Kayıt Listesi

1469 Words
Yorgunluktan ayaklarımı sürüyerek bara vardığımda, önce çevreye şöyle bir göz gezdirdim. Gün aydınlanmış, saat sabah yediyi bulmuştu. Barın önünde geceyi bitirmiş sessizlik hâkimdi. İçeride çalışanlar temizlikle meşguldü. Kapının iki yanında duran iri yapılı adamlar hemen dikkatimi çekti. Kolları kaslardan şişmiş, tişörtlerinin dikişleri neredeyse patlayacak gibiydi. Saçları kısa, yüzleri sertti. Her hâlleriyle, “yanıma yaklaşma” diyorlardı. İçeri girmek üzere adım attım ki, adamlardan biri kolunu önümde set gibi kaldırdı. Gövdem kadar kalın koluyla yolu kesti. “Birine mi baktınız, bayan?” dedi, sesi tok ve sertti. Boğazımı temizledim. Derin bir nefes aldım, sesimi olabildiğince kararlı tutmaya çalışarak, “Hayır… İçeride çantamı unuttum,” dedim. Diğer adam hemen devreye girdi. Kaşını alaycı bir şekilde havaya kaldırarak, “Kolundaki ne peki?” dedi. Bir an ne demek istediğini anlamadım. Sonra koluma baktım. Gerçekten, bir çanta da kolumdaydı. Aklım o kadar dağınıktı ki bunu tamamen unutmuştum. Kekelemeye başladım, “Ş-şey… bu mu? Bu… diğer çantam.” İki dev adam birden kahkahayı bastı. Kahkahaları sanki dar bir odada yankılanır gibi içimi titretti. “Kadınların çantalarına her şeyi koyduğunu biliyorduk ama iki taneyle gezdiklerini ilk kez görüyoruz,” dedi biri. Yüzüm bir anda alev aldı. “İçine ne koyduğumuz, kaç tane taşıdığımız sizi ilgilendirmez,” dedim, sesim hafiften titriyordu ama öfkem bastırmaya başlamıştı. “Şimdi lütfen önümden çekilin. İçeri girip çantamı almam gerekiyor.” Kolu hâlâ havada duran koruma, bu kez ciddiyetle sordu: “Adın ne senin?” Alaylarına sinirlenmiştim. “Sana ne adımdan?” dedim ters bir sesle. Diğer koruma araya girdi, daha sakin ama yine tehditkâr bir ifadeyle, “Kayıtlı olup olmadığına bakacağız. Başka bir amacımız yok,” dedi. Bir an duraksadım. Ne diyeceğimi bilemedim. Sonra yutkunarak, “Elaya…” dedim. Buraya Serap adına geldiğimi hatırlayıp telaşla ekledim, “Ayy… şey… Serap.” Dilime hâkim olamıyordum. Adamlar bunu fark etmişti. Eli hâlâ havada olan korumanın yüzünden gülümseme silindi, bakışları sertleşti. “Karar ver. Elaya mı, Serap mı?” dedi, bu kez sesi daha tehditkârdı. Gülümsemeleri gitmişti, ciddiyetleri daha korkunçtu. Midem kasıldı. Boğazımda bir düğüm oluştu. “Serap… Serap Demirci,” dedim sonunda. Sesim çatallandı. İsmimi verirken bile kendime güvenemiyordum. İçimde her şey ters gidiyordu. Koruma kolunu kapıya doğru uzatıp kısa ama buyurgan bir sesle, “Benimle gel Demirci,” dedi. Ne olduğunu anlamaya çalışırken kendimi bir anda dev gibi adamın arkasında, bara girerken buldum. Ayaklarım geri gitmek istese de, bedenim onu dinlemiyordu. İçerisi loştu, sabah olmasına rağmen hava hâlâ gece gibi ağırdı. Koruma içeri girer girmez, bir köşede evraklara gömülmüş birine seslendi: “Kayıt defteri nerede?” Başını kâğıtlardan zar zor kaldıran adam, gözlüğünü düzeltip yavaşça bir dosya yığınına daldı. Alttan kalınca bir defter çıkarıp, “Kayıt defteri burada,” dedi ve tekrar evraklara gömüldü. Koruma defteri aldı, birkaç sayfa çevirdi, parmağını listede gezdirerek okudu. Sonra durup başını bana çevirdi: “Serap adında kayıtlı biri yok,” dedi. Bir an sersemledim. Fısıltıyla, sanki kendime değil de başkasına sorar gibi, “Yok mu? Nasıl olur?” dedim. Adam sertçe konuştu: “Okuma yazman varsa kendin bak.” Titreyen ellerimle sayfalara eğildim. Kalemle yazılmış onlarca isim… derken koruma parmağını bir satırın üstüne bastırdı: “Demirci var. Elaya Demirci.” Nefesim kesildi. Boğazımda bir şey düğümlendi. “Elaya Demirci benim…” dedim, sadece kendimin duyabileceği bir sesle. Sonra mırıldandım, kelimeler dudaklarımdan kontrolsüzce döküldü: “Serap… benim adımı kullanarak mı kayıt olmuş?” Koruma gözlerini kısıp yüzüme baktı. Şüphe sinmişti bakışlarına, “Ne çeviriyorsun?” dedi, sesi daha tehditkârdı bu kez. Yutkundum, ne desem bilemedim. Adamın beni her geçen saniye daha çok sıkıştırdığını fark edince kendimi toparlamaya çalıştım. “Bakın… on iki saattir ayaktayım. Gram uyumadım. Kafam allak bullak. Kimlikteki adım Elaya, tamam mı!” dedim. Sesim çatallaşmıştı, yorgunlukla öfke birbirine karışmıştı. Adam geri adım atmadı, “Çantanı nerede bıraktın?” diye sordu. Gözlerimi kapayıp iç çektim. “Nereden bileyim? Ne yaptığımı biliyor muyum? Bara bakarım…” dedim. O sırada evraklara gömülmüş olan adam gözlüğünün üstünden bakarak, “Çanta mı?” dedi. “Hıhı, evet. Siyah kol çantası… şu boylarda,” dedim, ellerimle boyutunu tarif ederek. “Gördünüz mü?” Adam kafasını kaşıdı, “O… o sizin miydi?” dedi tereddütle. “Evet!” dedim endişeyle. “Benim. Ne oldu?” “Biz onu çöpe attık.” Bir an boşlukta kalmış gibi hissettim. Kan beynime sıçradı. “Ne demek çöpe attık!” dedim, ellerim titremeye başladı. Adam elini duvardaki yazıya doğru kaldırıp parmağıyla işaret etti. “Şuradaki yazıyı okur musun?” Başımı çevirip baktım. Yarım yamalak odaklanabildim: “18 yaşından küçükler giremez.” “Yok, o değil. Altındaki,” dedi ve hâlâ gözünü üzerimden ayırmıyordu. Gözlerimi biraz daha aşağıya kaydırdım. Yazı bu sefer daha sertti. “Kaybolan eşyalardan müessesemiz sorumlu değildir.” Bağırmaya başladım. Sesim çatallandı, “Kayıp değildi o çanta! Kayıp değil!” Gözlüklü adam kaşlarını kaldırıp başını iki yana salladı, “Bakın hanımefendi, burası emanetçi değil. Her gün buraya bir sürü sorunlu tip geliyor. Kimsenin eşyasını saklayamayız. Burası bar, depo değil,” dedi. Sanki söyledikleri çantamın yok olmasını meşrulaştırıyordu. “İki saat!” dedim. Sesim çatladı. Titriyordum. “Sadece iki saatliğine!” Gözlüklü adam, o buz gibi soğukkanlılığıyla, “Bayana kapıya kadar eşlik et,” dedi. Koruma bir adım attı, kolunu uzatıp kapıyı işaret etti. Yutkundum. Boğazım düğüm düğümdü. Umutsuzca son bir cümleye tutundum: “Lütfen… bari içindekileri aldık deyin. İçinde değerli bir şey vardı…” Adam başını iki yana sallayıp gözlüğünün arkasından küçümseyerek baktı: “İçinde ne olduğuna bakıp başımıza bela almak istemeyiz. Çöpse çöp. Kimse açıp da karıştırmaz.” Son bir umutla sordum, “Peki… nereye attınız? Belki oradadır…” Gözlüklü adam parmağıyla kapıyı işaret etti, “Dışarıda… kapının önündeki konteynere. Orada bakın.” Dişlerimi sıktım. Öfke karnımı delmeye başladı. Gözlerim dolu dolu. Koruma hâlâ yolumu kesiyordu. “Çekil be önümden!” dedim öfkeyle ve onu ittim. Adam gerildi, bir an bana doğru adım atacak gibi oldu, sonra sadece homurdanarak kenara çekildi. Kendimi dışarı attım. Gözlerim çöplüğü ararken ellerim otomatik olarak cebime gitti, telefonu çıkarıp Serap’ı aradım. Birkaç kez çaldı. Sonunda açtı. “Abla! Buldun mu?” dedi telaşla. Nefesimi tuttum, sonra sertçe konuştum: “Hayır, bulmadım!” Sokakta hâlâ sızmış sarhoşlar vardı. “Benim adımı neden kullandın?” diye bağırdım. Sesim yankı yaptı. Telefondaki ses bir anda titredi, “Abla… özür dilerim… Yaşım tutmuyor diye…” O cümle beynimde patladı. İyice çileden çıktım. Nefes alırken içime öfke doluyordu. Dişlerimi sıkıyor, avuçlarımı yumruk yapıyordum. “Yeter Serap!” diye bağırdım. Dişlerim kenetlenmişti. “Bu yediğin kaçıncı nane oldu? Derdini babamıza anlatırsın artık.” Telefonun öbür ucundan yalvaran bir ses geldi hemen: “Ely, lütfen… yalvarıyorum. Söz verdim işte! Bir daha başımı belaya sokmayacağım. Ne olur babama söyleme. Okuldan alır beni. Seni alıp nasıl çalıştırdıysa beni de bir yere verir…” İçim burkuldu ama öfkem hâlâ tazeydi. “Okul mu?” dedim sesimi yükselterek. “Sen okul mu okuduğunu sanıyorsun Serap? Kendini kandırma. Hangi öğrenci yaşının tutmadığı barlara gider? Hırsızlarla ne işi olur öğrencinin?” Sesinde panik artmıştı, “Babamıza söylersen kaçarım… Kaçarım Elaya! Yemin ederim kaçarım!” Bu sözleri duyduğum anda dizlerimin bağı çözüldü. Konteynerin önüne çömeldim, sırtımı soğuk duvara yasladım. Gözümün önüne Serap’ın yıllar önce bir gece vakti odadan kaçışı geldi. Deliydi. Gözünü karartırdı. Yapardı. Derin bir nefes aldım. Sesimi olabildiğince sakinleştirerek, “Otelden ayrılma,” dedim. “Şimdi de sayende çöpleri karıştıracağım. Yapmadığım tek şey o kalmıştı zaten…” Serap’ın sesi hâlâ ağlamaklıydı. “Hıhı… buradayım abla. Bekliyorum.” Telefonu kapattım. Sonra ağır adımlarla konteynerin başına yürüdüm. Alkol kokusu, bozulmuş yemek artıkları, keskin bir kusmuk kokusu… hepsi burun deliklerime saldırdı. Bir adım geri çekilip derin bir nefes aldım. Midem bulanıyordu ama yapacak başka çarem yoktu. Burnumu kapatıp kapağı kaldırdım ve ellerimle çöpleri eşelemeye başladım. Tam o sırada arkamdan boğuk, geveleyerek çıkan bir ses duydum: “Hop, orası benim çöplüğüm…” Kafamı çevirdiğimde sarhoşun teki bana bakıyordu. Saç sakal birbirine karışmış, üstü başı perişandı. Sinirlerim artık gerilmekten kopma noktasına gelmişti. Tiksintiyle doğrulup adamın üstüne yürüdüm. “Çöp lan bu, çöp!” dedim sertçe. “Kim bir çöpü sahiplenir ki?” Adam sendeledi, geri geri çekildi. “Bir şey demedim bacım… Paylaşabiliriz,” dedi gülerek. Elime geçirdiğim bir çubuğu kaldırıp ona doğru salladım, “Burada bir çanta gördün mü?” diye sordum. Sesim hâlâ sinirden titriyordu. Adam kıkırdadı, “Ben çanta aramam çöpte… Bira, viski, sigara… benim ilgi alanım bunlar.” İçimi çekip gözlerimi çöpe tekrar çevirdim. Ama baktıkça içimdeki o kesif his büyüyordu. “Bu çöp… boşaltılmış. Birisi benden önce karıştırmış burayı.” Adamın dizleri çözüldü, yere yığıldı. Gözleri kapanmak üzereydi ama bilinci hâlâ açıktı. “Az önce… çöpleri topladılar,” dedi. Başına dikildim. Gözlerini zor açık tutuyordu. “Nereye götürdüler?” diye sordum, son bir umutla. Gözleri neredeyse kapanmıştı ama dili hâlâ dönüyordu. “Büyük çöplüğe…” dedi, sesi incelmişti. “Orada… yakıp imha ediyorlar. Gitti… güzelim şişelerim…” Yutkundum. Gözümde bir çanta, içinde saklanan sırlar ve arkamda adımı kullanarak beni batağa çeken bir kardeş vardı. Çantayla birlikte sadece eşyalar değil… Serap’ın başını soktuğu karanlık da alev alev yanmaya gidiyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD