CELLADIN KUCAĞI 🩸

1157 Words
Karanlık bir soyun içerisine, ışığı sönmüş bir tanrıça girecekti; kanla yazılmış bir kaderin, gözyaşıyla mühürlenmiş bedeli olarak... Kadim topraklar, bir celladın bir kurbana diz çöküşüne şahitlik etmek için nefesini tutmuştu. Çünkü Korhanlar için güneş çoktan batmıştı ve artık hüküm sürecek olan tek şey, o yırtık elbiseli tanrıçanın ellerinden dökülecek olan hüzündü. Kanın vadesi dolmuş, ruhların takası başlamıştı. RÜYADAN Karşımdaki adam silahını bana doğrultmuştu. Gözyaşlarım akıyordu, durduramıyordum. Bir cellattan kaçarken karşımda başka bir cellada sığınıyordum sanki. İkisi de aynıydı. İkisi de ellerinde silah, ikisi de can alabilirdi. Ama bir fark vardı: Bu adamın gözlerinde, abimde ve babamda olmayan bir şey gördüm. Merak mıydı? Yoksa sadece daha fazla kan mı istiyordu, anlayamadım. "Kurtar beni. Lütfen," dedim sesim titreyerek. Dizlerim öyle çok titriyordu ki, düşecek gibiydim. "Beni zorla evlendirecekler. Bir ayyaşa, mahallenin en adi adamına verecekler." Adam bir süre öylece bana baktı. Yüzümü süzdü, ıslak saçlarımı, üzerimdeki yırtık elbiseyi, çamur içindeki ayaklarımı. Sonra gözleri arkama kaydı. Yanında duran korumalar, ben içeri girer girmez silahlarını arkama doğrultmuşlardı. Abim ve babamın sesleri kesilmişti. Deponun kapısında öylece duruyorlardı, iki heykel gibi. Hareket etmeye korkuyorlardı. Sonra abimin sesi yankılandı, korkudan titreyerek: "Efendim..." Karşımdaki adam, abime bakmadı bile. Gözleri hâlâ bende, öylece duruyordu. Ama elindeki silah yavaşça yükseldi. Abimin değil, onun arkasında duran babamın kafasına doğrultuldu. Ben daha ne olduğunu anlayamadan, silah patladı. Yerimden sıçradım. Çığlık attım mı bilmiyorum, sesim çıktı mı emin değilim. Sadece babamın yere yığıldığını gördüm. Kafasından kan fışkırıyordu, beton zeminde kırmızı bir göl oluşuyordu. Gözleri açıktı. Bana bakıyordu. Ölü gözlerle bana bakıyordu. Korku dolu gözlerle karşımdaki adama baktım. O ise sakin bir şekilde silahını indirdi, namludan yükselen dumana baktı bir an. Sonra dudaklarında soğuk bir gülümseme belirdi. "Vay demek ayağıma kadar geldiniz ha?" dedi adam. Sesi son derece korkutucuydu. Ama ben onlardan o kadar çok korkuyordum ki, bu ses artık bana korkutucu gelmiyordu. Belki de artık korkacak bir şeyim kalmamıştı. "Kızı alın," dedi korumalarına. İki iri yarı adam hemen yanıma geldi, kollarımdan tuttular. Sertçe kenara çektiler beni. Direnecek halim yoktu. Zaten direnmek istiyor muydum, bilmiyordum. Abim dizlerinin üzerine düştü. Korumaların silahları hâlâ ona doğrultulmuştu. Titriyordu, korkudan altına kaçıracak gibiydi. Yalvarmaya başladı: "Beyim... Beyim affedin bizi. Söz ödeyeceğiz borcumuzu. Hepsini ödeyeceğiz." Adam kaşlarını kaldırdı. Elindeki silahı abime doğru sallayarak sordu: "Nasıl ödeyeceksin?" Abim heyecanla, umutla, çaresizlikle anlatmaya başladı: "Kardeşimi... Kardeşimi vereceğiz. Evlendireceğiz. Evleneceği adam kuyumcu, zengin. Başlık parasıyla bütün kumar borcumuzu ödeyecek. Hepsini ödeyecek, beyim. Sadece bir şans daha verin bize." Adam bir an durdu. Sonra yavaşça başını çevirdi, bana baktı. Gözlerinde nefret mi vardı, acıma mı, yoksa sadece merak mı, anlayamadım. Elindeki silahı çenesine götürdü, namluyla çenesini kaşıdı. Düşünüyordu. O an anladım. Abim beni birine satmıştı, şimdi de başka birine satıyordu. Ben bir maldım, bir eşyaydım, bir pazarlık parasıydım. İnsan değildim. Ama karşımdaki adamın gözlerinde bir şey değişti. Bana bakarken, sanki içimdeki çaresizliği gördü. Sanki yıllar önce kendini gördü. Kim bilir, belki o da bir zamanlar kaçmıştı. Belki o da bir zamanlar bir cellattan kaçarken başka bir cellada sığınmıştı. Silahını indirdi. Abime döndü. "Borcunuza karşılık kızı verdiniz, öyle mi?" dedi adam. Sesi tehlikeli bir sakinlikteydi. Abim hâlâ dizlerinin üzerindeydi, titreyerek cevap verdi: "Evet, beyim. Evet, öyle." Adam bir an durdu. Başını hafifçe yana eğdi, abime baktı. Sonra göz ucuyla bana kaydı bakışları. O bakış... O an ne hissettiğimi hâlâ bilmiyorum. Korku muydu? Umut muydu? Yoksa sadece boşluğa düşüş mü? "Kız bende kalıyor," dedi adam sessizce. Kesin bir dille. Tartışmaya kapalı bir sesle. "Borcunuz ödendi." Abimin yüzünde bir anlık rahatlama belirdi. Belki de kurtulduğunu sandı. Ama daha o rahatlama yüzüne yayılmadan, adam silahını doğrulttu. Hiç düşünmeden. Hiç tereddüt etmeden. İki el ateş etti abimin ayaklarına. Çığlığım depoda yankılandı. Ellerimi ağzıma götürdüm, gözlerim faltaşı gibi açıldı. Abim acıyla haykırarak yere yuvarlandı, elleriyle kanayan ayak bileklerini tutmaya çalışıyordu. Kıvranıyordu, bağırıyordu. Ama adam konuşmaya devam etti. Sanki hiçbir şey olmamış gibi. Sanki az önce bir sinek öldürmüş gibi. "Benim mekânımda taşkınlık çıkardığınız için." Sonra babama döndü. Babam, olanları dehşetle izliyor, kaskatı kesilmişti. Kaçmaya yeltenemedi bile. Adam silahı babamın koluna doğrulttu ve ateş etti. Babamın çığlığı abimin çığlığına karıştı. İkisi de kanlar içinde yerde kıvranıyor, can acısıyla böğürüyorlardı. Kollarından, ayaklarından kan fışkırıyor, beton zemin kıpkırmızı oluyordu. Adam konuşmasını bitirdi, hâlâ o sakin sesle: "Benim mekânımda hırsızlık yapmaya çalıştığınız için." Hırsızlık... Ne hırsızlığı? Ne taşkınlığı? Anlamıyordum. Sadece kan görüyordum. Sadece çığlık duyuyordum. Sadece titriyordum. Gözlerimden akan yaşın haddi hesabı yoktu. Durduramıyordum. Dizlerimin bağı çözüldü, olduğum yere çöktüm. Ellerim titriyor, nefes alamıyordum. Bir cellattan kaçarken, bir cellada tutulmuştum anlaşılan. Belki de hiçbir zaman özgür olamayacaktım. Belki de ben hep birilerinin malı olarak kalacaktım. Adam yanıma geldi. Önümde durdu. Aşağı eğildi, kanlı elini çenemin altına koydu ve başımı kaldırdı. Gözlerimin içine baktı. "Ağlama," dedi yumuşak bir sesle. O sert adamdan beklenmeyecek bir yumuşaklıktı bu. "Seni satmaya kalkanların cezasını verdim. Artık kimse sana dokunamaz." Sonra doğruldu. Korumalarına döndü. "Götürün bunları hastaneye. Ölmesinler. Borçları ödendi” dedi Korumalar bir anda, görünmez bir emir almış gibi harekete geçti. Abim ve babam, az önceki kabadayı hallerinden eser kalmamış bir şekilde, deponun karanlığına doğru yaka paça dışarı atılırken; o adam, elinde hâlâ dumanı tüten silahıyla bana doğru yürüdü. Yanımda duran iki devasa koruma, o yaklaştıkça saygıyla geriye çekildi. Dehşet içinde olduğum yerde çakılıp kalmıştım. “Korkma,” dediğinde sesindeki o soğuk tını iliklerime işledi. Nasıl korkmayabilirdim ki? Az önce bir celladın elinden kurtulup, ellerinden kan damlayan bir diğer celladın avuçlarına düşmüştüm. Gözyaşlarım çamurlu yanaklarımdan süzülürken zangır zangır titriyordum. “Sana zarar vermem,” dedi tekrar. Sesi bu sefer bir nebze daha yakındı ama nefesim kesiliyordu, başım dönmeye başlamıştı. Deponun ağır rutubet kokusu, yerdeki taze kanın metalik kokusuna karışıyordu. “Az ön... önce...” dedim, yerdeki adamları kast ederek. Sesim bir fısıltıdan öteye geçemiyordu. “Hak ettiler,” dedi hiç düşünmeden. Merhamet, onun dünyasına uğramamış bir yabancı gibiydi. “Beni...” dedim ama devamını getiremedim. Boğazım düğümlendi. Kimdi bu adam? Beni neden korumuştu? “Evet, seni bana verdiler,” dediğinde tüylerim ürperdi, ruhumun çekildiğini hissettim. Bu cümle, abimin beni sattığı gerçeğinden bile daha ağırdı. Beni bir mal gibi, bir borç senedi gibi bu karanlık adama teslim etmişlerdi. Adam önümde bir dağ gibi dikilirken, kurtuluş sandığım o deponun aslında benim yeni hapishanem olduğunu o an anladım. Başım dönüyor, midem bulanıyordu. Gördüklerim ve duyduklarım ruhuma fazla gelmişti. “Beni bırak...” dedim. Sesim de ellerim de benden bağımsız bir isyanın içindeydi. Ona doğru, o kan kokan karanlığa doğru sendeleyerek yürümeye başladım. “Seni istesem de bırakamam,” dediğinde dizlerimdeki son derman da çekildi. Artık emindim; ben gerçekten yağmurdan kaçarken doluya tutulmuştum. Hatta doluya değil, bir fırtınanın tam kalbine düşmüştüm. Adımlarım sarsıldı, dünya etrafımda hızla dönmeye başladı. “Beni bırak, ne olur...” Kelimeler ağzımda yuvarlanıyor, bilincim parmaklarımın arasından kayıp gidiyordu. Gözüm karardı; bedenim, ruhumun taşıyamadığı bu ağırlığı daha fazla yüklenemeyerek kendini kapatma moduna geçti. Gözlerim kapandı. O sert, beton ve kanlı zemine çakılmayı beklerken, beklediğim o acı gelmedi. Karanlığa gömülmeden hemen önce, güçlü bir kolun belimi kavradığını ve beni kendine mühürlediğini hissettim. “Uyanınca konuşacağız, küçük serçe...” O kalın, tok ses zihnimde yankılanan son şey oldu. Sonrası, zifiri bir karanlık ve derin bir sessizlik... BÖLÜM SONU
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD