6. Bölüm/Rüya
Yer: Lorenza Şatosu, Sardinya Adası İtalya…
Saat: 03.08
Hala daha kulaklarında çınlayan küçük kız çocuğunun ağlama sesi ile uyuduğu derin rüyadan kan ter içinde sıçrayarak uyanmıştı İtalya’nın en büyük ve en genç mafya lideri Petro Lorenza.
Kapkara olan odasında gözlerini açmış nefesini düzene sokmaya çalışırken birde gözlerinin bu karanlığa alışmasını bekledi bir süre. Geniş yatağının sağ tarafında bulunan İtalyan ahşabından olan özel işçilikli komodininin üzerindeki bardağa sürahideki soğuk suyu boşalttı. Bu soğukluk içindeki yangını söndürmeye yetmez diye düşünerek buz kovasındaki buzları da bardağa ekledi. Artık buz gibi olan suyu etli dolgun dudaklarına dayayarak kocaman üç yudumda suyu midesine indirdi. Bu su içindeki ateşi kesmeyince bir bardak daha doldurup içti.
Derin bir nefesi koy verdikten sonra kısa bir süre daha kendini dinlemek istedi. Boş gözlerle odadaki karanlığa biraz daha bakıp o küçük kızın sesini tekrardan duyumsadığında artık bir uzmana görünme zamanı geldi Petro diye kendi kendine söylendi.
Neydi bu rüyalar artık anlam veremez olmuştu. Önceleri ayda yılda bir görüyordu bu küçük kızı ama sonra aylarda her gece rüyalarına sık sık konuk olmaya başlamıştı. Hele o şirin sesi yok mu ne zaman kulaklarında o ses yankılansa yüzünde bir gülümseme peyda oluyordu. İşin ilginç yanı son zamanlarda ne zaman bir kadına cinsel açlık için yaklaşsa o küçük şirin kızın ‘ ama babacığım annem çok üzülür’ diyen sesi kulaklarında yankılanıyor ve o bu sese kulak vererek yanındaki kadını geri gönderiyordu. Hali hazırda dikilmiş organıyla ilgilenmesi için kendini soğuk duşun altına atıyordu.
Sık sık rüyasına giren ve onun kendi kızı olduğunu iddia eden kız ilk defa kendisinden annesini bulmasını istemişti. Bu seferki rüyasında küçük şirine, beyaz şile bezinden olan askılı bir elbise giymiş, beyaz teni ve mavi ile yeşilin karışımı olan iri gözleriyle, sarı saçlarını denizden esen rüzgârla savurtuyor ve etrafına neşesinden pıtırcıklar dağıtarak koşturuyordu. Şen kahkahası ise Petro’nun yüreğini heyecanla hoplatıyordu. Petro kumsala oturmuş neşe ile koşuşturan küçük kızına bakıyordu büyük bir aşkla. İsminin İsabella olduğunu söyleyen minik kız etrafa saçtığı neşesini birden bırakıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladığında Petro birden ayağa kalkarak küçük kızını kucaklayıp bağrına bastı ve sarı saçlarına öpücükler kondurarak,
“İsabella bebeğim ne oldu? Neden ağlıyorsun ay parçam” diye merakla kızına sordu.
Petro şaşkındı, kızı tüm sevecenliği ile gülerken birden bire ağlamaya başlaması içini parçalamıştı. Babalık içgüdüsü ile hemen kızının ellerini ve ayaklarını kontrol etti. Hiçbir yara bere izine rastlamayınca derin bir soluk aldı ve kızını daha fazla ağlatmamak için sakin bir ses tonu ile konuşmaya başladı.
“Ne oldu bebeğim neden ağlıyorsun?” İsabella hıçkırıklarını dizginlemeye çalışıyordu ama kalbi sanki küçük bedenine fazla büyük geliyor gibi ağrıyordu.
“Baba... Babacığım annemi birisi çok üzdü çok ağlıyor.” Diyerek küçük ellerini kendi kalbine bastırdı ve “annemin acısını kalbimde hissediyorum.” Deyince Petro’nun gözleri kocaman açıldı.
“Annen mi?” şaşkınlığını sesine yansıtarak kızına sordu.
“E- evet babacığım annem. Bak işte orada ağlıyor.” Diyerek küçük kolu ile arkasındaki bir yeri gösterdi.
Petro bakışlarını kızından çekerek gösterdiği yere baktı. O an yosun gözlerini kumsalda oturmuş, dizlerini kendisine çekerek sarılmış, tıpkı kucağındaki kızı gibi sarı saçları denizden esen meltemle hafif hafif salınan kadına dikti. Kumsalda oturan kadının ağladığı sarsılan omuzlarından belli oluyordu. Bu görüntü ile yüreğinde çaresiz bir baskı hissetti Petro. Kumsaldaki kadını izlemeye devam ederken,
“Babacığım.” Diyen İsabella’nın sesi ile kendine gelip bakışlarını güçlükle sarı saçlı kadından çekip kızına baktı Petro.
“Söyle babasının ay parçası.”
“Annemi biran önce bul babacığım, annemi bulursan işte o zaman ben size kavuşabileceğim.” Diyen kız ile bakışlarını tekrar kumsalda oturan kadına çevirdi Petro.
Birden bire kucağındaki boşluk ile korkuyla yerinde irkildi ve kızının nerede olduğunu anlamaya çalışırken, kızı bir melek gibi hafifçe göğe doğru yükselmesini acı ile izlemeye başladı.
“Unutma babacığım, annemi bulup yarasını sardığında ancak o zaman bana kavuşacaksınız.” Diyen küçük kız sonsuz maviliklere doğru yükselirken silikleşen bedeni ile ortadan yavaşça kayboldu.
“İsabella ay parçam.” Diye arkasından acı ile inledi Petro ama artık kızı tamamen görüşünden kaybolmuştu bile.
O an kızının gösterdiği annem dediği sarı saçlı kadına çevirdi şiddetle başını ve az önce kızı gibi onunda silikleşen bedenini görmesi ile uyuduğu rüyadan kan ter içinde sıçrayarak uyanmıştı.
“Bulacağım kızım hem o sarı saçlı kadını bulacağım hem de sana kavuşacağım.” Diye sesli bir şekilde yemin etti.
Yattığı yatağından hızlıca ayağa kalktı ve banyoya doğru ilerken kusuruz vücudundaki tişörtü de bir yandan çıkartmıştı. Yatak odasındaki banyo ayrı bir bölmede değildi. Kapısı ve duvarı yoktu kocaman odasının bir köşesinde geniş pencerelere bakan bir jakuzisi vardı hemen yanında da duş yeri. Bedenini hemen buz gibi soğuk suyun altına bıraktı. Aklı hala bulanıktı. Soğuksu uzun boyundan aşağıya doğru akarken,
“Kim bu kadın ve ben onu nasıl bulacağım. Hadi buldum onun rüyamdaki kadın olduğunu nasıl anlayacağım lanet olsun etrafımda yüzlerce kadın var.” Dedikten sonra sıktığı yumruğunu duvara sertçe duvara geçirdi.
“Yok yok bu rüyalar normal değil, benim yaşamımı etkilemeye başladı. Yarın kesinlikle bir uzmanla görüşeceğim.” Diye kendisine telkinler verirken aklının diğer kısmı çoktan kumsalda sadece arkasını gördüğü ve tek özelliği sarı uzun saçları olan kadını düşünmeye başlamıştı bile.
Bir süre daha suyun altından durduktan sonra yan tarafta bulunan duvardaki nişlere özenle yerleştirilmiş havlulardan birisini aldı ve alt bedenine sararak giyinme odasına doğru yol aldı. Hızlıca altına bir şort ve üstüne sporcu atletini geçirdi. Zaten günde en fazla dört ya da beş saat ancak uyuyordu. Bu rüyalardan sonra bu süre bir iki saate düşmüştü.
Bu saatten sonra beni uyku tutmaz en iyisi sabah koşusu ve arkasında şatonun spor salonuna inmek diye düşündü ve adımlarını odasının dışına çıkarttı. Önce uzun koridoru aştı sonra şatonun büyüklüğüne uygun olan kocaman merdivenleri tek tek indi ve ana kapıdan dışarıya bir hışımla kendisini attı. Kapıdaki güvenlik ekibine kısa bir baş selamı verip şatonun bahçesine indi. O an başını yukarıya kaldırdığında ay kaybolmak üzere, güneş ise sabırla sırasını bekler gibi hala yerini almadığını fark etti. Hava hala daha karanlıktı. Bahçesinden ormanlık alanına doğru ilerlerken sadık köpeğinin kulübesinin yanına doğru ilerledi.
“Rays oğlum.” Dedi ve arkasından bir ıslık attı. Rays duyduğu ıslık komutu ile hızlıca kulübesinden çıkıp sahibinin üzerine kalıbına hiç uygun olmayacak bir şekilde atladı.
Rays siyah atletik yapılı doberman cinsi asil ve sadık bir köpekti. Sadece sahibinin verdiği yemeği yer ve suyunu içer bir tek ona sırnaşırdı. Petro’dan başka hiç kimse ona yaklaşamazdı buna Alptekin de dahildi. Petro’nun olmadığı günler çalışanlar ona yemek verseler de yemezdi. Sadece Petro’nun ‘ ye ‘ komutu ile önüne konulan yemeği yerdi.
Petro Rays ile hasret geçirdikten sonra tasmasını çözüp yönünü ormanlığa doğru döndüğünde akıllı köpek ne olduğunu çoktan anlamıştı. Petro hafif tempoda başladığı koşusunu hızını arttırarak karanlık ormanın içine doğru ilerlemeye başladı. Bu ormanın her yerini adı gibi biliyordu zira çocukluğu bu şatoda geçmişti. Hala rüyanın tesirinden çıkamamıştı küçük kızın şirin sesi kulaklarında yankılanırken biran da aklına seneler önce olan kaçırılma olayı düştüğünde oradaki kız ile ne kadar benzer özellikleri olduğunu düşündü ve yüzünde belirgin bir tebessüm oldu.
“Şimdiden anneci” diyerek gülümsedi.
Bu iki kızın birbirine olan benzerliği nedensiz hoşuna gitmişti. Çünkü aradan yaklaşık yirmi sene geçmesine rağmen Petro o mavi pörtlek gözlü sarı saçlı asi kızı hiç unutmamıştı. Ne demişti babası ve amcası onları kurtardığında
“Amca ben büyüyünce Peti ile evleneceğim.” Başta kendisi olmak üzere söyledikleri amcası ve babasını da şaşkınlığa uğratmıştı. Herkes çocuk aklı deyip gülerken Umay
“Siz göreceksiniz ben Peti ile evleneceğim. Değil mi Peti?” diye de kendisine de sorumuştu.
Aklına gelen geçmiş anılar ve rüyasını süsleyen kızı ile tekrar gülümsedi. Kendisindeki bu değişim ile aniden hızını düşürdü ve koşmak için attığı adımlarını birden bire durdurdu. Deliriyordu galiba bu da ne demek? Diyerek başını sağa sola salladığında Rays’ın hafifçe çıkan hırıltısını ile kendine geldi ve köpeğinin dikkat kesildiği yere doğru baktı.
Kendi adamları olmadıkları üzerindeki kıyafetlerden ve konuştukları yabancı dilden belli oluyordu. Hemen geniş ağacın gövdesine saklandı. Birileri onun arazisine girmişti ve o rüyasındaki kızı düşünmekten bu durumu son anda fark etmişti. Ahh İsabella ahh diye kendi kendine homurdandı. Hemen kolundaki akıllı saatten başta Alptekin olmak üzere tüm koruma şeflerine acil durum mesajı ve bulunduğu konumu yolladı. Sonra Rays’a yaklaşarak kulağına sessiz ol dedi. Karşısındaki adamları incelemeye başladı.
Yabancı bir dil konuşuyorlardı biraz daha dikkat kesildiğinde adamların Japonca konuştuğunu anladı. Petro, Türkçe, İngilizce, Fransızca, Kore, Japon ve Rus dillerini ana dili gibi biliyordu. Dinlemeye devam ettiğinde adamların,
“Bu gece burada saklanacağız. Gün aydığında korumaların nöbet değişimi saatinden faydalanıp sessizce şatoya mutfak kapısından sızacağız. Siz ikiniz hedefin odasına bu karabomba yılanını bırakacaksınız bende işlem garanti olsun diye su deposuna bu yılanın zehrini akıtacağım. Böylelikle hiç risk almadan Lorenza İmparatorluğundan kurtulacağız. İşlem bittiğinde yakalanan kendisini imha edecek yakalanmayan buraya gelip saat sekiz olduğunda gideceğiz.” Dediğinde diğer adamlardan onaylan sesler çıktı.
Petro son duyduğu cümle ile kolundaki saatten tekrar bir mesaj atıp ekibini durdurdu. Bir süre daha sessizlikte bekledikten sonra köpeği ile birlikte şatoya doğru tabiri caizse bir yılan gibi sessizce süzülerek bulunduğu yerden ayrılmaya başladı. Kocaman ormanda gecenin karanlığı olmasına rağmen yönünü bulmakta hiç sorun yaşamadan ilerliyordu. Aklında ise deli sorular vardı.
Ormanlık alandan çıkıp şatonun yanında bulunan güvenlik biriminin ofisine doğru döndüğünde Alptekin dâhil tüm şeflerinin hazır halde onu beklediğini gördü. Yanlarına iyice yaklaştığında Alptekin daha fazla dayanamayarak sordu.
“Petro dostum ne oldu?” sesinden endişesi belli oluyordu.
“Toplantı odasına geçelim anlatacağım.” Dediğinde Petro önde ekibi arkasında yüksek önlemlerin alındığı ofise girdiler.
“Gabriel ormanlık alanın kuzey batı kısmındaki üçüncü kilometre” dediğinde güvenlikten sorumlu Gabriel hemen kocaman ekranlarla döşenmesini masaya geçti ve ormanının kuzey batısına yerleştirilmiş kameraları ekrana yansıttı.
“Hedef bunlar. Sabah nöbet değişim saatinde misafirlerimiz olacak hazırlığınızı yapın.” Dedi sert bir şekilde Petro.
“Bunlar kim patron nasıl sızmışlar ormana?” diye sordu Alptekin.
“Japon dilinde konuşuyorlardı. Kim olduklarını bilmiyorum ama bu sabah şatoya sızıp kafesteki yılanı benim odama zehrini ise su deposuna koyacaklar.”
“Patron bunlar bu iki yeri bildiklerine göre içimizde satılmış birileri var demektir.” Diyen Gabriel’in canı sıkılmıştı ekibini ince eleyip toplamıştı şimdi içlerinde bir hain vardı.
“Alptekin hemen her çalışanımızın yedi ceddine kadar olan tüm banka hesaplarına bak. Kimin son zamanlarda hesabına yüklü bir miktar ya da pay pay yatmış görelim.” Diye sakin bir tonda konuştu Petro.
O her zaman olayları sakin duruşu ile çözümlerdi. Sinirlenirse gözü kör olur ufak ipuçlarını göremezdi. Babası ona bu nasihati ta küçüklüğünde aşılamıştı. Kolundaki saate bakıp,
“Alp bilgiler nöbet değişim saatine kadar elimde olsun.” Dedi.
Alptekin aldığı komut ile hemen son sistem donanımlı kendi bilgisayarının başına geçti. Bilgisayar mühendisi aynı zamanda hekır olan Alptekin için bu işlem çokta zor değildi. Hemen sihirli parmakları ile tuşlara dokunup işine konsantre olmuştu bile.
“Gabriel şimdilik kimsenin haberi olmasın gözünüzü bu adamlardan ayırmayın.”
“Emredersiniz patron” dedi Gabriel ve tüm dikkati ile diğer ekranlardaki kameraları kontrol etmeye devam etti.
Petro odadaki sandalyeye oturup şiddetle zonklayan başının ağrısını hafifletmek için ellerini şakaklarına dayadı. O sırada kulaklarına,
“Babacığımm.” Sesi yankılanınca kendine engel olamayarak
“Sus kızım!” diye çıkıştı.
O an ofiste bulunan tüm ekip ve Alptekin’in bakışları patronlarına çevrildi.
“Mike bana içecek bir şeyler getir.” Dedi sert bir sesi ile o an herkes tekrar işine geri döndü. Mike elindeki kahve fincanını patronunun önüne bırakınca Petro sıcak kahveden bir yudum aldı ve ona baktı.
“Söylediklerine göre mutfaktan girecekler dikkatinizi oraya verin ama güvenlik ekibindeki sayıyı arttırmayın. Anladığımızı fark etmesinler.” Dediğinde Mike hemen patronunu onayladı. Mike ile bakışları kısa biran kesişince
“İkinci güvenlik ekibine haber ver yarım saat içinde tüm araziyi ablukaya alsınlar. İhanet eden kaçmaya çalışacaktır. Onu takibe alacağız ve bizi elbet yeni mi yoksa eski mi olduğu belli olmayan düşmanımıza götürecektir. Her ne olursa olsun öldürülmeyecek onu sağ istiyorum.” Dedi ve fincandaki son Türk kahvesinden bir yudum daha aldı.
Kim bu Japon düşman? Benim böyle bir düşmanım yok daha doğrusu bana düşman olacak kimse yok. Herkes kendi sınırlarında işlerini yapıyordu. Kim bu Japonların arkasındaki güç. Ya da gerçekten Japonlar mı? Diye kara kara düşünürken
“Abi” diye seslenen Alptekin’i duymamıştı bile. Alptekin bir kez daha seslendi.
“Patron.” Dediğinde Petro bakışlarını elindeki bitmiş fincandan çekmeden
“Kim?” diye sordu.
Alptekin casusun kim olduğunu söylemeye dili varmıyordu. Çünkü senelerdir şatonun mutfağında çalışan yaşlı şef aşçıları olan Martina’ydı.
“Kim dedim sana Alptekin beni ikiletme!” diye sesini yükselten Petro ile Alptekin hemen anlatmaya başladı.
“Patron şef aşçımız Martina. Torunu Amy’in hesabına iki ay önce üç milyon Euro yatmış.” Petro işte bunu beklemiyordu. Sakinliğini hala korurken oturduğu masadan ayağa kalktı.
“Hedef belli oldu. Şimdi herkes göre yerine sanki her şey yolundaymış gibi rutine devam edin. Mike ikinci ekibi hazır et ve bundan birinci ekibin haberi olmasın. Bende spor salonunda olacağım aksi bir durumda sinyali yollarısınız. Muhtemelen sabah yedideki kahvem zehirli olacak.” Dedi ve güvenlik ofisinden çıkarak adımlarını şatoya yönlendirdi.
Martina, Petro neredeyse elinde büyüdüğü kadının ona ihanet etmesine şaşkındı. Hem de üç milyon için mi? Martina bu şatoya Petro daha küçükken girmişti. O zamandan beri sessiz sabırlı kimseye karışmayan el lezzeti oldukça iyi olan bir kadındı. Ne o bir hata yapmıştı ne de Lorenza ailesi ona kötü davranmıştı. Merak duygusu iyice sarmıştı. Ne oldu da onlarca yıllık emektarı Petro’yu satmıştı. Kafasındaki düşünceler ile spor salonuna girdi. Uzun bir koşu yapmıştı ve çok susamıştı ama şuan her şeyden şüphe duyuyordu. Spor aletlerine yöneldi ve kondisyon çalışmaya başladı. Saat altıya doğru geldiğinde kolundaki saatten beklediği mesaj gelmişti.
Okuduğu mesaj ile sporuna son verip odasına çıktı. Terini atmak için duşun altına girdi ama suyun ağzına ve burnuna girmemesi için ekstra özen gösterdi. Banyodaki işi bitince giyinme odasına girdi ve siyah jilet gibi olan özel tasarım takımını heybetli bedenine geçirdi. Hafif uzun ve güneşten yer yer açılmış kahve saçlarına elindeki şekillendirici krem ile yumuşak dokunuşlar yaptı ve parfümünü de sıkıp odasından dışarıya çıktı.
Her şey normal rutindeydi. Önce uzun koridoru aştı sonra merdivenleri inerek geniş görkemli salona geçti. O sırada evin hizmetlisi Sera kahvaltı masasına servis açıyordu. Dikkatle kızın beden dilini incelemeye başladı. Bu olaya oda mı dahil diye düşünürken,
“Ama babacığım annem çok üzülür.” Diyen o tanıdık ses tekrar kulaklarında yankılanınca gözlerini Sera’dan çekip dudaklarındaki gülümseme ile başını sağa sola salladı.
“Kızım iş için bakıyorum o gözle bakmıyorum.” Diye kendi kendine söylenince Sera efendisine baktı.
“Efendim bir şey mi istediniz? “diye sordu. Petro hemen bakışlarını düzletip sert sesi ile,
“Hayır Sera işine devam edebilirsin.” Deyince Sera hemen kaldığı yerden işine devam etti.
İtalya’nın dünyaca meşhur kahveleri vardı hele ekspressosu mükemmel bir lezzetti. Ama Petro sabahları ve akşamları sadece Türk kahvesi içerdi. Buda Nazlı ananesinden kalma bir özellikti. Masa tamamen hazırdı ve Petro tüm dikkati ile Serayı inceliyordu. Kızın beden dilinde hiçbir değişiklik yoktu her hareketi sıradandı. O an ananesinin lafı düştü aklına.
“Yanında çalışanları ailenden seç kanından olan sana asla ihanet etmez.” Zaten Petro bu söz ile güvenlik ekibini oluşturmuştu bütün şefleri ve sağ kolu Alptekin hepsi kendi kanındandı. Alptekin kendisi gibi melez değildi tamamen Türk kanı taşıyordu. Ona sonsuz güveni vardı ki zaten Alptekin’de bu güvene sadık bir adamdı. Evindeki hizmetli personelleri ne Türk ne İtalya’ndı. Kendi ırkından olan kimseyi hizmetçi konumunda görmek istemiyordu. Bir Martina istisnaydı. Yani ihanet kendi ırkından gelmişti. Oda annesinin ısrarı üzerine girmişti şatonun mutfağına. Derin düşüncelere dalmışken önüne konulan Türk kahvesine baktı. Elini fincana uzattığı an Alptekin geniş kapıdan içeriye girdi. Petro gelen kuzenine baktı.
“Paket hazır patron.” Deyip göz kırpan Alptekin’in sözü ile oturduğu masadan ayağa kalkıp ona doğru ilerledi.
Sera giden patronun arkasından şaşkınca baktı. Petro her sabah kahvesini içip sıkı bir kahvaltı yapmadan asla şatodan çıkmazdı şuan bir ilk yaşanıyordu.
Petro günde iki öğün yerdi. O iki öğünde de masa dolu dolu olurdu. Sabah ve akşam kendi bedenini uzun yıllardır bu şekilde ayarlamıştı. Sera şaşkınlığını atıp kendine gelince hemen salondan çıkıp mutfağa gitti. Şefi Martina’yı göremeyince diğer kızların yanına geçerek beklemeye başladı.
Şatodan Alptekin ile çıkan Petro yönünü şatonun mahzenine doğru çevirdi. Onlarca basamak inip mahzenin kapısından geçtiğinde gözlerine ilk takılan şey çarmıha gerilmiş elleri kolları ve ağızları bağlı o beş Japon adam ile yıllardır emektarı olan Martina oldu. Adımlarını Martina’nın önünde durdurduğunda
“Hadi onları anlarım da neden sen Martina.” Diye konuşan Petro’nun sesini duyan yaşlı kadıncağız Martina titremeye başladı. Petro önce onun gözündeki bandı çözdü sonra ağzındaki bandı çıkardı. Yosun yeşili gözlerini kadına dikti.
“Neden.” Dedi sadece kadıncağızın korkudan rengi atmıştı. Martina çok iyi biliyordu bu mahzene giren bırak sağ çıkmayı cesedi bile parçalara ayrılırdı.
“Bay Lorenza” dedi titrek sesiyle. “Ben.. ben ne yaptım?” dedi.
Petro işte şimdi sinirleniyordu. O karşısındaki kişinin yaptığının arkasında durmasını beklerdi. İnkarı hiç sevmezdi. Gözlerini yumdu ve bu sefer buz kütlesinden daha soğuk olan bakışlarını Martina’ya çevirdi.
“Düşmanlarımla iş birliği yapıp beni yılan ile zehirlemeye kalkışmadın mı MARTİNA!” diye kükreyince Petro’nun sesi kocaman mahzende yankılandı.
Etrafında bir tur dönüp sakinliğine geri kavuşmayı bekledi.
“Üç milyonu eğer benden isteseydin ben sana bunu verirdim Martina. Senelerce aileme hizmet ettin bunun karşılığı ihanet olmamalıydı.” Kadıncağız duyduğu kelimelerden sonra başından aşağıya kaynar sular dökülmüş gibi oldu. Aklına tek isim geldi oda torunu Amy idi.
“Efendim..” dedi ama boğazındaki yumruyu yutamadı. O her zaman sadık bir çalışan olmuş işine dört elle sarılmıştı. Bunu hak etmedi.
Alptekin tüm olan konuşmayı tepkisizce izlerken Gabriel’n yanına gelmesi ile bakışını adamına çevirdi. Gabriel Altekin’in kulağına eğilerek bir şeyler fısıldadığında tek kaşını havaya kaldırarak
“Emin misin?” diye sordu.
“Evet efendim.”
“Kızı getirin hemen” dedi ve Petro’nun yanına gitti.
“Petro” dediğinde buz gibi bakışların kendisine dönmesi çok da uzun sürmemişti. Alptekin Petro’ya yaklaştı ve Gabrielin söylediklerini anlatmaya başladı.
“Patron Martina’nın suçu yok torunu Amy anlaşmış bu Japonlarla. Demek ki son günlerde nenesini sık sık ziyaret etmesindeki sebep buymuş” dediğinde yaşlı kadıncağızın yüreği yanmaya başladı. Kendisi ölüme yakındı yaşayacağı hayatı yeterince yaşamıştı ama torunu hala çok gençti. Birden bire öne atılarak.
“Hayır efendim ben anlaştım ben yaptım ben onun bir suçu yok.” Diye feryat figan ağlamaya başladı.
O sırada mahzen kapısından Amy karga tulumba şekilde korumalar tarafından içeri girdirildi. Onu da hemen bir çarmıha bağladılar Amy’nin ağzı bağlıydı ama o şiddetli bağırmaları kısıkta olsa duyuluyordu. Çok para teklif etmişlerdi ne de olsa Lorenzalar bunu önlerdi kimseye bir şey olmaz oda üç milyona sahip olur diye düşünmüştü. Ama şuan hem kendisi buradaydı hem de nenesi. Pişmanlık sarmıştı dört bir yanını ama artık her şey için çok geçti. Şimdi her kez yaptığı ihanetin bedelini canı ile ödeme zamanıydı.
Bakışları halen Martina’nın üzerindeydi Petro’nun
“Alp” dedi Petro. Alp hemen yanına geldi.
“Her şeyi affederim ama ihaneti affedemem! Bu yüzden o kız ve şu adamlar getirdikleri yılanın ısırığı ile zehirlenerek acı içinde ölecekler Martina ise” duraksadı ve “Acısız şekilde” dedi ve mahzeni terk etti.
Mahzen karanlık nem kokusunun yoğun olduğu bir alandı. Bu mahzenin bir köşesinde on tane çarmıh vardı. Diğer köşesinde ise duvara ve masalara yerleştirilmiş çeşitli işkence aletleri vardı. Mahzenin en uç kısmında ise etrafı kalın naylonlarla çevrilmiş cesetleri parçalayan makinalar vardı. Kimse buraya kolay kolay düşmezdi. Düşen ise bir daha asla canlı çıkamazdı. İhanet eden kişinin cesedine bile saygı duyulmazdı. Önce yeterli bilgi çeşitli işkencelerle alınır sonra ceset parçalanarak çöp poşetlerine konulur ve şatonun ormanlık alanındaki gölette Petro’nun yetiştirdiği pirinalara yem olurlardı. Öldürülen kişinin bırakın izini kalıntısından tutun dna sını bile bulamazlardı.
Polis ile de aralarında sıkı bir bağ vardı Lorenza ailesinin eğer biri Lorenza ailesi tarafından yok edilmişse bu kişi zaten İtalyan vatandaşlığına uymayan alçak birisidir. Yoksa mafya da olsa öldürmek infaz gibi olaylara Lorenza ailesi karışmazdı. Bunu infaz durumu masadaki başka bir baronun göreviydi. Ama biri lorenza ailesine ihanet etmişse ya da teşebbüs etmişse o kişinin sonu ağır bir işkenceli ölüm ve sonrası pirinalar dolu gölet olduğunu herkes bilirdi.
Mahzenden çıkan Petro diğer güvendiği adamı Enzo ile karşı karşıya geldi.
“Şatodaki tüm şebekeyi ve depoları değiştirin güvenliği iki katına çıkartın devriyeleri sıklaştırın bu adamlar sessiz durmayacaklar. Birde iyice şato aransın yılan veya başka bir şey var mı bak. Ben birkaç gün yokum” dedi ve bahçede onu bekleyen arabasına binip şoförüne
“Marinaya sür.” Dedi.
Araba önde ve arkadaki eskortlarla ilerleyerek marinaya vardığında araçtan inip yatına doğru adımladı.
Yatın kaptanı onu hazır bir şekilde bekliyordu.
“Hoş geldiniz efendim.” Dedi kaptan.
“Hoş bulduk kaptan uzun yola çıkıyoruz.” Dediğinde kaptan çoktan nereye gideceğini anlamıştı. Hemen dümen başına geçti.
İstikamet İtalyan topraklarından Akdeniz’deki Kıbrıs adasındaki dedesinin yaptırdığı Mavi Köşktü. Petro da dedesi gibi yaşadıklarından sıkılınca her şeyi unutmak için kendisine üç dört gün izin verir ve bu süreyi bu adada geçirirdi.
***