamlayarak ilerlemeye devam ettim.
Arabama ulaşınca hızlıca kapıyı açıp içeri girdim ve çantamı arka koltuğa atıp arabayı çalıştırdım.
Yol boyunca Martin’i ve kraliçeyle olan konuşmamı düşünmemeye çalıştım. Plan yapmak istedim.
Tony’i düşünmek istedim ama olmuyordu. Hayatım bir anda tepe taklak olmuştu.
Sonunda eve ulaştığımda, kalenin etrafında nöbet tutan kurtulan savaşçılar karşıladı beni. Hızlıca kalenin avlusuna girip arabayı durdurdum ve daha iyi bir yere park etmesi için anahtarı kapıdaki savaşçılardan birine verdim.
Sonunda kalenin bana ait kısmına ulaştığımda, görüş alanıma giren ilk kişi Colin oldu.
“Colin, bir sorun var,” diyerek salona girdim ve karşılaştığım manzara yüzünden cümlemi tamamlayamadan öylece kaldım.
“Ne sorunu?” diye sordu Colin ama o umurumda bile değildi.
Martin yavaşça ayağa kalktı ve birkaç adım atarak bana yaklaştı ve aramızda belli bir mesafe bıraktıktan sonra durdu.
“Leydi Sophie seni biriyle tanıştırmak istiyorum,” dedi ve yanındaki kadına döndü.
Cevabı içten içe biliyordum ama duymak istemiyordum. Beni şaşırtması için dua edip duruyordum ama olmayacak bir şey için dua ediyordum.
“Sophie, bu Leydi Katharina.”
New York’tan gelen ekibin başında kim olduğunu Kraliçe’ye hiç sormamıştım.
Fakat artık gerek yoktu. Onları bize Leydi Katharina Lucas getirmişti.
Martin Benson’ın büyük aşkı ve katili.
**
MARTIN
“Hadi bakalım damat bey, gösteri zamanı” diye bana seslendi başını odadan içeri uzatan Colin.
“Bak Colin. Bunu konuşmuştuk. Bana damat bey dersen sonuçlarına katlanırsın.”
“Sen nasıl istersen damat bey” dedi ve geçebilmem için kapının önünden çekildi.
Gitmem gerektiği için şanslıydı. Yoksa ona bunun hesabını sorardım.
Kilisenin koridorundan mihraba doğru yürürken içimdeki heyecan gittikçe artıyordu. Birazdan bu koridorda yürüyecek olan kadın, gün bitmeden karım olacaktı. Koridordan geçerken yerlerine oturan konuklara selam verdim ve pederin yanına doğru ilerlemeye devam ettim. Ön sırada oturan Kate bana gülümsedi ve el salladı.
Bense mihraptaki yerimi aldım ve beklemeye başladım. Zaman gelmişti. Birazdan o içeri girecek ve koridordan beni dünyanın en mutlu adamı yapmak üzere yürüyecekti.
Müzik başladığında ve insanlar ayağa kalktığında zamanın geldiğini anlamıştım. Gözlerimi kapatıp nefesimi tuttum ve ardından yavaşça bıraktım. Gözlerimi açtığımda… oradaydı. Beyaz gelinliğin içinde tıpkı bir meleğe benziyordu. Benim meleğim… Koridor boyunca yürüme başladığında kendimi hiç olmadığım kadar güçsüz hissettim.
Sophie koridoru aşıp yanıma ulaştığında benim için zaman durmuştu. Gözlerinin içi parlıyordu.
Yanı başımızdaki rahip konuşmasını sürdürürken hiçbir şey duymadı kulaklarım. Ona cevap verip vermediğimi bile hatırlamıyorum. Tek bildiğim Sophie şimdi kollarını etrafıma dolamıştı. Dudakları benimkinden bir nefes kadar uzaktı.
“Ben hep bu anı bekledim,” dedi bana bir fısıltıyla.
Ve sonra beni öptü…
Dudakları dans etti benimkilerinin üzerinde. Öyle baş döndürücü bir öpücüktü ki bu etrafımda olup biten hiçbir şeyi fark edemez olmuştum.
Geri çekildi Sophie. Bir kez daha baktı gözlerimin içine.
“Ben hep bu anı bekledim,” dedi bana fısıltıyla.
Ve sonra beni sırtımdan bıçakladı.
**
Nefes nefese bir şekilde uyandım. Tanrı aşkına! Ben az önce ne izlemiştim öyle?
Neden böyle bir kabus gördüğüm hakkında hiçbir fikrim yoktu doğrusu. Kafamı karıştıran, beni kabusların eline düşüren neydi? Kate’le konuşmam mı yoksa Leydi Sophie’nin anlam veremediğim davranışları mı?
Terden sırılsıklam olmuş bir şekilde kalktım yatağımdan. Bir banyoya ihtiyacım vardı. Ne tuhaftı, bir zamanlar bana her sabah banyomu hazırlayan kalenin şimdi ki hanımıydı. Ondan şimdi böyle bir şey istediğimi hayal bile edemiyordum. Beni hiç düşünmeden öldürürdü herhalde, sadece sonra yeniden diriltmek için…
Odamın kendine ait banyosuna doğru ilerlemeye başladığım sırada, odamın kapısı sertçe yumruklanmaya başladı. O rüyanın iyiye işaret olmadığını biliyordum! Kötü bir şey olmuştu mutlaka. Yoksa başka neden kapım böyle yumruklansın?
Yoksa Sophie miydi sorun?
Panikle adımlarımın yönünü değiştirdim ve hızla açtım kapıyı. Beni eşiğin ardında Colin karşıladı.
“Seni görmek isteyen biri var.”
**
Kate buradaydı.
Gelmişti.
Onun burada olduğunu inanmakta hala güçlük çekiyordum. Üç gün önceki konuşmamızdan sonra, onunla yollarımızın tamamen ayrıldığını sanmıştım. Fakat şimdi karşımdaydı.
Kraliçe’nin onu buraya gönderdiğini söyledi ve başka bir sürü şey anlattı fakat ben algılayamayacak kadar şoktaydım. Hâlâ etkisinden çıkamadığım kabus ve ardından Kate’in gelişi beni büsbütün sarsmıştı.
Beni sırtımdan bıçaklayan kadınlar tarafından alaşağı edilmiştim.
Kate beni karşısında ilk gördüğünde düşüp bayılacağını sanmıştım. İlk birkaç saat bu duruma alışamadı. Büyük ihtimal kâbus gördüğünü filan düşünüyordu. Telefonla konuşmak gibi değildi şimdi karşı karşıya olmak. Bunu ben de hissediyordum onunla birlikte.
Bir süre ağzından kelimeleri zorla almak zorunda kaldım. Ancak yavaş yavaş açıldı ve biz de rahat rahat konuşmaya başladık. Bugün sanki eski iki dost gibi konuşmaya başladık sonra. Sanki telefonda konuşan o iki yabancı biz değilmişiz gibi.
Bu tuhaftı çünkü biz kesinlikle dost değildik. Yine de bu durumdan memnundum. Kendim için yeni bir hayat istiyordum ve Kate’le yaşadıklarım buna engel oluyordu. Ona kendimi bir nebze olsun affettirmiş olmak huzurlu hissetmeme sebep oluyordu. Geçmişin pişmanlıklarıyla yaşamak istemiyordum. Yine de huzurlu değildim.
Sophie bir anda ortadan kaybolmuştu ve bu sinirlerimi bozuyordu. Kate’in beni aradığı gün odasına gitmiştim ama o bir anda ortadan kaybolmuştu. Neden tuhaf davrandığına bir türlü anlam veremiyordum. Telefonlarımı açmıyordu. Colin sersemini bile aramıyordu. Bu kadını anlamak benim için her geçen gün daha da zor bir hal alıyordu. Önce bu görevde birlikte olduğumuzu söylüyor, sonra da beni karanlıkta bırakıyordu!
Kate’le birlikte salonda oturmuş kahve içiyor ve konuşmaya devam ediyorduk. Geçmişte olanları değil ama şu an hayatımızda olanları konuşmuştuk çoğunlukla. Hatta kocasından bile konuşmuştuk! Bilirsiniz, ben çok açık görüşlü ve oldukça medeni bir bireydim, böyle şeylere hiç takılmazdım…
Bana bay çok ukala, ölüm meleği, Lord Mason Lucas’tan bahsetmişti ve ben hâlâ ona sinir oluyordum. Mason’ı, Kate’den daha uzun süredir tanıyor sayılırdım aslında ve kendini beğenmiş, ukala herifin tekiydi. Bunlar benim kesinlikle yabancı olduğum karakteristik özelliklerdi. Kupamı, kahvemden bir yudum almak için elime aldığım sırada kapı çaldı ve Colin ininden çıkıp kapıyı açmaya gitti. Hemen ardındansa Sophie’nin sesi kulaklarıma doldu.
“Colin, bir sorun var,” diyerek salona girdi Sophie, üç gün sonra bir fırtına gibi ve aynı hızla bir anda duruldu.
“Ne sorunu?” diye sordu Colin fakat onun umurunda değil gibiydi.
Yavaşça ayağa kalktım ben de ve adımlarımı ona doğru attım.
“Leydi Sophie,” dedim ve boğazımı hafifçe boğazımı temizledim. “Seni biriyle tanıştırmak istiyorum”
Kate’e doğru döndüm. Gergin gözüküyordu ama gözlerinin içi gülüyordu. Sophie’yi tanımak istediğini biliyordum. Bakışlarımı tekrar Sophie’ye çevirdim. “Sophie bu Leydi Katharina”
Hiçbir şey söylemedi. Sessizce bir süre bir bana bir Kate’e baktı. Ben histeri krizi geçireceğini düşünürken bir anda yüzüne sevecen bir gülümseme yerleştirdi.
“Merhaba Leydi Katharina!” dedi ve elini uzatarak Kate’e doğru yaklaştı. “Sizinle tanışmak bir onur benim için.”
Dilinin ucuna gelen sözleri duyar gibiydim. “Martin Benson’ı cehenneme sepetleyen kişiyle tanışmak bir onur benim için.”
Elbette ki bu sözler değildi dudaklarından dökülenler fakat aklından geçtiğini de inkar edemezdi.
Colin bir kez daha dahil oldu konuşmaya. Neden buradaydı ki sahi?
“Bir sorundan bahsediyordun Sophie?” diye sordu.
Sophie’nin yüzü sanki bir anda dünyanın en büyük sırrını keşfetmiş gibi aydınlandı.
“Evet!” dedi heyecanla “Az kalsın unutuyordum! Ölümsüzler şehirle. Bir tanesiyle karşılaştım. Tony peşimizde ve ne planladığımızı öğrenmeye çalışacaktır.”
Bu hiç iyi değildi, çünkü henüz bir planımız bile yoktu! Çünkü Leydi Sophie’i kim bilir hangi sebepten, buraya geldiğimiz gibi kaçıp gitmişti.
“Leydi Katharina,” dedi bu defa bakışlarını Kate’e çevirerek.
“Kate de lütfen.”
“Pekala, Kate, sanırım bizim için bir şey getirmişsin.”
Kate’in yüzünden kendinden emin, keyifli bir gülümseme belirdi anında. “Ah evet,” dedi “Neden gidip bir an önce sizi yeni savaşçılarınızla tanıştırmıyorum?”