Umut, amberin hikayesini anlatmaya başladığında sesi, sanki çok gizli bir sırrı paylaşıyormuş gibi alçaldı. "Amber, denizin en derinlerinden, en karanlık yerlerinden gelir. Bir balinanın sindiremediği, midesine ağır gelen o fazlalıktır aslında. Denize atılır. Yıllarca, belki on yıllarca dev dalgalarla boğuşur. Tuzlu suda yıkanır, yakıcı güneşin altında kavrulur, kayalara çarpar. İlk atıldığında berbat, tahammül edilemez bir kokusu vardır. Ama o tuz, o güneş ve o zaman... Onu dünyanın en pahalı, en vazgeçilmez esansına dönüştürür."
Duraksadı ve İpek’in gözlerinin tam içine baktı. "Tıpkı insan ruhu gibi... Acı çekmeden, hayattaki o sert dalgalarla yoğrulmadan o derinliği, o kalıcılığı kazanamazsın. Amber, sabrın ve dayanıklılığın kokusudur."
İpek, Umut’un bu metaforu neden seçtiğini çok iyi anladı. O amber, kendisiydi. Mahallenin dedikodusu, annesinin öfkesi, astımının boğuculuğu; hepsi İpek’i yoğuran o sert dalgalardı. Amberin o sıcak, hayvansı ama garip bir şekilde ana rahmi gibi huzur veren kokusunu içine çekerken, hayatında ilk kez "eksik" olmadığını hissetti.
"Peki senin amberin ne İpek?" diye sordu Umut. Sesi şimdi o kadar yakındı ki, İpek onun nefesini yanağında hissedebiliyordu.
İpek, bakışlarını kaçırmadı. "Sanırım benim amberim," dedi titreyen bir sesle, "bu plazanın kapısından içeri girdiğim o ilk gün oluşmaya başladı Umut. Senden önce, ben sadece kıyıya vurmuş, kimsenin yüzüne bakmadığı o çirkin parçaydım. Seninle beraber, o güneşin ve tuzun beni iyileştirdiğini hissettim. Sen benim dalgalarımsın."
Bu itiraf, laboratuvarın o rasyonel, bilimsel havasını bir anda dağıttı. Umut, profesyonelliği bir kenara bırakıp İpek’in elini tuttu. Bu seferki tutuşu bir gözlemci gibi değil, boğulmak üzere olan birinin can simidine sarılması gibiydi.
"O zaman artık kıyıdan uzaklaşma vakti geldi," dedi Umut. "Bu amberin ışığa, gerçek doğasına kavuşması lazım. Yarın Şile’ye gidiyoruz İpek. Formülün o son, en mahrem notasını orada; o gürültüsüz denizin, o hilesiz rüzgarın altında bulacağız. Sadece sen, ben ve nefesimiz."
Laboratuvarın o tozsuz, her köşesi umut kokan havası, sadece birkaç saat içinde yerini belirsizliğin o ağır ve metalik kokusuna bırakmıştı. İpek, evde Şile yolculuğu için hazırladığı küçük çantasına bakarken telefonunun çalmasıyla irkildi. Arayan Umut’tu. İpek, içinde bir bahar neşesiyle telefonu açtı ama duyduğu ses, o her zamanki kadife tonlu Umut değil, buz gibi bir profesyonellikteki adamdı.
"İpek, dinle... Çok acil bir durum gelişti. Berlin’deki ofisten bir haber aldım, hemen dönmem gerekiyor. Şile işini ertelemek zorundayız."
İpek’in elindeki çanta yavaşça yere düştü. "Almanya mı? Ama... parfüm? Formülün o son notasını bulacaktık hani?"
Umut’un sesi mesafeliydi, arkadan valizlerin fermuar sesleri geliyordu. "Döndüğümde devam ederiz. Formülün güvenliği için laboratuvarı kilitlettim. Sen bir süre dinlen. Geldiğimde her şeyi halledeceğiz."
İpek ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilemiyordu. Zihni bomboş kalmıştı. "Ben... anladım. Şaşırdım sadece. İyi yolculuklar o zaman, kendine dikkat et!" diyebildi sadece. Kelimeler boğazında birer cam kırığı gibi düğümleniyordu.
Tam telefonu kapatacakken, ahizenin diğer ucundan o tiz ve kibirli ses yankılandı. Claude’un sesiydi bu. "Umut, Liebling! Acele etmeliyiz, taksi kapıda. Berlin’deki o akşam yemeğine yetişmemiz lazım, biliyorsun protokolü..."
İpek’in kalbine o an kızgın bir bıçak saplanmış gibi oldu. Umut yalnız gitmiyordu. Beraber gidiyorlardı. O "eski sevgili ama iş ortağı" dediği kadınla, İpek’in nefesini kesen o yoğun parfümlü kadınla...