Umut için İstanbul, Berlin’in o steril, gri ve düzenli kokusundan sonra bir saldırı gibiydi. 1986 yılında doğduğu o disiplinli Alman havasını soluyarak büyümüş bir adam için, Eminönü’nden yükselen balık kokusunun, egzoz dumanıyla ve rutubetli deniz havasıyla karışması tam bir koku kirliliğiydi.
Umut, elindeki pahalı espresso bardağını sıkıca tutarken Karaköy’deki ofisinin balkonundan aşağıya, insan seline bakıyordu. Burnuna gelen her koku, zihninde bir renk ve bir notaya dönüşüyordu.
Simitçi: Kavruk susam ve kömür karası.
Telaşla koşan memur: Ekşimiş ter ve bayat kahve rengi.
Yoldan geçen genç kız: Ucuz şekerli bir parfüm ve yapay pembe.
Umut içini çekti. Herkes bu kadar "tanıdık" ve bu kadar "gürültülü" kokmak zorunda mıydı? Yeni iş teklifiyle İstanbul’a yerleştiğinden beri aradığı o "eşsiz notayı" bulamamıştı. Ta ki o ana kadar...
Aşağıdaki kalabalığın içinden bir kadın sıyrıldı. İpek, kolundaki ağır çantayı düzeltmeye çalışıyor, bir yandan da telefonla konuşuyordu. Yüzünde, 30 lu yaşlardaki genç bir kadının taşıması gerekenden daha ağır bir yorgunluk vardı. Ailesinden gelen son telefon yine bir krizin habercisiydi; annesinin bitmek bilmeyen şikayetleri, babasının ödenmemiş faturaları...
Tam o sırada, Umut binadan çıkmış, arabasına doğru ilerliyordu. Hızlı adımlarla yürüyen İpek, telefonuna bakarken sertçe Umut’un omzuna çarptı.
"Ah, çok özür dilerim! Göremedim, gerçekten kusura bakmayın," dedi İpek nefes nefese.
Umut, omzundaki temastan çok, o an zihnine dolması gereken koku patlamasını bekledi. Burnunu hafifçe çekti. Beklediği o ter, parfüm ya da deterjan kokusu gelmedi. Bir daha çekti.
Yoktu.
İpek karşısında durmuş, mahcup bir ifadeyle ona bakıyordu ama Umut’un zihni bembeyaz bir kağıt gibiydi. Bu kadından hiçbir koku gelmiyordu. Ne bir duygu, ne bir ten kokusu, ne de bir geçmiş... Sanki dünyanın ortasında, hiçbir rengi olmayan devasa bir boşluk duruyordu.
"İyi misiniz?" diye sordu İpek, adamın ona tuhaf bir şekilde bakmasından rahatsız olarak.
Umut, Berlin’deki rasyonelliğini ilk kez İstanbul’un orta yerinde kaybettiğini hissetti. "Siz..." dedi sesi hafifçe titreyerek. "Siz ne sürdünüz?"
İpek şaşkınlıkla geri çekildi. "Anlamadım? Bir şey sürmedim, yani... Sabun falan herhalde. Gitmem lazım."
İpek arkasını dönüp kalabalığa karışırken, Umut öylece kalakaldı. Hayatı boyunca binlerce kokuyu analiz etmiş, insanın ruhunu burnuyla okumuş bu adam için İpek, çözülmesi imkansız bir denklemdi.
Bu kadın kokmuyordu. Bu kadın, var olamazdı.
Umut, hayatı boyunca randevularına bir dakika bile geç kalmamış, disipliniyle nam salmış bir adamdı. Ama şu an, yönetim kurulu toplantısına gitmesi gerekirken, kalabalığın içinde hızla uzaklaşan o "beyaz boşluğun" peşinden sürükleniyordu.
"Hey! Bir dakika bekler misiniz?" diye seslendi. Sesi kalabalığın gürültüsünde, vapur düdükleri ve martı çığlıkları arasında eriyip gitti.
İpek, adımlarını sıklaştırdı. Arkasından gelen sesin ona ait olduğunu çok iyi biliyordu ama İstanbul’da tek başına yaşayan, ailesinin yükünü sırtlanmış bir kadın için sokakta kendisine seslenen bir yabancı "ilgi" değil, "tehdit" demekti. Çantasını göğsüne daha sıkı bastırdı, kulaklıklarını takmadı ama takmış gibi yaptı. Bakışlarını yerden ayırmıyor, vitrinlerin camından arkasındaki adamın gölgesini takip ediyordu.
“Yine bir tip türedi,” diye geçirdi içinden. “İyi giyimli olması bir şeyi değiştirmez, hepsi aynı.”
Umut, aradaki mesafeyi kapatmak için neredeyse koşar adım ilerliyordu. İpek aniden bir ara sokağa sapınca, Umut da saptı. "Lütfen, sadece bir saniye! Yanlış anlamayın, ben sadece..."
İpek, sokağın tenha olduğunu fark edince aniden durdu ve hızla arkasına döndü. Elindeki çantayı bir kalkan gibi aralarına koymuş, gözlerinde o İstanbullu kadının sert, savunmacı ve "bulaşma bana" diyen bakışıyla Umut’u süzdü.
"Ne istiyorsunuz siz? Ne hakla peşimden geliyorsunuz?" dedi İpek, sesi titrese de geri adım atmayarak. "Güvenliği çağırırım, bağırırım! Kimsiniz siz, sapık mısınız?"
Umut, olduğu yerde çakıldı. Şık takım elbisesi, pahalı saati ve Berlin’den kalma o beyefendi tavrı şu an bu dar sokakta hiçbir işe yaramıyordu. Bir "sapık" gibi göründüğünün yeni farkına varıyordu.
"Hayır, hayır... Özür dilerim. Ben Umut, sadece..." Duraksadı. Ne diyecekti? 'Sizin hiçbir kokunuz yok ve bu benim dünyamı alt üst etti' mi? Bu, durumu daha da vahimleştirirdi. "Siz az önce çarpıştığımızda... Bir şey düşürdünüz sandım."
İpek alaycı bir nefes verdi. "Düşürmedim. Her şeyim yerinde. Bir daha peşimden gelirseniz gerçekten polisi ararım. Defolun gidin şimdi!"
İpek, arkasını dönüp neredeyse koşarak uzaklaşırken Umut öylece kalakaldı. Burnunu bir kez daha çekti. Havada sadece egzoz, kızarmış yağ ve rutubet vardı. İpek’ten geriye tek bir nota bile kalmamıştı.
Umut kendi kendine mırıldandı: "Seni bulmam lazım. Çünkü sen, benim hayatım boyunca yazamadığım o tek eksik formülsün."