BİR YIL SONRA
Paris’in kalbinde, Place Vendôme’un o tarihi dokusunun içinde, bu gece sadece tek bir isim yankılanıyordu. Işıklar, devasa bir parfüm şişesi şeklinde tasarlanmış podyumu aydınlatırken, dünyanın en prestijli parfüm otoriteleri, moda ikonları ve eleştirmenler yerlerini almıştı. Salonun girişinde, altın harflerle o isim parlıyordu: "NEFES – by Umut & İpek."
Sahnenin arkasında, İpek aynadaki aksine bakıyordu. Üzerinde, fırtına mavisi, ipekten dikilmiş ve her hareketinde denizin dalgalanışını andıran bir elbise vardı. Bir yıl önce mahalledeki o nemli odasında astım fısfısına sarılan kızdan eser yoktu. Şimdi karşısında, omuzları dik, bakışları derin ve kendi değerini bilen bir kadın duruyordu.
"Hazır mısın?"
İpek arkasına döndüğünde Umut’u gördü. Umut, siyah smokini içinde her zamanki gibi kusursuzdu ama bakışlarındaki o eski "soğuk Alman" ifadesi yerini huzurlu bir dinginliğe bırakmıştı. İpek’in yanına gelip ellerini onun beline doladı ve burnunu İpek’in boynuna yaklaştırıp derin bir nefes çekti.
"Hala dünyanın en güzel esansı burası," diye fısıldadı Umut. "Hiçbir laboratuvar, hiçbir çiçek bu saflığı taklit edemez."
İpek gülümsedi. "Hatırlıyor musun? Berlin'den döndüğünde, Şile'de baban için hazırladığım o ilk karışımı kokladığında 'Bu bir mucize' demiştin."
"Hala öyle diyorum," dedi Umut, İpek'in elini tutup podyuma çıkan merdivenlere doğru yönlendirirken. "O gün o 'yas' kokusunu, 'umuda' çevirmeyi başardın. Bugün dünya senin nefesini soluyacak."
Işıklar patladı, alkış sesleri salonun tavanına ulaştı. İpek ve Umut podyuma çıktıklarında, dev ekranlarda "Nefes"in hikayesi dönmeye başladı. Ama bu hikayede sadece lüks yoktu; İpek’in mahallesindeki o eski ev, babasının ilaç kutuları, İstanbul’un o egzozlu ama samimi sokakları da vardı. İpek mikrofona yaklaştığında salon bir anda sessizleşti.
"Bu koku," dedi İpek, sesi Paris’in o soğuk havasını ısıtacak kadar sıcak ve berraktı. "Nefes alamayanlar için yapıldı. Hayatın içinde kaybolmuş, dedikoduların, yoksulluğun ve hırsların altında ezilmiş her ruhun bir gün kendi çiçeğini açabileceğini kanıtlamak için... Ben bu kokuyu, bana ilk nefesimi veren adama ve hayatın o sert dalgalarıyla yoğrulan 'Amber' yürekli herkese ithaf ediyorum."
Alkışlar fırtınaya dönüşürken, en ön sırada oturan iki kişi İpek’in gözlerini doldurdu. Annesi Hanife, üzerinde şık bir döpiyesle, gururdan gözyaşları içinde kızına bakıyordu. Yanında ise kardeşi Emre, ablasına hayranlıkla el sallıyordu. Mahallenin o karanlık dedikoduları, o "yattınız mı?" diyen kirli soruları, İpek’in bu görkemli başarısının ışığında tamamen buharlaşıp gitmişti. Artık kimse İpek’in nasıl oraya geldiğini sormuyordu; herkes onun yarattığı o efsanevi kokunun peşindeydi.
Tören bittikten sonra, Eyfel Kulesi’ne karşı duran o geniş terasta baş başa kaldılar. Umut, cebinden küçük, kadife bir kutu çıkardı. İçinde, üzerinde minik bir yasemin çiçeği figürü olan, pırlantalarla süslü bir yüzük vardı.
"İpek," dedi Umut, onun gözlerinin içine bakarak. "Hayat bir koku formülü gibidir. Bazı notalar tek başına bir anlam ifade etmez. Ama seninle ben... Biz dünyanın en dengeli, en ebedi notasını bulduk. Benimle, son nefesimize kadar aynı formülün parçası olur musun?"
İpek, Umut’un boynuna sarıldı. Artık ne astımı vardı ne de korkuları. "Seninle her nefesim bir bayram, Umut. Evet, sonsuza kadar..."
Paris’in o serin gecesinde, Eyfel’in ışıkları altında birbirlerine kenetlendiklerinde, havada sadece "Nefes"in o büyülü kokusu vardı. Gölge oyunları bitmiş, renkler gerçekliğine kavuşmuştu. Hırsın soğuk rengi, aşkın ve saflığın sıcaklığına yenik düşmüştü.