2. Bölüm/ Operasyon

2641 Words
2. Bölüm/ Operasyon Kaçırılmadan iki saat sonra Arnavutluk. Baronlar bu sene yapacakları yeni işleri ve etraflarında bir sırtlan gibi dizilmiş düşmanlarını nasıl etkisiz hale getireceklerini konuşup plan yaparlarken, küçük Umay ve Petro’nun ortada olmadığını anlamaları çok uzun sürmemişti. Aybüke Hanım yeni tanıştığı arkadaşları ile hoş sohbette iken birden bire duraksadı yaramaz kızı şimdiye kadar çoktan acıktım diyerek yanına gelmesi lazımdı. Aybüke Hanımın gözleri geniş bahçede oynayan çocuklara kaydı. Bir iki dakika tüm çocukları tek tek incelerken Umay’ı görememesi yüreğine amansız bir sızı ekledi. Elindeki limonatasını yavaşça masaya bırakarak oturduğu sandalyeden zarifçe ayağa kalktı. Biraz sağa sola doğru adımlarken oğlu Attila görüş alanına girdi. Yanında erkek kardeşleri ile basketbol oynuyordu. Oğluna doğru birkaç adım attıktan sonra, “Oğlum bir bakar mısın?” diye Attila’yı çağırdı. Attila elindeki topu arkadaşına vererek hemen annesinin yanına geldi. “Efendim anne.” “Oğlum Umay’ı gördün mü?” diyen annesine baktı Attila sonra beyaz köşkün orman tarafına bakan kısmını göstererek. “Biraz önce Bay Lorenza’nın oğlu ile orada top oynuyordu.” Dedi. “Tamam, oğlum sen kardeşlerin ile oynamaya devam et ve bir yere ayrılma.” Diye oğlunu tembihledikten sonra köşkün arka kısmına doğru ilerlemeye başladı. Hakan Kosovalının sağ kolu olan Mahir, Aybüke Hanımı görüce korumaların yanından ayrıldı ve Aybüke Hanımın yanına yaklaştı. “Efendim bir sorun mu var?” diye sordu. Aybüke telaşa kapılmak istemiyordu zira kızı çok asi ve yaramazdı. Her an bir köşeden saçı başı ot, dizleri yaralanmış elinde yavru bir hayvanla çıkıp gelmesi an meselesiydi. “Mahir Umay’ı gördün mü? En son buralarda Bay Lorenza’nın oğlu ile top oynuyor muş.” Diye sordu. “Efendim az önce çevre kontrolü yaptığım için buraya yeni geldim. Küçük hanımı görmedim hemen korumalarımıza sorup sizi bilgilendireceğim.” Dedi ve ceketinin düğmelerini ilikleyerek korumalara doğru adımladı. Aybüke Hanım hala köşkün etrafını ve oynayan çocukları inceliyordu acaba buralarda da onlarca çocuğun arasına mı karıştı diye düşünüyordu. Mahir iki dakika sonra tekrar görüş açısına girince Aybüke Hanım bakışlarını en güvendiği adamına çevirdi. “Efendim dediğiniz gibi kısa süre önce burada oynuyorlarmış ama topları sık sık diğer çocuklara doğru kaçtığı için köşkün ormanlık kısmına bakan yerine geçmişler. Şimdi siz oturun lütfen ben birkaç adam ile hemen aramaya başlayacağım.” Diye açıklamasını yaptı. Aybüke’nin kalbindeki amansızı şiddetlenmişti ama elinden de bir şey gelmiyordu. “Tamam Mahir. Kürşat gelmeden Umay’ı bulursan sevinirim.” Dedi ve arkasını dönerek diğer çocukların olduğu yöne doğru ilerledi. Belki buraya bir yere saklanmıştır küçük kızı. Mahir yanına aldığı dört koruma ile köşkün ormanlık yakasına bakan kısma doğru adımladılar. Sonra beşi eşit uzaklıkta ayrılarak Umay’ı aramaya başladılar. İşin kötü yanı Bay Lorenza’nın oğlu da ortada yoktu. Bu iki yaramaz nereye saklanmış olabilir ki diye bir yandan düşünürken bir yandan da dua ediyordu. Eskiden komando asker olan Mahir, iz bulma konusunda uzmandı. En ufak ipucunu göz ardı etmeden ilerlemeye başladı. Köşkten en fazla iki yüz metre uzaklaşmışlardı ki küçük topu gördü. Sağına soluna bakarken Umay’ın iki örgü olan saçlarındaki mavi tokanın eşini görmesi ile duraksadı. Burada bir yerde olmalıydı, acaba düştü yaralandı mı diye düşünürken ormanlık arazinin içinden geçen araba lastiği izlerini görmesi ile sağ elinin işaret parmağını ağzına alarak ısırdı. Artık büyük bir sorunları vardı. Bu ormanlık alan toplantıya gelecek aile üyeleri gelmeden önce defalarca kez taranmıştı ve hiçbir şekilde bu lastik izleri yoktu. İyice eğilip lastik izini kontrol edince lastik kokusunu alması ile ayağa bir ok gibi fırladı. Hemen bir ıslık çalıp diğer adamlarını yanına topladı. “Bu lastik izleri yeni olmuş daha önce ki keşiflerimizde yoktu. Küçük Hanımı kaçırmış olmalılar. Hemen izleri takip edip gidiş yönünü bulalım.” Dediğinde ekibi anından harekete geçerek izleri asfalt yola kadar takip ettiler. Araba toprak yoldan ana yola çıkınca asfaltta bıraktığı toprak izlerinden gidiş yönü anlamları kısa sürmüştü. Hızlıca köşke doğru adımlamaya başladılar. Bir yandan da güvenlik ekibine kırmızı kod sinyali yollamayı ihmal etmemişti. Sinyali alan güvenlik ekibi köşkün giriş ve çıkışlarını anından kapattı. Mahir hızlıca köşkün içine doğru adım attığında kolundan tutulması ile duraksadı. “Ne oldu Mahir kızım nerede?” diye sabırsızca soran hanım efendisine baktı, ne söyleyeceğini bilemedi ama doğruyu söyleyecekti. Çünkü Mahir Küreci hiçbir zaman yalan konuşmazdı. “Efendim küçük hanımın tokasını ve topunu bulduk. Ama ne o ne de Petro’yu bulamadık. Arazide araba izi tespit ettik. Çok üzgünüm ama muhtemelen kaçırılmışlar. Şimdi lütfen sükûnetinizi koruyun, bende hemen Hakan Beye durumu bildireyim çok uzaklaşmadan bulmamız lazım.” Dediğinde Aybüke Hanım dengesini sağlayamadı ve kendisine tutunacak bir dal aradı. O sıra büyük oğlu Attila yanına geldi. “Anne ne oluyor? İyi misin?” diye telaşla annesinin koluna girdi. “Attila anneni bir yere oturt abim kardeşlerini de yanına al ve hiçbir yere ayrılmayın.” Diye Attila’yı tembihleyen Mahir köşkün içine girdi. “Anne hadi gel geçelim.” Diyen Attila hiç itiraz etmeden annesini alarak kardeşlerinin yanına gitti. O sırada bahçede ki tüm korumalar ortaya çıkmış güvenliği arttırmışlardı. Mahir hızlıca merdivenleri tırmanırken ev sahibi Valon Edoni’nin baş koruması ile karşılaştı. “Nereye çıktığını sanıyorsun. Bu katı geçmek ölüm sebebi!” diye tıslayan adama baktı. “Bak dostum şuan Hakan Kosovalı ve Angelo Lorenza’nın çocukları kayıp ve kaçırılmış olduklarını düşünüyoruz. Ya şimdi çekil önümden bu haberi patrona vereyim ya da senin leşini serer öyle yukarı çıkarım!” diye sert bir şekilde konuşan Mahir, tabiri caizse çam yarması gibi olan koruma kenara çekildi. Herkes bilirdi ki bu masanın iki delisi vardı biri Hakan biri Angelo’ydu. Mahir önünden çekilen adam ile üst kata tırmanmaya başladı. Bu kata çıkmasının bedelinin ölüm olduğunu çok iyi biliyordu ama gel gör ki ortada iki çocuk yoktu. Son basamakları da çıktıktan sonra büyük ahşap kapının önünde durdu. Korkmuyordu ölebilirdi evet ama korku şuan sadece küçük Umay’ın zarar görmesi üzerine vardı. Küçük Umay’ın gözünden akan iki damla yaş bile bu dev gibi adamın yüreğini sarsıyordu. O bir gangasterdi! Tetikçiydi! Merhamet yüreğinde olmamalıydı ama mevzu bahis küçük Umay olunca akan sular duruyordu. Bu çirkin kaba adamı seviyordu Umay, devamlı evlerinde onun ayaklarına dolanıyor onunla oynamak istiyordu. Mahir de bu hırçın, sarışın mavi gözlü kızı geri çeviremiyordu. Belli belirsiz bir gülümseme oluştu o koca adamın yüzünde. Derin bir nefes alarak sert bir şekilde kapıyı çaldı. Birkaç saniye sonra bu toplantıya ev sahipliği yapan Valon Edoni kapıyı açtı. Karşısında gördüğü yüz ile sinirlenerek, “Canına mı susadın lan sen!” diye kükreyince Hakan’ın bakışları kapıya çevrildi kaşları derince çatılan Hakan, elindeki purosunu küllüğe bıraktıktan sonra ayağa kalktı ve Mahir’in yanına geldi. Hakan Bey ciddi bir durumla karşı karşıya olduğunu Mahir’i kapıda görünce anlamıştı. “Sakin ol Edoni iki dakika içinde geliyorum siz devam edin.” Diye son derece sakince konuştuğunda hem Hakan Kosovalı’nın hem de Angelo Lorenza’nın telefonuna aynı anda bildirim düştü. Kısa biran bakışları telefon ekranına kaydı ama hemen buzdan soğuk olan mavi gözlerini Mahir’e dikti. “Efendim küçük Umay’ı bulamıyoruz.” Dediğinde Angelo’nun sinirli sesi ile Hakan bakışlarını masaya çevirdi. Hakan bir Angelo’ya bakıyordu bir Mahir’e. “Ne demek Umay yok Mahir!” diye sorunca Mahir ne cevap vereceğini bilememişti. “Kosovalı, Petro ve Umay’ı Dimitri kaçırmış!” dedi Angelo hem sinirli hem acılıydı. Tek varisi olan oğlu kaçırılmıştı hem de düşmanı tarafından. “Eceli gelen it cami avlusuna işermiş.” Hakan o kadar sinirlendi ki dişlerinin gacırtısı ortamda duyulmaya başlamıştı. “Mahiiirrrrr!” diye kükreyince. “Efendim Aybüke Hanım iki saat önce Umay’ı bulamadığını söyledi önce tüm köşkü ve bahçeyi aradık o sırada Bay Lorenza’nın oğlunun da olmadığını fark ettik. Sonra bir ekip ile ormana açıldık küçük hanımın tokasını ve az ilersin de taze araba izlerini bulduk. Efendim araba izleri kuzey doğu yönünde ilerliyordu. Hemen köşke dönüp size haber verdim.” Duydukları ile sinir kat sayısı an be an artan Hakan patlama noktasına gelmişti. Masadaki baronların hepsi ayaklanmıştı Dimitri küçük bir çeteydi buna nasıl cüret ettiklerini düşünürken bir yandan da iki ortaklarını sakinleştirmeye çalışıyorlardı. Ama gel gör ki Hakan’ın yanına yaklaşmak hiçte kolay değildi. “Ulan şeref yoksunu Dimitri sülaleni havaya uçurmaz mıyım? Lan senin bastığın toprağı bu dünyadan sileceğim aldığın nefes sayılı lan it.” Diye kükreyince. Masadaki diğer baronlar iyice tedirgin oldular çünkü Rusya baronu Nikola Bukin’e çoktan istihbarat gelmişti. Ortalık çok fazla karışacak ve dünya dengeleri sarsılacaktı. Bunun sebebi ise Dimitri’nin arkasında olan kişi Asahi Yakuza’ydı. Dimitri dur durak bilemden eceline doğru yürüyor hatta koşuyordu. Hakan ve Angelo’nun karşısına çıkması demek tüm dünya dengelerinin sarsılması demekti. İşin yoksa birde bu cephede savaş ve düşmandan kurtul. Hakan pimi çekilmiş bomba gibi koca salonda dolanıyordu. “Tüm korumaların şeflerine haber salın herkes ekibini kontrol etsin bunu bizden biri yapmış belli, buraya yabancı hiç kimse girmedi. Bütün korumaların geçmişini getir ve eksik koruma var mı tespit edin!” diyen Nikola ile Angelo biraz daha sakinlemişti. Hakanın kardeşi Kürşat işi için Amerika da idi oda yengesi ve yeğenlerini orada tek bırakamadığı için alıp gelmişti. Nalet olsun nasıl böyle bir hata yapabildi ki sinirle yumruğunu masaya indirdiğinde Angelo arkadaşının yanından durdu. “Kosovalı sakin olmalısın çocuklarımız ellerinde Dimitri korkağın tekidir. Daha fazla ileriye gidemez.” Diyen arkadaşına baktı Hakan. Başı çatlamak üzereydi. “Kosovalı!” diye seslenen Nikola’ya çevirdi bakışlarını. “Bu işin arkasında Yakuza var. Sinirine hâkim ol çocuklarımızı almamız için sağlam bir plan yapmalıyız.” Dediğinde masaya oturdular. Hakan sinirden kıpkırmızı olmuştu ama aklıselim düşünmezse kızı gibi sevdiği Umay’ı kaybedebilirdi. “Yakuza! Yakuza! kafanı koparmazsam adam değilim!” diye kükredi Hakan. Baronlar bu sefer kurtarma planı için kafa kafaya verdiler yaklaşık on beş dakikada planı kurup harekete geçtiler. Önce tüm kadınları ve çocukları güvenli bir alana aldılar ve beş orduya eş değer koruma diktiler. Evet, ekiplerinin içine sahte kimlikle biri katılmış ve o da Dimitri’nin sağ kolu olan Artem’di. Şimdi planlar kurulmuş harekete geçmek için Moskova’ya doğru yola koyulmuşlardı. **** Kaçırılmadan dört saat sonra. Moskova. Temmuz ayında olmalarına rağmen Moskova’da sert bir soğuk hava hâkimdi. Her yeri leş gibi pislik ve yoğun rutubet kokusu içindeki izbe bir depoda elleri kolları plastik kelepçe ile bağlanmış, yarı baygın halde duran iki küçük çocuk için bu ortam hiçte sağlıklı değildi. Kendisine ilk önce Petro geldi. Gözlerini açtığında loş bir karanlığın içinde olduğunu anlamıştı. Burasının kötü kokusu Petro’yu tiksindirmişti. Kısa bir zaman nerede olduğunu anlamaya çalışırken kaçırıldıkları aklına geldi. Ve hemen Umay’ı düşündü. “Umay! Umay neredesin?” diye yüksek sesle bağırdı Petro. Hala baygın olan Umay Petro’nun seslenmesi ile gözlerini yarı buçuk aralamıştı. Konuşmak istiyordu ama ağzındaki kumaş parçası konuşmasına izin vermiyordu. Konuşmak için kıpırdandıkça el ve ayak bileklerindeki plastik kelepçe tenini kesiyordu. Yanındaki hareketliliği fark eden Petro, Umay'ı görmesi ile rahatlamıştı. Ama ona dikkatli bakınca ağzındaki kumaş parçasını gördü. Umay yerinde durmuyordu ve oda kendisi gibi bağlanmıştı. “Umay sakin ol. Kıpırdama bir dakika dur yerinde ağzındakini çıkaracağım.” Diye Umay’ı sakinleştirmeye çalışırken iyice Umay'a yaklaştı. Midesi izin vermiyordu o kumaşı ağzına almasını ama Umay için mecburdu. Derin bir nefes çekerek yanağındaki kumaşı dişleri arasına aldı ve sertçe aşağıya doğru çekti. Buradan kurtulunca onlarca kez dişlerimi fırçalayacağım diye kendi kendine söz verdi. Ağzını kapatan kumaştan kurtulan Umay yüksek sesle ağlamaya başladı. “Kor- korkuyorum Peti” dedi Umay ağlayarak. Petro ne yapacağını şaşırdı. Panikle Umay’a bakarken, “Benim pastamı abimin yemesinden korkuyorum.” Dediğinde karanlık depoda Petro’nun kahkahası yayıldı. Kısa sürede kendine gelen Petro, “Sana söz veriyorum, buradan kurtulduğumuzda sana kocaman pasta alacağım. Ağlama artık tamam mı?” diye onu ikna etmeye çalıştı. “Söz mü? Bak eğer almazsan sana küserim.” Diye cevapladı onu Umay. “Bir erkek verdiği sözü tutar Umay. Hadi ağlama.” Dedi Petro. Umay’ın ağlaması sakinleşti ama bu sefer elinin ayağının bağlı olmasına kafayı taktığı için hırçın bir kuş gibi debelenip durduğundan ve ayak bileğindeki plastik kelepçeler teninde derince kesikler oluşturuyordu. Umay ağlamayı bırakmıştı ama yerinde durmamasına şaşırıyordu bu asi kız hiç söz dinlemiyordu. Petro’nun çok işi vardı Allah yardımcısı olsundu. Birden bire aklına annesi geldi Petro’nun hemen Umay’a yaklaştı ve çenesini başına bastırdı. Sonra ise başının tepesine bir öpücük kondurdu. Saçlarının öpülmesi ile anlık durdu Umay. “Şşş sakin ol Umay bizi buradan kurtaracaklar. Korkma lütfen artık kıpırdama bak ayaklarına nasılda kanıyor. Ve benim ellerim bağlı sana yardım edemiyorum. Biraz daha kıpırdanırsan daha çok kanayacak, burası pis ve yaran mikrop kapacak. Artık sakin durmalısın Umay.” Diye sakinleştirici bir tonda konuşunca, Umay debelenmeyi bıraktı. Bırakmıştı ama bu seferde için için ağlıyordu. Şuan bu ortam özellikle karanlık ona çok ürkütücü gelmeye başlamıştı. “Peti amcam bizi bulacak değil mi?” Petro babam değil de amcam demesine şaşırsa da Umay’a fark ettirmedi. “Amcan kim Umay.” Diye sordu. “Benim amcam Hakan Kosovalı. Biliyor musun benim amcan bu dünyadaki en güçlü amca.” Dedi hevesle küçücük kalbindeki Hakan Kosovalı aşkını anlattı Umay. Petro bu ismi anımsıyordu ama çıkaramadı. Aklının bir köşesine not etti. Nereden bilecekti ki yirmi sene sonra bu adam ile Umay için karşı karşıya geleceğini. “Gelecekler tabi ki! Hem de benim babamla birlikte gelecekler. Bizi kurtaracaklar.” Diye büyük bir heyecanla konuştu Petro. Biliyordu babası gelecek onu buradan çıkaracaktı. “Dondurma da alırlar mı?” diye hevesle sordu küçük Umay çocuk aklı ile “canım çok çekti.” Diye yaşlı gözlerle ışıldayarak gülümsedi Petro’ya. Petro biran Umay'ın arkasından vuran ayın ışığına birde Umay’ın gülümsemesine baktı. Umay'ın gülüşü eşsiz bir manzaraydı. “Alırlar merak etme.” Dedi emin bir şekilde. Küçük kalbinde bir kıpırtılar oluşuyordu. Birden bire Umay hep gülsün onu da kendisi güldürsün istedi. Bu da ne demek oluyordu bilmiyordu ama bu küçük kız gülünce Petro rahat bir nefes alıyordu. Açlık susuzluk ve iyice soğuyan hava ile Umay, Petro’nun göğsüne yaslandı. Petro sahiplenici ve korumacı bir tavırla saçlarını öptü tekrar. “Uyu hadi. Uyursak zaman çabuk geçer. Babam ve amcan bizi daha çabuk bulurlar. Yorgun düşmüş iki küçük beden aslında korkudan mahvolmuşlardı. Umay’ın korkusu amcasının onu bulamamasıydı. Petro’nun ise bu kötü adamların Umay’a zarar vermesiydi. Kafalarındaki düşünceler bir bir uzaklaştığında önce Umay uykuya yenik düştü. Petro’nun da çok uykusu vardı ama onlar uyurken bu adamlar Umay’ı alıp götürürler mi diye endişe ettiğinden gözünü kırpmıyordu. Uyumamak için ise babasının ona öğrettiği mors alfabesini sayıyordu. Bir süre sonra kimya dersindeki elementleri, simgeleri tekrar ederken buldu kendini. Zihnini bu şekilde açık tutabiliyordu. Petro artık matematik formüllerinin tekrarına geldiğinde bulundukları deponun kapısı sessizce aralandı. İçeriye simsiyah giyinmiş bir adam sızdı. Yüzünde termal kamera takılı üzeri kamuflajlı bir adam onlara doğru yaklaşıyordu. Ürktü Petro, Umay’ı nasıl koruyacağını düşünüyordu. Kamuflajlı adam iki çocuğa yaklaştı ve cılız bir fener ışığıyla ikisini inceledi. Her hangi bir yarası olmadığını anladığında rahatlayan adam İtalyanca, “Artık emniyettesiniz sizi kurtarmak için gönderildim. Şimdi ellerinizi çözeceğim ve iki dakika içinde bu depodan çıkmış olacağız.” Diyen adama şaşkınca baktı Petro. “Siz kimsiniz?” diye sordu. “Kızıl ay!” kelimelerini duyunca rahatladı Petro, bu sadece kendi ailelerinin bildiği bir parolaydı. Elleri ayaklarını bağlayan kelepçelerden kurtulunca sıra Umay’a gelmişti. Onunda kelepçeleri kesilince Umay’a sarıldı. “Umay hadi uyan gidiyoruz.” Dediğinde Umay boncuk gözlerini hemen açtı. “Amcam mı geldi?” diye sordu. “Yok, ama bu abi bizi onlara götürecek.” “Tamam gidelim.” Dediğinde siyah kamuflajlı adam Umay’ı kucağına aldı ve sessizce depodan sıyrıldı. Birkaç metre gittiğinde hemen bir ağacın arkasına saklandı ve kulağındaki aygıta. “Define elimde sıra sizde.” Dediği an az önceki bulundukları depo patlayarak havaya uçtu. Karanlık geceyi kızıla boyamıştı. Kamuflajlı adam sıkıca sarılmıştı iki küçüğe. O sırada koşa koşa gelen Hakan Kosovalı yeğenine, Angelo Lorenza ise oğluna sarılmıştı. Termal kamerayı gözünden indiren kamuflajlı adam Hakan Kosovalıya bakarak, “Tedbirini al Kosovalı bir daha beni Kıbrıs’tan buraya sınır ötesi için operasyona çağırma.” Deyip gözünü kırpan adam KKTC Mit Müsteşarı Mehmet Eroğlu’ndan başkası değildi. “Mehmet gardaşım bu iyiliğini asla unutmayacağım. Yeğenime sağ salim yetiştin ya Allah’ım iki cihanda yüzünü güldürsün.” “Eyvallah gardaşım ben gidiyorum kimse burada olduğumu bilmiyor. Allaha emanet olun.” Mehmet Eroğlu hayalet gibi geldiği Moskova’ya yine aynı şekilde gözden kaybolarak gitmişti. Moskova’ya doğru yol alırken aklına asker arkadaşı gelen Hakan hemen elindeki telefon ile Mehmet’i aramıştı. Ona sadece bir cümle söylemişti ve bu bir cümle ile Mehmet Eroğlu Kıbrıs’tan özel bir jet ile soluğu Moskova’da almıştı. “Yardımına ihtiyacım var. Konunun ne olduğunu sana söyleyemem. Sende daha sonra sormayacaksın. Birkaç kişinin canını yakacağız.” Diyen Hakan Kosovalıya, “Hangimizin jeti ile gidiyoruz.” Diye cevap vermişti Mehmet Eroğlu. ***
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD