KARANLIĞIN KALBİNE SÜRGÜN

1315 Words
Doğu'nun o insafsız rüzgarı, konağın asırlık taş duvarlarına çarptıkça sanki binlerce ruhun aynı anda inlediğini duyuyordum. Gelin arabasından indiğim an, üzerimdeki o ağır, taşlı gelinlik sanki bir zırh değil de beni toprağa çeken bir prangaydı. Etrafımdaki kalabalık, zılgıtlar, sahte gülüşler... Hepsi bir uğultudan ibaretti. Ben sadece o devasa, işlemeli kapıya bakıyordum. O kapı, çocukluğumun, öğretmenlik hayallerimin ve özgürlüğümün üzerine kapanacak olan mezar kapağıydı. Zümrüt Hanım yanıma yaklaştığında, burnuma çarpan hafif gül suyu ve tütün kokusu bir an için beni sarstı. Elimi tuttu. Parmakları sıcacıktı ama o sıcaklık bende bir sığınma hissi değil, tam tersine bir öfke patlaması yarattı. Nasıl bu kadar sakin olabiliyordu? Nasıl bu kadar “normal” davranabiliyordu? “Yürü kızım,” dedi fısıltıyla. “Ayaklarını sürümeyerek gir ki bereketinle gelesin.” “Bereket mi?” dedim, sesim avlunun ortasında buz gibi bir rüzgar estirerek. “Hangi bereketten bahsediyorsunuz Zümrüt Hanım? Bir genç kızın hayatını söndürerek mi getireceksiniz o bereketi?” Zümrüt Hanım cevap vermedi, sadece mahcup bir şekilde başını öne eğdi. Beni o geniş koridorlardan, duvarlarında asılı duran heybetli ama karanlık portrelerin altından geçirdi. En üst kata çıkan merdivenlerin her bir basamağı, sanki üniversiteye gideceğim o yolun tersine akıyordu. Yukarı çıktıkça hava ağırlaşıyor, nefes almak güçleşiyordu. Koridorun sonuna geldiğimizde, Zümrüt Hanım şamdanı duvardaki oyuğa bıraktı ve bana döndü. Gözlerindeki o yaşlı merhameti gördüğümde, içimde saatlerdir tuttuğum o baraj patladı. Mermer gibi duran o soğuk ifadem bir anda paramparça oldu. “Neden?” diye haykırdım, sesim koridorda yankılanırken. “Neden sustunuz? Sizin de bir kalbiniz yok mu? Beni buraya, o ‘deli’ dediğiniz adamın önüne atarken vicdanınız hiç mi sızlamadı? Eğer bu kadar iyiyseniz, neden babama ‘dur’ demediniz?” Zümrüt Hanım ellerimi tutmaya çalıştı ama onları sertçe geri çektim. Kendime hakim olamıyordum; 18 yaşındaki o kırgın kız, içimdeki o kurbanlık kuzu isyan ediyordu artık. Neyime güvenerek bu insanlara diklendiğimi de bilmiyordum. “Bak bana Elif,” dedi Zümrüt Hanım, sesi hıçkırıklarla boğulurken. “Sanıyor musun ki ben bu kararları verenim? Sanıyor musun ki benim yüreğim yanmıyor? Ben de bu konağa bir yabancı olarak geldim. Ben de senin gibi sessizliğe gömüldüm. Boran... O benim canım, ama o yangın sadece onu değil, bu evdeki her şeyi kül etti. Ben seni kurtaramadım ama belki sen onu kurtarırsın diye dua etmekten başka bir şey gelmedi elimden.” “Ben kurtarıcı değilim!” diye bağırdım, hıçkırıklarımın arasından. “Ben sadece 18 yaşında, öğretmen olmak isteyen bir kızım! Sizin dualarınızın bedeli neden benim hayatım oluyor?” Zümrüt Hanım bir şey demedi, sadece o ağır kapının sürgüsünü yavaşça çekti. O metalik ses, ruhumun tabutuna çakılan son çiviydi. “Ona kurban gibi bakma kızım,” dedi son bir kez. “Ona bakarken kendi yaralarını gör.” Beni içeri bıraktı ve kapı üzerime kilitlendi. Zifiri karanlık, is kokulu o devasa odayla baş başa kaldım. Ve o köşede, nefesini duyabildiğim o adamla... Zümrüt Hanım’ın arkamdan kapıyı kilitleyişiyle birlikte, dünyanın tüm ışıkları üzerime devrilmiş gibi hissettim. O metalik kilit sesi, kemiklerimin içinde yankılandı. Kapının ötesinde kalan fısıltılar, töreler, babamın öfkesi ve kardeşlerimin hıçkırıkları bir anda sustu. Şimdi sadece ben vardım; bir de bu zifiri karanlığın içinde, nefesini bir bıçak gibi bileyen o adam. Oda, dışarıdaki Mardin sıcağına inat buz gibiydi. Duvarlardaki oymalı taşlar, sanki asırlardır biriktirdiği tüm kederi üzerine kusuyordu. Burnuma çarpan o genzi yakan is kokusu, rutubetle birleşmiş, ağır bir sis gibi ciğerlerime doluyordu. Gelinliğimin tarlatanı her hareketimde hışırtıyla taş zemine çarpıyor, sessizliğin içinde devasa bir gürültü yaratıyordu. Parmak uçlarımın uyuştuğunu hissettim. Ellerim, terden vıcık vıcık olmuş bir halde tülleri çekiştiriyordu. “Korkma Elif,” diye fısıldadım içimden ama kalbim göğüs kafesimi döven vahşi bir kuş gibiydi. “Neden girdin içeri?” Ses, odanın en karanlık köşesinden, pencerenin altındaki o gölgeden geldi. Bir insanın sesi olamayacak kadar pürüzlü, yorgun ve sanki yıllardır konuşmamış gibi paslıydı. Sesin geldiği yöne döndüğümde, ay ışığının cılız parıltısının bir heykelin hatlarını andıran o silueti aydınlattığını gördüm. Boran, yerde sırtını duvara yaslamış, dizlerini karnına çekmişti. Başını hafifçe kaldırdığında, o meşhur buz mavisi gözlerinin karanlıkta bir kurt gözü gibi parladığını fark ettim. “Kapıyı üzerime kilitlediler,” dedim, sesim titremesin diye dudaklarımı dişleyerek. “Gidecek bir yerim kalsaydı emin ol şu an burada olmazdım.” Boran aniden, bir yırtıcı çevikliğiyle yerinden doğruldu. Boyu o kadar uzundu ki, üzerime doğru ağır adımlarla yürümeye başladığında odadaki tüm havayı o çekiyormuş gibi nefesim daraldı. Üzerinde sadece siyah, düğmeleri yarıya kadar açık bir gömlek vardı. Ayakları çıplaktı; o asil, o güçlü “Ağa” dedikleri adamın çıplak ayaklarının taşın üzerinde çıkardığı o hafif “tık” sesi, yüreğime saplanan bir iğne gibiydi. Tam önümde durdu. Aranızda sadece bir el ayası kadar mesafe kalmıştı. Gözlerindeki fırtına o kadar yakındı ki, bakışlarındaki acı benim tenimi yakıyordu. Ellerini yavaşça kaldırdı; parmakları havada bir an tereddüt etti, sonra aniden omuzlarımı kavradı. Parmak uçlarının buz gibi soğukluğu, gelinliğimin ince tülünden geçip etime işledi. Canım yanıyordu ama geri çekilmedim. Eğer şimdi kaçarsam, bu karanlığın beni sonsuza dek yutacağını biliyordum. “Seni de mi sattılar bu cehenneme?” diye kükredi bir anda. Sarsıntısıyla başımdaki o ağır duvak yere düştü, saçlarım omuzlarıma döküldü. “Sana ne vaat ettiler? Altın mı, itibar mı, Karadağların soyunu sürdürecek bir rahim olmanı mı? Bak bana!” Çenemi sertçe kavrayıp yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Gözbebekleri titriyordu. “Benim içimde ne var biliyor musun? Hiçlik! Ben bittim Elif. Ben o yangında annemin elleriyle beraber yandım. Kimse beni iyileştiremez. Kimse bu küllerden bir adam çıkaramaz!” “Ben seni iyileştirmeye gelmedim Boran!” diye bağırdım ben de. Gözlerimden yaşlar boşanıyordu artık, tutamıyordum. “Ben kardeşlerimi kurtarmaya geldim! Babamın o kanlı ellerinden küçük Melek’i, Zehra’yı çekip almak için buradayım. Sen benim celladımsan, ben de senin esirinim. Ama sakın bana bir canavar gibi bakma, çünkü o canavarı yaratan senin o merhametsiz ailen, benim ise vicdansız babam!” Boran’ın elleri omuzlarımda donup kaldı. Bir süre sadece nefes alış verişlerimizi duyduk. O sert, mermer gibi duran yüz hatları yavaş yavaş çözülmeye başladı. Omuzları çöktü, bakışlarındaki o vahşi parıltı yerini derin, dipsiz bir kuyuya bıraktı. Ellerini yavaşça çekti ve bir adım geriledi. Sanki bir insana dokunmak ona acı veriyormuş gibi ellerini arkasına sakladı. Tam o sırada, dışarıda bir şimşek çaktı. Mardin’in göğü gürlediğinde, odanın içine bir anda o mavi ışık doldu. Boran o sese tepki olarak elleriyle kulaklarını kapattı ve hıçkırık benzeri bir inilti çıkardı. “Başladı...” diye fısıldadı. “Yine bağırıyorlar. Annem... ‘Kaç Boran’ diyor. ‘Kapı kilitli, açamıyorum’ diyor.” Odada hiçbir yangın yoktu ama Boran terlemeye başlamıştı. Gözlerini sımsıkı yummuş, kendi zihnindeki o alevlerle savaşıyordu. Yere, o köşedeki masanın yanına çöktü. Masadaki kitapları, pahalı kalemleri bir hışımla yere fırlattı. Kristal sürahi taş zeminde bin parçaya ayrıldığında, her bir parça sanki benim ruhuma battı. O an, içimdeki o öğretmen olmak isteyen, çocuklara masal anlatmak için can atan Elif uyandı. Bu adam bir “Deli Ağa” değildi; bu adam, on yaşında o kapının önünde diz çökmüş, annesini kurtaramamış o çaresiz çocuktu. Gelinliğimin o hışırtılı eteklerini toplayıp, cam kırıklarına aldırmadan yanına yaklaştım. Dizlerimin üzerine çöktüm. “Boran...” dedim yumuşacık bir sesle. “Bana bak. Sadece bana bak.” Titreyen elimi, saçlarını çekiştiren elinin üzerine koydum. Teninin sıcaklığı kavurucuydu. Elimi hissettiği an donup kaldı. Yavaşça başını kaldırdı, o buz mavisi gözler şimdi yaşlarla doluydu. Bir çocuğun annesine bakışı gibi baktı bana. “Yangın bitti Boran,” diye fısıldadım. “Dışarıda sadece yağmur var. Kimse yanmıyor. Ben buradayım. Gitmiyorum.” Boran bir süre öylece yüzüme baktı, sanki gerçek olup olmadığımı anlamaya çalışıyordu. Sonra aniden, tüm o heybetli vücuduyla omuzuma devrildi. Başını boyun çukuruma gömdü. O an, o koca adamın hıçkırıklarla sarsıldığını hissettim. Gelinliğimin dantelleri onun gözyaşlarıyla ıslanırken, ben de kollarımı ona doladım. Sabaha kadar o taş zeminde, sırtımızı duvara yaslayarak oturduk. O ağladı, ben sustum. O sayıklarken ben saçlarını okşadım. Mardin’in o kadim taşları, bu gece bir evliliğe değil, bir ruhun ilk kez huzur bulmasına tanıklık ediyordu. Sabah olup da güneş odanın tozlu havasını aydınlatmaya başladığında, Boran dizlerimde uyuyakalmıştı. Ve ben, o gece anladım ki; Boran’ı iyileştirecek olan şey ilaçlar değil, benim bu kanayan merhametimdi. Ya iyileşecektik ya da yok olacaktık birlikte.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD