Umut Işığı

603 Words
​İpek, odada tek başına kaldığında dizlerinin üzerine çöktü. Ama bu seferki tıkanıklık fiziksel değildi. Ruhuna yapışan o kirli soru, Umut’un bıraktığı boşluktan daha ağırdı. Kendini kirlenmiş hissetmiyordu aslında; ama dünyanın onu bu kadar kolay kirletebileceğini görmek canını yakmıştı. ​O sırada kapı hafifçe aralandı. Annesi Hanife, mutfaktan çıkmış, kapı pervazına yaslanmış vaziyette kızını izliyordu. Hiçbir şey söylemedi. Bakışlarında o meşhur "haklı çıkmanın" verdiği diklik yoktu bu sefer. Sadece derin bir keder ve cevaplanmamış o sorunun ağırlığı vardı. Anne ve kız, saniyelerce birbirlerine baktılar. Hanife’nin gözleri İpek’in yatağına, sonra kızının ellerine kaydı. ​İpek, aynadaki aksine baktı. Yanağında hâlâ Umut’un bıraktığı o hayali sıcaklığı hissetmeye çalıştı ama zihni artık sadece Berlin’den gelecek olan o soğuk, yabancı ve belki de hiç gelmeyecek olan o rüzgarı bekliyordu. Merve’nin sorusu havada asılı kalmıştı; bir koku gibi, odaya sinmişti ve İpek ne kadar fısfıs kullanırsa kullansın, o "günah" kokusunu burnundan atamıyordu. Merve’nin gidişinin ardından odada asılı kalan o ağır, yapış yapış soru; İpek’in boğazını bir urgan gibi sıkmaya devam ediyordu. "Yattınız mı?" Kelimeler, duvarlara çarparak yankılanıyor, annesinin suskunluğuyla birleşip dev bir canavara dönüşüyordu. İpek, masanın üzerinde duran, Umut’un ona Şile’ye gitmeden hemen önce verdiği o küçük, kehribar rengi cam şişeye odaklandı. İçinde saf Amber ve Vetiver karışımı vardı. ​Bir anlık öfke ve hayal kırıklığıyla elini şişeye uzattı. Onu duvara fırlatmak, o cam kırıklarının içinde Umut’a dair ne varsa parçalamak, bu illüzyonu bitirmek istiyordu. "Hepsi yalandı!" diye haykırmak geçti içinden. Kolunu gerdi, tam şişeyi yere çalacakken kapağın gevşek olduğunu fark etti. Şişeden sızan o incecik koku bulutu, burnuna ulaştığı an eli havada asılı kaldı. ​Bu koku; çamurdan süzülen bir çiçeğin, fırtınadan kurtulan bir geminin, yani sabrın ve temizliğin kokusuydu. Amberin o hayvansı ama sıcak güveni, Vetiverin toprak kokan dürüstlüğüyle birleşmişti. O an, Umut’un laboratuvarda ona bakarkenki gözlerini hatırladı. O bakışlarda şehvet değil, bir kaşifin elmas bulduğundaki o saf hayranlığı vardı. ​“Hayır,” dedi İpek kendi kendine. “O beni kirletmedi. O beni bu dünyanın kirinden çekip çıkardı.” ​Şişeyi yavaşça göğsüne bastırdı. Gözlerini kapattı ve o günlerce süren tıkanıklığın ardından, hayatının en derin nefesini aldı. Annesinin o kapı eşiğindeki acıma dolu bakışlarına, mahallenin o çürük fısıltılarına inat; ayağa kalktı. Yatağını düzeltti, pencereyi sonuna kadar açıp odanın içine dolan o egzozlu havayı amberin gücüyle selamladı. "Eve kapandıkça beni yiyecekler," diye mırıldandı. "Ben İpek’im. Ve benim bir işim, bir yeteneğim var." ​Takip eden birkaç gün boyunca İpek, bir gölge gibi değil, bir savaşçı gibi hareket etti. Annesinin iğneleyici sözlerini duymadı, bakkalın önünden geçerken başını eğmedi. Cebindeki son parayla kendine taze meyveler aldı, evdeki o kasveti dağıtmak için mutfağı temizledi. Ama içindeki o büyük boşluk, Umut’un sessizliğiyle her geçen gün daha da derinleşiyordu. Berlin’den ne bir mesaj ne de bir ses gelmişti. ​Bir akşamüstü, gün batımı sokağı turuncuya boyarken İpek mutfakta tezgahı siliyordu. Annesi yine arkasında, kollarını bağlamış vaziyette, "Boşuna uğraşma, o adam bir daha aramaz," temalı nutuklarından birine hazırlanıyordu. Tam o sırada, tezgahın üzerinde duran telefonun ekranı aniden aydınlandı. ​İpek, elindeki bezi düşürdü. Ekrandaki isim, sanki başka bir dünyadan, bir rüyadan fırlayıp gelmiş gibiydi: "UMUT" parlıyordu. ​Kalbi, göğüs kafesini parçalamak istercesine çarpmaya başladı. Elleri titreyerek telefona uzandı. Annesi de ekrandaki ismi görmüştü ve o da en az İpek kadar donup kalmıştı. İstanbul’un üzerine çöken o rutubetli akşamüstü, İpek’in mutfağındaki telefonun ekranından yayılan ışıkla aniden bölündü. "UMUT" ismi, o küçük ekranda sanki bir kurtuluş ya da bir kıyamet habercisi gibi parlıyordu. İpek’in elleri, az önce sildiği tezgahın soğukluğunu hala taşıyordu; parmakları titreyerek telefona uzandı. Annesi Hanife, mutfak kapısına adeta çakılmış, kollarını göğsünde düğümlemiş vaziyette, nefesini tutmuş kızını izliyordu. Odadaki tek ses, buzdolabının o monoton uğultusu ve İpek’in göğüs kafesini zorlayan kalbinin gümlemesiydi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD