İpek, telefonun ahizesini kulağına bastırırken parmak uçlarının titrediğini fark etti. Umut’un sesi, sanki çok uzak bir galaksiden, pürüzsüz ve vaat dolu geliyordu. İpek derin bir nefes aldı; bu nefes, ciğerlerine çekmeye korktuğu o ağır havaya bir başkaldırı gibiydi.
"Bakın," dedi sesi çatallaşarak. "Koku meselesinden ya da o garip teorilerinizden pek anlamıyorum. Ama dün akşam bir iş teklifinden bahsetmiştiniz. Eğer hâlâ geçerliyse... Ne yapmam gerektiğini ve karşılığında ne alacağımı bilmek istiyorum. Çünkü kaybedecek vaktim yok. Gerçekten yok."
Umut'un sesinde, bir satranç oyuncusunun hamlesinin karşılık bulması gibi hafif, mağrur bir memnuniyet tınısı belirdi. "Geçerli İpek Hanım. Hatta dün akşamdan daha çok geçerli. Yapmanız gereken tek şey, yeni parfüm serimin 'referans noktası' olmak. Sizinle bir ay boyunca, günde sadece birkaç saat çalışacağız. Karşılığında size teklif edeceğim rakam, şu an yaptığınız on tane günlük işin toplamından daha fazla olacak. Eğer kabul ederseniz, bugün ofisime gelin. Adresi gönderiyorum."
İpek, telefonu kapatıp yatağın üzerine bıraktığında kalbinin atışını kulaklarında duyabiliyordu. Umut’un gönderdiği adresi eski bir fişin arkasına not ederken içinde hem soğuk bir korku hem de tanımlayamadığı bir rahatlama vardı. Bu adamın dünyası onun için bir uçurum muydu yoksa tutunacağı son dal mıydı? Bilmiyordu. Ama hayatında ilk defa biri onu, sadece "kendi olduğu için" —ya da ironik bir şekilde, koku taşımadığı için— bu kadar değerli ve vazgeçilmez kılmıştı.
Evin Sessiz Çığlığı
İpek mutfağa geçtiğinde, evin o alışık olduğu ama her gün biraz daha omuzlarına çöken havası üzerine kapandı. Dışarıdaki o taze sabah güneşinin aksine, burası rutubet, kızarmış ekmek buharı, eski mobilya cilası ve yılların yorgunluğuyla yoğrulmuştu.
Salona girdiğinde babasını buldu. Her sabah olduğu gibi, pencerenin önündeki o kadife kaplı, köşeleri aşınmış koltukta oturuyordu. Babası, bir zamanlar bu ailenin direği, gür sesiyle evi dolduran adam, geçirdiği ağır felçten sonra şimdi sadece dışarıyı izleyen, camın ardındaki hayata dokunamayan sessiz bir gölgeye dönüşmüştü.
"Günaydın baba," dedi İpek, eğilip babasının alnına buz gibi bir öpücük kondurarak. Babası cevap veremedi. Sadece gözlerini kırptı ve bakışlarını kızının gözlerine kenetledi. O bakışta binlerce kelime vardı ama en baskın olanı şuydu: 'Seni bu yükün altına, bu yaşta soktuğum için özür dilerim.' İpek bu bakışı her gördüğünde, içindeki bir yerlerin daha fazla nasır tuttuğunu hissediyordu.
Mutfaktan annesinin, hayal kırıklıklarını öfkeyle maskeleyen sesi yükseldi. "İpek! Gel de şu ilaç kutularına bak. Babanın tansiyon ilacı bitmiş, o pahalı olan... Bir de kardeşin tutturdu yine okul gezisi diye. Ne parasıyla, hangi parayla gidecekse!"
İpek mutfağa girdiğinde annesini masada buldu. Elinde buruşmuş bir ilaç listesi, önünde boş bir çay bardağı... Kadının yüzündeki çizgiler sadece yaşın değil, her ay sonunu getirme çabasının, ödenemeyen faturaların ve bitmek bilmeyen yoksulluğun bıraktığı derin yaralardı.
"Tamam anne, halledeceğim," dedi İpek, sesindeki tüm yorgunluğu gizlemeye çalışarak. "Yeni bir iş buldum. Bugün görüşmeye gideceğim, ödemesi de çok iyi. Hatta beklediğimizden çok daha iyi."
Annesi kafasını kaldırdı. Gözlerindeki o saniyelik umut pırıltısı, hemen ardından gelen şüpheyle gölgelendi. "Nasıl bir iş bu? Yine o garsonluklar gibi mi? Sigortası var mı? Kimmiş bu adamlar?"
İpek sustu. Ne diyebilirdi ki? "Anne, bir adam benim tenimin kokusuz olduğunu keşfetti ve beni bir laboratuvar faresi gibi incelemek istiyor" mu diyecekti? "Bir parfüm şirketinde... Danışmanlık gibi bir şey," diyebildi sadece. "Yeni bir ürün için deneklik yapacağım."
O sırada kardeşi Emre, odaya daldı. Sırtında eski çantası, ayağında ise artık can çekişen spor ayakkabıları vardı. "Abla," dedi sesi titreyerek. "Ayakkabımın altı tamamen açıldı. Yapıştırıcıyla da tutmuyor artık. Arkadaşlarım sınıfta dalga geçiyor, 'terlikle mi geliyorsun' diyorlar..."
İpek, kardeşinin yırtık ayakkabısına baktı. Sonra babasının boş bakan gözlerine, en sonunda da annesinin bitkin yüzüne. İşte bu yüzden "kokmuyordu" İpek. Kendi duygularına, bir kadın olarak arzularına ya da sadece "genç bir kız" gibi yaşamasına yer yoktu bu evde. O, bu evin görünmez çarkıydı. Yırtılan ayakkabıları, biten ilaçları, patlayan ampulleri tamir eden; duygularını ve kokusunu bir kenara bırakmış, sadece işlevini yerine getiren bir makineydi.
Steril Dünyaya Giriş
Çantasını aldı, Umut’un o ağır, dokulu kartvizitini parmaklarının ucuyla sıktı. O bembeyaz, steril ve her şeyin "kusursuz koktuğu" o dünyaya gitmek, şu an sadece bir iş değil, bu gri hayattan bir kaçıştı.
Umut’un plazadaki ofisi, İpek’in hayal ettiğinden çok daha heybetliydi. Cam ve çelikten oluşan bu kule, sanki şehri yukarıdan yargılıyordu. İpek asansöre bindiğinde, refleks olarak elini çantasına attı ve içindeki inhaler cihazını (fısfıs) parmaklarıyla yokladı. Çocukluğundan beri peşini bırakmayan kronik astımı, onun en sadık gölgesiydi. İnsanlar için "bahar kokusu", "çiçek bahçesi" ya da "ağır bir parfüm" olan şeyler, İpek için ciğerlerini kapatan, nefesini çalan birer zehirli gazdı. Bu yüzden kendine kokusuz, steril ve her türlü aromadan arındırılmış bir koza örmüştü.
Asansörün kapıları 42. katta açıldığında, İpek kendini bambaşka bir boyutta buldu. Ofisin kapısı açıldığında Umut, elinde bir dosya ile tam karşısında duruyordu. Ama burası, İpek’in korktuğu gibi ağır esanslarla boğulmuş bir yer değildi. Aksine, inanılmaz derecede havadar, serin ve neredeyse "mutlak" bir saflığa sahipti.
"Hoş geldiniz İpek Hanım," dedi Umut. Sesi, ortamın dinginliğiyle uyum içindeydi. Gözleri anında İpek’in elindeki çantayı sıkıca tutan parmaklarına, sonra da yüzündeki o hafif solgunluğa, soluk alışverişindeki o milimetrik aksamaya kaydı. "Rahat nefes alabiliyor musunuz? Buranın havalandırma sistemi özel filtreli. Dışarıdaki o egzoz dumanından, ağır nemden ve şehrin o saldırgan kokusundan eser yok burada."
İpek şaşkınlıkla durakladı. "Evet... Burası çok... temiz," diyebildi şaşırarak. Göğüs kafesi, hayatında ilk kez bu kadar genişleyebiliyormuş gibi hissetti. "Nereden anladınız? Yani, neden böyle bir sistem kurdunuz?"
Umut hafifçe gülümsedi. Adımları, zeminde neredeyse hiç ses çıkarmadan İpek’e doğru yaklaştı. "Sizin kokunuz olmadığını söylediğimde yanılmışım İpek Hanım. Sizin kokunuz, üzerine henüz hiçbir şey yazılmamış temiz bir kâğıt gibi. Saf... ama her an dışarıdan gelecek bir kirle lekelenmekten korkan bir safiyet bu. Astımınız olduğunu ve kokulardan kaçtığınızı, dün akşam kartvizitimi verdiğimde o kokuları bir tehditmiş gibi reddeden bakışlarınızdan anlamıştım. Yanılmamışım, değil mi?"
İpek, Umut’un gözlerindeki o analiz eden bakışın altında ezilmek yerine, garip bir şekilde ilk kez "görüldüğünü" hissetti. Bu adam sadece burnuyla değil, zihniyle de kokluyordu dünyayı.
"Evet," dedi İpek kararlı bir sesle. "Astımım var. Ve bu yüzden sizin işinizde ne kadar işe yararım bilmiyorum."
Umut, odanın ortasındaki bembeyaz masaya işaret etti. "Tam tersi. Siz, dünyanın kirlenmemiş tek denek yüzeyisiniz. Şimdi, bu yolculuğa başlamaya hazır mısınız?"