İpek ilk kez o an, karşısındaki adamın ona sadece bir "proje" olarak bakmadığını anladı. Umut, İpek'in ruhundaki o boşluğu kendi elleriyle doldurmak istiyordu.
Tam o sırada İpek'in telefonu titredi. Ekranda "Annem" yazıyordu. İpek’in yüzündeki o huzurlu ifade bir anlığına dondu. Umut bunu fark etti ama İpek telefonu kapatıp ters çevirdi.
"Her şey yolunda mı?" diye sordu Umut.
"Evet," dedi İpek, Umut'un gözlerine bakarak. "İlk defa, gerçekten yolunda gibi hissediyorum."
İpek eve girdiğinde mutfaktan gelen o tanıdık, ağır çamaşır suyu ve rutubet kokusu yerine, odada buz gibi bir hava asılıydı. Annesi Hanife, elindeki tülbenti sinirle düzeltirken televizyonun sesini kısmış, kapının açılmasını bekliyordu.
"Geldin mi 'sosyete' kızı?" dedi Hanife, sesindeki iğnelemeyi hiç saklamayarak.
İpek yorgundu, astımı yüzünden boğazı hafifçe yanıyordu. "Ne oldu anne? Ne bu halin?"
Hanife ayağa kalktı, ellerini beline doladı. "Ne olacak! Mahalledeki taksici Hayri görmüş seni. Dün akşam o lüks plazaların önünde, öyle bir arabaya binmişsin ki Hayri 'Bizim duraktaki tüm arabaları satsak jantını alamayız' diyor. Yanındaki o adam kim İpek?"
İpek yutkundu. "İş verenim anne, söyledim ya sana..."
"İş vereninmiş!" Hanife alaycı bir kahkaha attı. "Bak kızım, mahallede milletin ağzı torba değil ki büzesin. Hanife’nin kızı koca buldu, zengin adamlarla gününü gün ediyor diye konuşuyorlar. Bugün komşum Münevver geldi, nispet yapar gibi 'Ay Hanife, senin kız da ne şanslıymış, bizimki hâlâ asgari ücretli peşinde' diyor. Rezil oldum millete!"
İpek şaşkınlıkla annesine baktı. "Anne, ben ailemiz için, babamın ilaçları için çalışıyorum. Kimseyle günümü gün ettiğim yok."
Hanife bir adım yaklaştı, gözlerinde hırs ve hayal kırıklığı karışmıştı. "Eğer o adam gerçekten o kadar zenginse ve sana değer veriyorsa, neden seni bu izbe sokağın başında bırakıp gidiyor? Neden bizi bu sefaletten çekip almıyor? Yoksa sen sadece o adamın 'eğlencesi' misin İpek? Elin adamı hevesi geçince bırakır, senle gerçekten evlenecek mi sanıyorsun?"
İpek'in başı döndü. Annesinin ona inanmasını beklerken, annesinin tek derdi mahalledeki "itibar" ve adamın parasıydı.
"O adam benim hayatımda gördüğüm en saygılı insan," dedi İpek, sesi titreyerek. "Ve benim hakkımda ne düşündüğü, sizin ne düşündüğünüzden daha değerli şu an. Çünkü o beni 'Hanife'nin kızı' olarak değil, sadece İpek olarak görüyor."
Hanife elindeki tülbenti masaya fırlattı. "Görürüz o 'değer' ne kadar sürecek. Yarın bir gün o adam seni kapının önüne koyunca görürüm ben seni.”
İpek odasına girdiğinde kapıyı sessizce kapattı. Annesinin söyledikleri, ciğerlerini bir astım krizinden daha çok sıkıştırıyordu. Cebindeki Umut’un kartvizitine dokundu. O "renksiz" dünyasından çıkıp Umut’un renkli, kokulu ama dürüst dünyasına sığınmak için can atıyordu.
Laboratuvar, günlerdir Umut ve İpek’in kalesine dönüşmüştü. Dışarıda İstanbul’un o kaotik gürültüsü akarken, içeride sadece damlalıkların sesi ve Umut’un titiz komutları duyuluyordu. Umut, masanın üzerindeki notlarına bakarken kaşlarını çatmıştı.
"Olmuyor İpek," dedi Umut, elindeki cam çubuğu kenara bırakarak. "Alt notalarda o beklediğim derinlik yok. Yasemin çok baskın, sandal ağacı ise fazla ağır kalıyor. Bir şey eksik... Sanki bir ruhu yok bu kokunun."
İpek, astımı yüzünden her zamanki mesafesini koruyarak, Umut’un yeni hazırladığı karışımı uzaktan kokladı. "Belki de fazla 'mükemmel' olmaya çalışıyorsunuzdur," dedi çekinerek. "Mükemmel olan şeyler bazen cansız hissettirir. Hayatın içindeki o küçük kusurlar eksik burada."
Umut başını kaldırdı, gözlerinde meraklı bir parıltı vardı. "Kusur mu? Bir parfümör için kusur, başarısızlıktır İpek."
"Öyle olmayabilir," dedi İpek, masaya bir adım yaklaşarak. "Mesela annem çamaşırları astığında, üzerine sadece deterjan kokusu değil, rüzgarın getirdiği o hafif is kokusu da siner. Ya da babamın eski ceketinde, tütünle karışmış o eski kitap kokusu... O kokular kusurludur ama size bir hikaye anlatır. Sizin bu şişenizde hikaye yok, sadece kimya var."
Umut donup kaldı. Bu kız, Berlin’de eğitim almış onca uzmanın yapamadığı bir şeyi yapmış; onun teknik dünyasına bir duygu aynası tutmuştu.
"Peki," dedi Umut, sesi alçalarak. "Senin hikayen ne İpek? Bu formüle senin hikayeni eklesek, içine ne koyardık?"
İpek sustu. Kendi hikayesi; yorgunluk, sorumluluk ve nefes alamadığı o gecelerden ibarettir diye düşündü. "Benim hikayem biraz acıdır," dedi fısıltıyla. "İçinde bolca yağmur ve biraz da bekleyiş var."
Umut, İpek’in bu hüzünlü itirafı üzerine bir damla "Oud" (Öd ağacı) ve bir miktar "Vetiver" (Kök kokusu) ekledi. "Yağmurdan sonraki toprak," dedi Umut. "İşte bu senin sabrın."
O sırada kapı aniden açıldı. Claude, elinde iki kahve bardağıyla içeri girdi. "Hâlâ o çamur kokusuyla mı uğraşıyorsunuz? Umut, lansmana sadece iki hafta kaldı ve biz hâlâ bir 'asistanın' çocukluk anılarını mı dinliyoruz?"
Claude, masaya yaklaşırken o yoğun, sentetik parfümünü de beraberinde getirdi. İpek anında geri çekilip ağzını kapattı. Umut, Claude’un önüne set gibi gerildi.
"Claude, burası senin podyumun değil. Biz burada bir sanat eseri inşa ediyoruz. Eğer bu kokuyu anlayamıyorsan, belki de senin koku duyun Berlin’in o soğuk plazalarında körelmiştir."
Claude, Umut’un bu sert çıkışıyla sarsıldı ama belli etmedi. "Göreceğiz Umut. O 'kusurlu' hikayen satışa çıktığında, kaç kişi o fakirlik kokusuna para verecek, göreceğiz."
Claude gittikten sonra laboratuvara bir sessizlik çöktü. Saat gece yarısını geçiyordu. İpek, yorgunluktan sandalyesinde hafifçe sallanıyordu. Umut bunu fark etti.
"Gitmelisin artık, seni çok yordum," dedi Umut.
"Hayır, az kaldı, biliyorum," dedi İpek, inatla gözlerini açık tutmaya çalışarak.
Umut, İpek’in yanına geldi. İpek’in elindeki cam tüpü alırken parmakları birbirine değdi. İpek, sanki elektrik çarpmış gibi irkildi ama elini çekmedi. Umut’un teninin sıcaklığı, o steril eldivenlerin üzerinden bile hissediliyordu.
"İpek... Neden bu kadar direniyorsun? Sadece para için mi?"
İpek, Umut’un gözlerine baktı. "Başta evet. Ama şimdi... İlk defa bir şeyin 'parçası' olduğumu hissediyorum Umut. İlk defa birileri benim ne hissettiğimi, ne kokladığımı önemsiyor. Ben bu şişenin içinde sadece bir denek değilim, sanki kendimi buluyorum."