İpek, titreyen parmağıyla ekranı kaydırdı. Telefonu kulağına götürdüğünde, aradaki binlerce kilometrenin soğukluğunu hissetti. İlk birkaç saniye boyunca sadece derin, cızırtılı bir sessizlik duyuldu. Berlin’in rüzgarı mıydı yoksa Umut’un kesik kesik nefes alışı mı, ayırt edemedi.
"Efendim?" dedi İpek. Sesi, bir serçenin kanat çırpışı kadar zayıf ve kırılgandı.
"İpek..."
Umut’un sesini duyduğu an, İpek’in dizlerinin bağı çözüldü ve yavaşça mutfak sandalyesine çöktü. Bu, o bildiği, her notasında öz güven ve Berlin disiplini barındıran Umut değildi. Sesi; çatlamış, yorulmuş ve adeta toz toprak içinde kalmış gibi boğuk geliyordu. Sanki kelimeler, Umut’un boğazından birer kaya parçası gibi zorlukla süzülüyordu.
"İpek, benim... Özür dilerim. Seni böyle, hiçbir açıklama yapmadan, belirsizliğin ortasında bıraktığım için binlerce kez özür dilerim," dedi Umut. Sesi, telefonun hoparlöründen sızıp mutfağın o rutubetli havasına karıştığında, İpek bir şeylerin çok yanlış gittiğini anladı.
"Umut Bey? İyi misiniz? Sesiniz... çok uzaklardan geliyor. Bir şey mi oldu?"
Umut, telefonun diğer ucunda derin, sarsıcı bir nefes aldı. İpek o an, Umut’un Berlin’in o gri ve soğuk kaldırımlarında tek başına yürüdüğünü, omuzlarının çöktüğünü hayal etti. "İpek, Berlin’e indiğim an hayat durdu sanki. Babam... Ani bir kalp krizi. Onu hastaneye yetiştirdik, en iyi doktorları çağırdık ama kaderi kokularla değiştiremiyormuşuz. Onu iki gün önce toprağa verdik. Cenaze, işlemler, babamın geride bıraktığı o devasa boşluk... İnan bana, telefonu elime alacak, birine bir cümle kuracak mecalim kalmadı. Zihnim sadece sisli bir orman gibiydi."
İpek donup kaldı. Az önce mahalleli Merve’nin sorduğu o kirli soru, annesinin "seni kullandı" diyen bakışları, kendi içindeki o "acaba?" diyen kemirici şüphe... Hepsi bir anda yerin dibine girdi. Umut orada, hayatının en büyük ağacının devrilişini izlerken, kendisi burada kendi küçük gururunun yaralarını sarmaya çalışmıştı. Büyük bir utanç dalgası İpek’in yüzünü kızarttı.
"Başınız sağ olsun Umut Bey... Ben... Gerçekten çok üzüldüm. Ne diyeceğimi, sizi nasıl teselli edeceğimi bilmiyorum," dedi İpek. Gözlerinden sessizce süzülen iki damla yaş, mutfak tezgahının üzerine düştü. Artık kızgın değildi; sadece büyük bir şefkat duyuyordu.
"Sağ ol İpek. Bilmen gereken tek şey, seni o gün öylece bırakıp gitmek zorunda kaldığım için duyduğum pişmanlık. Berlin’de, o hastane koridorlarında babamın nefesinin kesilişini izlerken, aklımda sadece senin o duru, o tertemiz 'nefesin' vardı. Yarım kalan o formül, senin koku hassasiyetin, Şile’de kurduğumuz o hayaller... Hiçbirini unutmadım. Sadece... biraz zamana ihtiyacım vardı."
Umut biraz sustu. Aradaki binlerce kilometrelik hat, sadece ikisinin nefes alışverişiyle doldu. İpek, onun acısını sanki kendi göğsünde hissediyordu. Umut, orada, Berlin’in o meşhur, steril ama ruhsuz caddelerinde yürürken İpek’in sesindeki o sıcaklığı, o "mahalle kokan" samimiyeti duyduğunda, içinden geçen o tek cümleyi söylemek için dudaklarını araladı.
"Seni özledim İpek. Senin o hiçbir yapay esansın veremeyeceği saflığını, yanındayken aldığım o huzurlu nefesi özledim. Claude’un pahalı parfümlerinin, Berlin’in soğuk taşlarının arasında sadece seni istedim."
Ama Umut, o her zamanki asaletinden ve kederinin ona yüklediği o ağır saygınlıktan ödün vermedi. Bu cümleyi söylerse, sanki babasının acısına ihanet edecekmiş gibi hissetti. Kelimeler boğazında bir yumru oldu, yutkundu. "Kendine dikkat et İpek. Birkaç güne kadar döneceğim. O parfümü, 'Nefes'i bitireceğiz. Babamın bana bıraktığı o koku mirasını ancak seninle tamamlayabilirim. Sen benim en önemli notamsın."
"Siz de... Siz de kendinize dikkat edin," dedi İpek fısıltıyla. Telefon kapandığında, odadaki o buzdolabı uğultusu bile kesilmiş gibiydi.
İpek telefonu göğsüne bastırıp öylece kaldı. Annesi Hanife, kapı eşiğinde hala heykelleşmiş gibi duruyordu. İpek yavaşça başını kaldırdı, gözyaşlarını silmedi. Annesinin gözlerinin içine, o her şeyi bilen, her şeye bir kulp takan sert gözlerine baktı.
"Babası ölmüş anne," dedi İpek, sesi titreyerek. "Adam gününü gün etmeye, beni unutmaya gitmemiş. Babasını toprağa vermeye gitmiş. Yanındaki kadın da sadece iş ortağıymış."
Hanife, duyduğu bu gerçekle o dik duruşunu kaybetti. Kollarını yavaşça yanına sarkıttı. Dudakları bir şey söyleyecek gibi aralandı ama pişmanlık ve utanç kelimelerini bir araya getiremedi. İlk kez, kızına karşı yanılmış olmanın verdiği o ağır ezikliği hissetti. Yavaşça mutfaktan çıktı, odasına doğru giderken omuzları her zamankinden daha çöküktü.
İpek ise mutfakta tek başına kaldı. Pencereyi açtı. Gece İstanbul’un üzerine bir yorgan gibi seriliyordu. Artık astımı onu boğmuyordu. Artık Merve’nin o çirkin sorusu kulağında yankılanmıyordu. Umut’un sesindeki o keder, İpek’e hayatta paradan, lüksten ve mahalle dedikodusundan çok daha büyük gerçekler olduğunu öğretmişti: Ölüm ve Sadakat.
İpek o gece, yatağına uzandığında tavanı izlerken bir karar verdi. Umut döndüğünde, onu sadece bir çalışan gibi değil, ruhunun diğer yarısı gibi karşılayacaktı. Ve o yarım kalan "Nefes" parfümü, sadece bir koku değil, iki yaralı ruhun birbirine tutunma hikayesi olacaktı.