Telefon kapandığında odaya buz gibi bir sessizlik çöktü. İpek, aylardır bir kez bile zorlanmadığı ciğerlerinin aniden kapandığını hissetti. Göğüs kafesi daralıyor, hava bir türlü içeri sızmıyordu. Panikle masadaki inhaler cihazını aradı ama elleri titrediği için fısfısı yere düşürdü.
O sırada kapının eşiğinde bir gölge belirdi. Annesi Hanife, kollarını göğsünde bağlamış, sırtını kapı pervazına yaslamış vaziyette kızını izliyordu. Bakışlarında "ben demiştim" demenin o acı zaferi vardı ama gözlerinin derinliğinde kızının bu perişan haline dayanamayan bir anne şefkati gizliydi.
"Bak..." dedi Hanife, sesi her zamankinden daha tok ve sarsılmazdı. "Ben sana dememiş miydim İpek? Elin oğlu gelir, seninle gönül eğlendirir, o güzel hayalleri gözünün önüne serer sonra da bir telefonla çekip gider. O zenginlerin dünyasında sana yer yok kızım. Bak, yine o kokulu kadınla beraber gitti, değil mi?"
İpek, yerde nefes almaya çalışırken annesine bakamadı. Hanife, kızının o çırpınışını görünce dik duruşunu bozmamaya çalışarak içeri girdi ve yere düşen fısfısı alıp İpek’in eline tutuşturdu.
"Dik dur!" dedi Hanife, sesi bu sefer titreyerek. "Biz fakiriz ama sahipsiz değiliz. O adam seni bir laboratuvar faresi gibi kullandı ve işi bitince o pırıltılı hayatına döndü. Şimdi ağlamayı bırak da, şu dağıttığın hayallerini topla. Yarın yine o günlük işlere, gerçeğine döneceksin."
İpek, fısfıstan derin bir nefes çekti ama ciğerlerini açan ilaç değil, annesinin o tokat gibi gerçek sözleriydi. Umut, ona nefes vermemişti; Umut, onun son nefesini de alıp Berlin’in soğuk sokaklarına götürmüştü.
Umut’un gidişinin üzerinden geçen kırk sekiz saat, İpek için zamanın akışkanlığını yitirdiği, seslerin birbirine karıştığı karanlık bir kuyu gibiydi. Evin içinde bir gölge gibi, parmak uçlarında dolaşıyordu. Mutfaktaki bayat ekmek kokusu, babasının odasından gelen o ağır ilaç genzi yakan rayiha ve annesinin her adımında zeminden yükselen o yorgun tahta gıcırtısı... Her şey ona gerçekliğini, o kaçmak istediği gri dünyayı hatırlatıyordu.
Umut’un uzattığı o şık deri cüzdandaki çekten kalan para; babasının eczaneye olan birikmiş borçlarına, kardeşinin okul taksitine ve aylardır ödenmediği için kapıya dayanan faturalara bir nefes gibi yetmişti. Ama o nefes, şimdi kesilmek üzereydi. "Hazıra dağ dayanmaz," derdi annesi Hanife her sabah mutfakta çayını demlerken. Haklıydı. İpek’in cebinde kalan son birkaç banknot, sadece birkaç günlük mutfak masrafıydı. Ne sokağa çıkıp o aşağılandığı günlük işlere dönecek mecali vardı ne de Umut’un o steril laboratuvarından sonra bu mahallenin kaba gerçekliğine tahammülü...
Odasına kapandı. Pencerenin önündeki o eski, boyası dökülmüş sandalyeye oturdu. Dışarıda, sokağın ortasında patlamış bir kanalizasyon borusunun etrafında koşturan çocukları, paslı tellere asılmış çamaşırları ve karşı binadaki kadınların balkonlardaki bitmek bilmeyen fısıltılarını izliyordu. Her şey bir uğultudan ibaretti. Umut’un ona öğrettiği o "alt notalar", "kalp notaları" şimdi bu mahallenin pis ve ağır kokuları altında eziliyordu.
Tam o sırada kapı, mahallenin tüm gürültüsünü içeri taşıyarak açıldı. Gelen, İpek’in kokteyl gecesinde beraber çalıştığı, mahallenin en hızlı haber yayan, patavatsız ama aslında kötü niyetli olmayan arkadaşı Merve’ydi. Merve, elinde bir paket bisküvi ve üzerinde ucuz, ağır bir parfüm kokusuyla odaya daldı.
"Kızım öldün mü kaldın mı belli değil! Mahalle seni konuşuyor, 'İpek saraylara gelin gitti, bizi unuttu' diyorlar ama sen eve kapanmışsın," dedi Merve, bir yandan hırkasını koltuğa fırlatırken.
İpek, bakışlarını dışarıdaki o gri gökyüzünden ayırmadı. Merve’nin sesi kulağına sanki suyun çok derinlerinden geliyormuş gibi boğuk ve anlamsız ulaşıyordu. Bir uğultu... Sadece bir uğultu. Zihni hâlâ Berlin’e giden o uçağın motor sesindeydi.
"Merve, gerçekten hiç halim yok," dedi İpek, sesi kendi kulağına bile yabancı geliyordu.
Merve, İpek’in bu donuk, neredeyse yaşayan bir ölü gibi duran halinden rahatsız olmuştu. Oturduğu koltukta öne doğru eğildi, ellerini dizlerine koydu. Sesini o kadar alçalttı ki, oda bir anda mezar sessizliğine büründü. Merve’nin gözlerindeki o çiğ merak, İpek’in üzerine bir leke gibi sıçradı.
"Bak İpek, bana dürüst ol... Kimseye söylemem, biliyorsun sırlar bende mezara gider. O adamla... Yani o kadar lüks arabalar, Şile tatilleri, laboratuvarlar falan... Beraber oldunuz mu? Yattınız mı?"
Soru, odanın ortasına patlamaya hazır bir saatli bomba gibi düştü. İpek’in vücudu buz kesti. Zaman durdu. Bu, annesinin her kapıdan geçişinde bakışlarıyla sorduğu, babasının akşam yemeğinde başını tabağından kaldıramamasının asıl sebebi, mahalleli kadınların perdeler arkasında parmakla gösterirken fısıldaştığı o meşum, o kirli soruydu. Kimsenin sormaya cesaret edemediği, İpek’in ise kendine sormaktan korktuğu o mahrem sınır...
İpek yavaşça Merve’ye döndü. Gözlerindeki o sönük fer, yerini ani bir titremeye ve derin bir kırgınlığa bıraktı. "Merve... Sen ne dediğinin farkında mısın? Sen beni ne sanıyorsun?"
Merve omuz silkti, bir bisküvi daha ısırdı. "Ne var canım? Erkek milleti bu, hele öyle zengin, yakışıklı, Alman falan... Karşılıksız günahını bile vermezler insana bu dünyada. O kadar parayı, o kadar ilgiyi, Şile’deki o ıssız ev tekliflerini sadece senin burnun iyi koku alıyor diye mi verdi sanıyorsun? Saf olma İpek. Bir şeyler yaşandı ki adam şimdi elini kolunu sallayıp o sarışın Claude ile Berlin’e gitti. İşini gördü, hevesini aldı ve döndü kendi dünyasına."
İpek’in boğazı düğümlendi. Umut’un o gece alnına kondurduğu o naif, şefkatli öpücük; laboratuvarda parmaklarının birbirine değdiği o kutsal an; birbirlerinin nefesini hissettikleri o sessiz dakikalar... Hepsi bir anda kirletilmiş, bir pazar tezgahına dökülmüş çürük meyveler gibi hissetti. Merve’nin sorusu, aslında mahallenin İpek’e biçtiği değerin, o acımasız etiketin özetiydi: Bedeli ödenmiş bir gençlik.
"Çık dışarı Merve," dedi İpek. Sesi o kadar kısık ama o kadar keskindi ki, odadaki eşyalar bile titredi sanki.
"Aman be, ne dedim sanki? İyiliğin için soruyoruz, yarın öbür gün karnın burnuna gelince ne diyeceksin bu mahalleye?"
"Çık dedim sana!" diye bağırdı İpek. Bu bağırışla birlikte ciğerlerindeki o uyuyan canavar uyandı. Astımı, bir yumruk gibi göğüs kafesine indi. İpek, nefes alabilmek için iki büklüm oldu, boğucu bir öksürük krizi odada yankılanmaya başladı. Merve, panik içinde çantasını kaptığı gibi kapıya yöneldi.
"Tamam be, gidiyorum! Deli misin nesin..."