Vaktin birinde, henüz Gök çatı kılınmamış, Yer bakır olup döşenmemişken; kainat zifiri bir sessizliğe gebeydi. Aydınlık, yükseklerdeki altın tahtında otururken; Karanlık, yeraltının dokuzuncu katında, sönmeyen bir ateşin başında pusuya yatmıştı. Gün geldi, ocağın ateşi hırsla harlandı; insanoğlunun kibri Gök’ün nurundan yüz çevirip yerin altındaki o dilsiz derinliğe el açtı. Onlar, gücü toprağın üstündeki güneşten değil, toprağın altındaki karanlık Efendi’den dilediler. Erlik’in sönmeyen ocağından bir köz çalındı; o köz bir kora, o kor bir soya dönüştü. Ateşleri sadece yakmak ve kül etmek içindi; hiçbir canı ısıtmadı, hiçbir gönle ışık olmadı. Ocağı karanlıkla tüten bu soy, dünyaya hükmetmek için ruhlarını yeraltının soğuk zincirlerine bağladılar. O gün yeryüzünde bir yemin edildi; yer sarsıldı, gök gürledi. Kudretin anahtarı bu soya teslim edildi ama her anahtar, bir borcun kapısını açtı. Kanla yazılan bu akitte, her kazanç bir kayba, her hüküm bir diyete mühürlendi.
Toprağın karnından gelen o eski ses, her dolunayda, her yeni doğumda aynı buz gibi vaadi fısıldadı: "Sana yeryüzünün hazinelerini verdim; dağlar senin heybetin, nehirler senin damarın olsun dedim. Lakin unutma! Ben sana hükmün zirvesini sundum, sen ise bana en saf olanın can suyunu vereceksin. Soyun göğe kadar gürlesin, namın yedi iklimi tutsun ama bahçendeki en taze dallar, meyve vermeden kurusun. Senin gücün, evladının ömründen çalınan nefesle ayakta kalacak." O günden sonra bu soyun beşiklerine gölge düştü. Her gelen nesil, bir öncekinden daha güçlü uyandı ama her birinin yüreğinde o kara leke taşındı. Kan borcu kanla, can borcu en masumun son nefesiyle ödenmeye mahkûm edildi. Kor’dan doğanlar, hükmünü toprağa kanla vurdukça; yeraltı kendi payını istedi. Beşiğindeki fidanın kanı daha kurumadan, yeraltının kan borcu ödenmiş sayılmadı. Bu bir hastalık değildir; bu bir hekimin şifasında, bir otun suyunda gizli değildir. Bu, bin yıllık bir hesabın vadesidir. Toprak, kendine vaat edilen can suyunu geri çağırdığında ne altınlar ne de kılıçlar o borcu durdurmaya yetecektir.
Ve vakit daraldığında, son fidanın kanı damarlarından sessizce çekilmeye başladığında; dünya dilsiz bir karanlığa gömülecektir. Kanın vadesi dolduğunda, Kor’dan doğanların ocağı sönmeye yüz tutacak, yeraltı hakkı olanı söküp alacaktır. Lakin kainat dengesini korur. Bu karanlık döngüyü bozacak olan; ne kılıç kuşanan bir yiğit, ne ordulara hükmeden bir hakan olacaktır. Onu ancak; rüyaların ötesinden gelen, dokunuşuyla ölü toprağı uyandıran, bakışıyla buz tutmuş pınarları eriten bir nefes dindirecektir. O, rüyalardan uyanıp gerçeğe adım attığında; kanın kararmış tarihi yeniden yazılacaktır. O kadın, kurumuş dallara kendi can suyundan verecek; yeraltının efendisiyle pazarlığa oturacak tek ruh olacaktır. Ya o nefes karanlığı soluyup baharı getirecek ya da bu kadim soy, son fidanıyla birlikte toprağın derinliklerinde sonsuza dek kaybolacaktır...
Kafamı kitaptan kaldırdım. Tüylerim ürpermişti kitabın ilk sayfasından nasıl bir girişti bu anlamadım nasıl bir kehanetti böyle. Bugün gökyüzü, okuduğum satırlardaki o kadim lanet kadar karanlıktı. Dışarıda yağmur sicim gibi yağıyordu. Normalde markette, işin sakin olduğu zamanlarda daldığım bu tüyler ürpertici dünyanın satırlarına, bugün evde devam ediyordum.
Küçük bir mahalle marketinde kasiyerlik yapıyordum. Evimize çok yakındı; bazen sabah dokuz akşam beş çalışıyor, bazen de öğlen girip geceye kadar kalıyordum. İşim sadece hayatta kalmamı sağlayan bir mecburiyetti. Haftada bir gün iznim vardı ama o gün de boş durmaz, annemle birlikte merdiven temizliğine ya da ev işlerine giderdim. Ne dinlenmeye vaktim vardı ne de gezmeye. Öylece, bir ot gibi yaşıyordum.
Küçük bir mahallede yaşamanın bedeli ağırdı; hep laf söz olmasından korkarak büyümüştüm. Babam denen adam kahveden, abim ise kumardan başını kaldırmazdı. Her gece kapıdan içeri sızan leş gibi alkol kokusu, beraberinde şiddeti de getirirdi. Çoğu zaman annem ve yengem dayak yerken, ben minik yeğenimi kapıp kendimi odaya kilitlerdim. Kulaklarımı kapatır, o karanlığın geçmesini beklerdim.
Ancak bugün evde anlam veremediğim, değişik bir hava vardı. Annem her sabah yaptığı gibi beni dürterek uyandırmamıştı. Yengem, bakmam için çocuğunu kucağıma kakalamamıştı. Yataktan ağır ağır doğrularak gerindim. Eylül ayındaydık; sonbahar o hüzünlü yüzünü iyice hissettirmeye başlamıştı. Saat henüz ondu.
Dolabımın önündeki boy aynasına baktım. Açık kahverengi saçlarım dağınık bir topuz halindeydi. Gözlerim hafifçe şişmişti ama asıl canımı yakan şey, dudağımın kenarındaki o keskin sızıydı. Dün gece babamdan yediğim o ağır tokatın izi, kurumuş bir kan lekesi gibi duruyordu orada. Bu evde dayak, ekmekten ve sudan daha sıradandı. Özgürlük mü? Bize özgürlüğü sadece uzaktan koklatmışlardı.
Ağır adımlarla odanın kapısını açtığımda, mutfaktan annem ve yengemin fısıldaşan sesleri geliyordu.
“Diyecek miyiz anne?” dedi yengem, sesi titreyerek.
“Sus! Duyacak şimdi Hatun,” dedi annem sertçe.
“Serpil Anne... Söyleyelim kız, bilsin başına gelecekleri,” dedi yengem bu kez yalvarır gibi.
Koridorda buz kestim. Adım sanki o mutfağın eşiğine mühürlenmişti. Annem yengemi uyarmıştı Ve bana neyi söyleyemiyorlardı?
“Günaydın” diyerek mutfağa girdiğimde annem ve yengem bir an tedirgin dolu bakışlarını benim üzerime çevirdiler ne olduğunu bilmiyorum ama her ne ise beni çok sinirlendirecek bir şeydi
“Sonunda uyanabildin,” dedi annem, sesinde o her zamanki umursamaz tınıyla. Gerçi ne zaman umursamıştı ki beni? Ne zaman bir kez olsun evlat yerine koyup bağrına basmıştı? Hiçbir zaman... O, kalbinin tüm şefkatini sadece biricik oğluna saklamıştı.
“Bugün işe geç gideceğim. Dün geceden sonra hemen kalkabileceğimi düşünmedin sanırım,” dedim, sesimdeki kırgınlığı öfkeyle gizlemeye çalışarak.
Annem bana baktı; gözlerindeki o yerleşik çaresizliği görebiliyordum. Beni sevmediği gibi, o ayyaş babamdan kaçmaya da yeltenmiyordu. Bu yetmezmiş gibi yengem Hatun’u da kendi kaderine alet ediyordu. Kaçıp kurtulabilirdi bu aileden ama o, buraya saplanıp kalmayı seçmişti; bu çürümüş, rutubet kokan iki katlı gecekonduya mahkûm etmişti kendini.
“Baban patrondan izin aldı. Sen bugün bize yardım edeceksin, akşama misafirlerimiz var,” dedi annem, mutfaktaki işine dönerken.
“Ne zamandır gelen misafirler için işten izin alıp evde bekliyorum ben anne?” diye sordum. Sesim sakindi ama içimde gün yüzüne çıkmak için çabalayan bir öfke vardı adeta. O canavarı en dibe gömdüm, sabrımı kuşandım.
“Bugün lazımsın işte. Yengen Uras’la ilgilenecek, sen de bana yardım edeceksin,” deyip yengeme baktı. Hatun yengem üzerindeki önlüğü hızla çıkardı.
“Ben Uras’la ilgileneyim artık,” dedi, gözlerini benden kaçırarak.
“Kim bu misafirler?” dedim merakla.
“Bilmiyorum. Baban, ‘Rüya da evde olsun’ dedi sadece.”
Annem bunu söylerken gözlerini yumdu. O an anladım; o ayyaş kesin bir şeyler planlıyordu. Beni öfkeden deliye döndürecek, hayatımı tepetaklak edecek bir şeyler... Emin gibiydim.
“Ne yapmamı istiyorsun?” dedim, artık sabrımın kıyılarında gezinirken.
“Kek yap, ıslak kek olsun. Bir de şu elmalı kurabiyeden yap... Her şeyden bol olsun,” dedi annem, hazırlıklara başlamamı işaret ederek.
“Daha erken değil mi?” dedim, içimdeki huzursuzluk katlanırken.
“Saat on bir oldu Rüya, ancak yetişir zaten. Bunları yaptıktan sonra bir banyoya gir, aklan paklan,” dediğinde kaşlarım iyice çatıldı.
“Aklan paklan derken anne?” dedim, sesimdeki şüpheyi gizleyemeyerek.
“Kızım hamur işleriyle uğraşacaksın ya, ondan sonra kokma diye dedim. Hadi başla,” dedi annem, konuyu kapatmak ister gibi arkasını dönerek.
“Off, tamam!” diyerek önlüğü taktım. Ardından bir yerden bulduğum yazmayı kafama doladım. Mutfakta iş yaparken annemin kafa kazığı tek kuralıydı; "Yemek yaparken yazma tak kafana, kıl tüy düşmesin," derdi. Bizim evdeki ayyaşların tabağına kıl tüy düşse ne yazardı ki? Öküz gibi yerlerdi zaten. Sonra babam denen o adam, eline bir kibrit çöpü alır, dişlerini temizlerdi utanmadan. Ardından o hafif şiş göbeğini sıvazlar, masayı sarsarak kalkar, arkasına bile bakmadan bir de osururdu. Midemizi kaldırırdı; o kadar iğrenç bir adamdı ki aklıma geldikçe safram bulanıyordu.
Bana en iyi gelen şey yemek yapmaktı. Kendimi mutfakta bir sanatçı gibi hissederdim. El lezzetim vardı ve mutfağa girdiysem muhakkak şaheserler yaratırdım. Bugün de maalesef yapacaktım; elimde olmadan yapıyordum çünkü mutfak benim terapi alanımdı. Babam olacak o adam yüzünden üniversiteye gidememiştim. Liseyi bile zor okumuş, ardından bir markete kasiyer olarak girmiştim. Derin bir nefes alarak malzemelerimi çıkardım. Bakalım neler yapacaktım...
YAZARIN ANLATIMI
Rüya, rutubet kokan o mutfakta un ve şekerle kendine küçük, kırılgan bir dünya kurarken; şehrin öteki ucunda, camdan ve çelikten inşa edilmiş devasa kulede zaman çoktan donmuştu. Egemen Korhan için hayat, oğlunun damarlarından çekilen her damla kanla birlikte biraz daha kararıyordu.
Egemen, çalışma odasının tavandan tabana uzanan camından dışarıdaki yağmuru izliyordu. Üzerindeki jilet gibi takım elbisesi, ruhundaki o paramparça olmuş adamı gizlemek için kuşanılmış bir zırh gibiydi. Önündeki masada duran dosya, umudun bittiği yerde çaresizliğin başladığı noktayı temsil ediyordu. Hekimlerin sustuğu, bilimin çaresiz kaldığı günden beri Egemen, içine düştüğü bu karanlıktan çıkış yolu arıyordu.
Oğlu Oğuz, her çocuk gibi değildi. Üç yıldır o küçücük bedeniyle lösemiye karşı devasa bir savaş veriyordu. Egemen, dünyadaki her türlü tedaviyi denemiş, servetini bu uğurda harcamıştı ama hiçbir şekilde oğluna uygun bir ilik veya kök hücre bulunamıyordu. Bu tıkanmışlık Egemen Korhan’ı her zerresine kadar lanetli hissettiriyordu. On yıl önce kız kardeşi ve eniştesini faili meçhul kalan o kazada kaybetmişti; şimdi ise oğlunu kaybetme ihtimali onu uçurumun kenarına itiyordu.
En büyük yarası ise Oğuz’un annesi Aydan’dı. Severek evlendiğini sanmıştı; ancak Aydan, bebeği doğurduğu gün arkasında sadece zehir zemberek bir not bırakarak gitmişti: "Beni arama, senin lanetli bebeğinle yaşamak istemiyorum. Siz lanetlisiniz." Terk edişinin onuncu gününde başka bir adamla çekilmiş fotoğrafı gelmiş, boşanma işlemleri derken Aydan tamamen hayatlarından çıkmıştı. Egemen, oğlu için gururunu ayaklar altına alıp ona ulaşmış, milyonlarca lira teklif etmişti ama Aydan kök hücre vermeyi sert bir dille reddetmişti.
Bu reddediş, Egemen’in kalbindeki son merhamet kırıntısını da öldürmüştü. Karanlık dünyasındaki tek ışığı olan oğlunun o soluk benizli hali, ciğerini yakıyordu. Kendi karanlığının içinde, tanımadığı bir kadının ellerine mahkûm olduğunu bilmek gururunu yaralasa da, babalık içgüdüsü her şeyin üzerindeydi.
“Var mı bir haber?” dedi Eymen. Bakışlarını camdan, dışarıdaki gri yağmurdan çekmemişti. Arkasında duran korumasına sormuştu ama cevabı duymaya takati yoktu aslında.
Koruma kafasını yere eğdi, sesindeki o ezikliği gizleyemedi: “Hayır efendim... Kimsenin dokusu uymuyor küçük bey için.”
Eymen, elindeki içki bardağını sıkıntıyla masaya bıraktı. İçindeki o kor ateş bir türlü sönmüyordu. “Hazırlanın,” dedi, sesi buz gibiydi.
“Nereye efendim?”
“Şirkete gideceğiz, toplantıya geç kaldık,” dedi Eymen donuk bir tonla. Hayat, oğlu için durmuş olabilirdi ama dünya dönmeye devam ediyordu.
“Tabii efendim, ben aracı hazırlatıyorum,” dedi adam ve odadan dışarı çıktı.
Eymen ne yapacağını bilmiyordu, içi adeta daralıyordu. Bu gece işleri bittikten sonra depoya gidecekti; Demir Arslan’la bir araya gelmesi gerekiyordu. Bu düşünce onu biraz olsun sakinleştiriyordu. Demir’e sorsam mı diye düşündü bir an... Belki onun çevresinde, onun karanlık dünyasında bir umut vardı. Ama o kadar yakın değillerdi; sadece bir işini halledecekti onun.
Evden ağır adımlarla çıkarken, Eymen Korhan kendi kaderine doğru yola çıktığını henüz bilmiyordu.
Kadim lafı boşa söylenmemişti; "Gök yarılmadan, yer bakır kılınmadan bir yemin edildi," diye boşuna yazmamıştı o tozlu sayfalar. Eymen, lüks aracının arka koltuğunda şehrin trafiğine karışırken; Rüya, o rutubetli mutfakta elmalı kurabiyelerin kokusuyla kaderini fırına veriyordu.
Birinin dünyası camdan kulelerde sönmeye yüz tutmuş bir ışıktı; diğerininki ise çamurlu sokaklarda parlamaya çalışan bir kor. Şimdi o kehanet, aradaki tüm uçurumları köprü yapmak için harekete geçmişti. Kanın vadesi yaklaşırken, saflığın nefesi çok uzakta değildi.
BÖLÜM SONU