Umut’un Berlin’den dönüşü, bir zafer alayı gibi değil, sessiz bir yas ayini gibiydi. İpek, plazanın önünde beklerken kalbinin her atışını boğazında hissediyordu. Siyah bir araba kapının önünde durduğunda, arka kapı ağır ağır açıldı. İçinden çıkan adam; o her zaman kusursuz ütülü takımları içindeki, bakışlarıyla dünyayı yöneten Umut değildi. Siyah, yorgun bir paltoya bürünmüş, gözlerinin altı Berlin’in uykusuz geceleriyle gölgelenmiş, sakalları hafifçe uzamış bir adamdı.
Göz göze geldiklerinde dünya durdu. İpek’in burnuna dolan koku, Umut’un o meşhur "orman ve deri" kokusu değildi; bu koku, soğuk bir rüzgar, taze toprak ve derin bir yalnızlıktı. Umut, İpek’e doğru bir adım attı, dudakları hafifçe titredi ama hiçbir şey söylemedi. Sadece İpek’in gözlerinin içine bakarak elini uzattı.
"Gidelim mi?" dedi Umut. Sesi, sanki tozlu bir raftan indirilmiş eski bir plak gibi cızırtılı ve yorgundu.
"Laboratuvara mı?" diye sordu İpek fısıltıyla.
Umut başını iki yana salladı. "Hayır. Laboratuvar bugün çok gürültülü, çok yapay... Şile’ye, o sessizliğe gidelim. Sadece nefes almaya ihtiyacım var İpek. Senin nefesine."
Araba, İstanbul’un o kaotik trafiğini bir bıçak gibi yarıp şehrin dışına doğru süzülürken, ikisi de tek bir kelime etmedi. Ama elleri vites kolunun üzerinde, sanki birbirlerinden güç almak istercesine kenetlenmişti. Şehir geride kaldıkça, binaların yerini önce cılız ağaçlar, sonra gür ormanlar ve nihayetinde o hırçın Karadeniz’in iyotlu kokusu aldı.
Şile’deki o cam duvarlı eve vardıklarında, hava kararmak üzereydi. Gökyüzü, yaslı bir morluğa bürünmüştü. Umut, kapıyı açıp içeri girdiğinde paltosunu bile çıkarmadan salonun ortasındaki o geniş koltuğa çöktü. Başını ellerinin arasına aldı. Omuzları sarsılıyordu. İpek, yavaşça yanına yaklaştı. Hayatında ilk defa, birine dokunurken bu kadar korkusuzdu. Elini Umut’un omzuna koydu.
"Umut..."
Umut, başını kaldırdığında gözlerindeki o barajın kapakları tamamen açıldı. O "soğuk Alman" kimliği, o "mesafeli parfümör" maskesi paramparça oldu. Başını İpek’in dizlerine koydu ve hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Bu, babasının kaybına, Claude’un sahteliğine, hayatın o bitmek bilmeyen formül arayışına duyulan bir ağlayıştı. İpek, onun saçlarını okşarken burnuna o an çok tuhaf, hiç bilmediği bir koku geldi. Bu, "yasın" kokusuydu. Acıydı ama bir o kadar da saftı.
"Geçti," dedi İpek, kendi gözyaşları Umut’un saçlarına düşerken. "Geçti Umut. Buradasın, güvendesin."
Bir süre öylece kaldılar. O evin içinde sadece denizin hırçın dalgaları ve iki yaralı ruhun ortak nefesi duyuluyordu. Umut, bir süre sonra sakinleşti, başını İpek’in dizlerinden kaldırmadan ona baktı.
"Biliyor musun İpek," dedi sesi hala titreyerek. "Babam ölmeden önceki son saniyesinde elini burnuna götürdü. Sanki bir şeyi koklamak ister gibi... Ben hayatım boyunca en pahalı çiçeklerin, en nadir köklerin peşinden koştum. Ama o son anda anladım ki, asıl koku huzurun kokusuymuş. Ve ben o huzuru sadece senin yanında bulabiliyorum."
İpek, çantasından o bir iki gün boyunca kendi imkanlarıyla, mahallenin o küçük bahçelerinden topladığı bitkilerle hazırladığı küçük, etiketsiz şişeyi çıkardı. "Bunu sizin için yaptım," dedi. "Yasın ve huzurun kokusu. İçinde biraz selvi, biraz taze toprak ve biraz da... benim size olan inancım var."
Umut, şişeyi titreyen elleriyle aldı. Kapağını açıp derin bir nefes çektiğinde gözleri hayretle açıldı. Bu kokuda yapay hiçbir şey yoktu. Bu koku; bir cenazenin ardından gelen o ilk güneşli sabahı, bir kışın ardından gelen ilk tomurcuğu anlatıyordu.
"İpek..." dedi Umut, şişeyi göğsüne bastırarak. "Sen sadece bir asistan değilsin. Sen bu dünyanın gördüğü en dürüst ruhsun. Formül bitti. 'Nefes' tamamlandı. Ama o parfümün içine bir isim daha yazacağız: İpek’in Ruhu."
Umut, İpek’in yüzünü avuçlarının arasına aldı. Bu seferki yakınlıkta hiçbir profesyonellik, hiçbir deney kaygısı yoktu. Sadece iki insanın birbirine olan o sonsuz ihtiyacı vardı. "Seni özledim İpek," dedi sonunda, Berlin’deki o telefonda söyleyemediği o cümleyi fısıldayarak. "Seni o kadar çok özledim ki, her nefesimde senin yokluğunu soludum."
İpek gülümsedi, gözyaşları arasından bir ışık sızdı. "Ben de buradayım Umut. Ve artık hiç gitmeyeceğim."
Gece, Şile’nin üzerinde bir yorgan gibi dururken; camdan duvarların ardındaki o hırçın deniz bile sakinleşmişti. İpek ve Umut, o gece o evin içinde, sadece bir parfümün son notasını değil, hayatlarının geri kalanının ilk notasını bulmuşlardı. Artık astım krizleri yoktu, artık mahalle dedikoduları o cam duvarları aşamıyordu. Artık sadece ikisi ve o mucizevi "Nefes" vardı.