Sabahın erken saatlerinde, hastanenin boğucu atmosferinden sıyrılıp dışarı adım attığımda içimde bir fırtına kopuyordu. Güneşin ilk ışıkları, gece boyunca biriktirdiğim korku ve endişeleri aydınlatıyordu. Ağır adımlarla karakola doğru yürürken, her bir adımım kalbimdeki çarpıntıyı artırıyordu. Babamla yüzleşmeye gitmek, hayatımda attığım en zor adımlardan biriydi.
Arabaya binmek istemiyordum, bu yüzden yürümeyi seçmiştim hastaneden çıkınca. Yağmur hafif çiseliyordu, belki sıkışan ruhuma iyi gelir diye düşünüyordum.
Kafamda bin bir türlü senaryo canlanıyordu. Babamın gözlerine bakıp ona uzun yıllardır içimde biriken soruları sormak... "Neden beni sevmedin? Neden hep Duru'yu tercih ettin?" Bu soruların cevaplarını almak, belki de içimdeki boşluğu dolduracak, yıllardır hissettiğim eksikliğin nedenini anlamama yardımcı olacaktı. Ancak aynı zamanda, babamın cevapları beni daha da yaralayabilir, kırılgan umutlarımı paramparça edebilirdi.
Karakolun soğuk duvarlarına yaklaştıkça, içimdeki korku daha da büyüyordu. Babamla yüzleşmek, onunla aramdaki mesafeyi kapatmak mı, yoksa aramızdaki uçurumu daha da derinleştirmek mi olacaktı? Bu sorular zihnimi kemirirken, adımlarımı sıklaştırdım. Karakola vardığımda, derin bir nefes alıp kendimi içeri zorladım. Kapıdan içeri adım atarken, yüreğim ağzıma geldi. Babamla karşılaşacağımız o anın hayalini kurarken, içimdeki endişe ve korku, umut ve çaresizlik arasında gidip geliyordu.
Eniştem burada olduğu için sorun olmadan beni içeriye aldılar.
“Ruh ve sinir hastalıkları hastanesine sevk edilecek yarım saat içinde. Bana soracak olursan şimdi görüşme kızım.”
Günlerdir yıkamadığım yağlı saçlarımı yüzümün önünden çekip “Görüşeceğim” dedim. “Eğer bugün görüşemezsem bir daha karşısına çıkamam.”
“Sen bilirsin.”
Nezarethane koridorlarında ilerlerken, her adımım kalbimde bir yük olarak hissediliyordu. Babamın karşısına çıkma anı yaklaştıkça, içimdeki duygular karmaşık bir hal alıyordu. Onunla yüzleşmek, belki de yıllardır içimde biriken soru ve kırgınlıklara cevap bulmak demekti.
Küçük bir odada, babam karşımda oturuyordu. Yavaş adımlarla yanına gidip karşısına oturdum. Gözlerimdeki suçlayıcı bakışları görmezden gelerek, ilk sözleri, "Kızım nasıl, uyandı mı?" oldu. Bu sorular, yıllar boyunca hissettiğim ilgisizliği ve terk edilmişliği bir kez daha yüzüme vuruyordu. Babasının gözünde hep birinci çocuk olan Duru'ya olan sevgisi ve ilgisi, benim ikinci çocuk olarak hep gölgede kalışımın kanıtı gibiydi.
Bu, kalbimde derin bir kırgınlık yarattı. Gözlerim dolarken, kendimi toparlayıp, "Evet, uyanacak. Güçlü o," dedim sesimdeki titremeyle mücadele ederken. Babamın yıllar boyunca bana göstermediği ilgi ve sevgiyi şimdi ablam için göstermesi, içimdeki acıyı katbekat artırıyordu.
Babamla olan bu yüzleşmede, içimde biriken tüm duyguları dışa vurmak istiyordum. "Peki ya ben babacığım? Ben nasılım? Neden beni hiç sormuyorsun? Neden hep ablamı soruyorsun?" diye sordum kalbimdeki tüm kırgınlığı ve özlemi sesime yansıtarak. "Avukat olmayı hiç istemedim, ama senin için hukuk fakültesinde okuyorum. Senin gözüne girebilmek, senin sevgini kazanabilmek için her şeyi yaptım. Ama yine de hiçbir zaman yeterli olamadım, değil mi?"
Yüzünde sorularım karşısında bir şaşkınlık, belki de pişmanlık izleri belirmişti. Bu yüzleşme belki de ona yıllar boyunca üzerimde yarattığı etkinin farkına varması için bir fırsat sunuyordu. Ancak ben onun cevaplarını beklerken, kalbimdeki yaraların sarılmasının ne kadar zor olduğunu bir kez daha anlıyordum.
"Senin büyükbaban beni hiç sevmedi, biliyor musun?" dedi sesinde bir kırıklıkla.
"Ben birinci çocuk oldum... Ve o, beni her zaman dışladı. Dayak, hor görme... Onun gözünde hiçbir zaman yeterli olamadım." Sesi titriyordu, sözcükleri arasında boğulmuş acılar, yılların sessizliğinden kurtulup dışarı çıkıyordu.
“Belki de... belki de onun yüzünden seninle ve Duru'yla olan ilişkim..." diye devam etti, gözleri uzaklara dalıp gitmişti. "Belki de o sevgisizlik, beni de sevgisiz bir baba yaptı. Kendi çocuklarıma sevgi göstermeyi bilemedim."
Duru ablama fazlasıyla göstermişti.
Gözlerimden süzülen yaşları durduramıyordum. Babamın, büyükbabam tarafından yaşadığı acılar onun bize karşı tutumunu şekillendirmişti. Bu onun davranışlarını mazur göstermezdi belki ama şimdi onun da içinde büyüttüğü bir çocuk olduğunu, o çocuğun da sevgiye hasret kaldığını görebiliyordum.
"Küçükken... her gece, belki yarın daha iyi olur diye dua ederdim. Ama o yarınlar hiç gelmedi," dedi gözleri nemli. "Ve ben büyüdüm... Ama o acılar, o reddedilmişlik hissi hep benimle kaldı."
Sessizce ağlarken bu itirafları aramızdaki buz dağlarını eritmeye yetmezdi belki ama en azından onun da kırılgan yaralı bir insan olduğunu anlamamı sağlıyordu.
"Keşke... keşke sana daha iyi bir baba olabilseydim, Sevilay. Keşke seni de Duru'yu da eşit sevebilseydim. Ama geçmişin gölgesi, benim üzerimde ağır bir yük olarak kaldı."
"Keşke," dedim yüreğimden yükselen bir iç çekmeyle, "Keşke bir kere olsun elimi tutsaydın, bana sarılsaydın, bu kadar katı olmasaydın. Babanın sana yaptıklarını bana yapmasaydın. Sen birinci çocuk olduğun için dışlandın ve ablam dışlanmasın istedin, ama sonunda beni dışladın."
Bir özür mırıldandı varla yok arası. Dağınık saçlarının arasından geçirdiği parmakları çaresiz bir hareketti. Hızlı hızlı nefes alıp veriyordu, belki de geçmişin ağırlığını bir nebze olsun hafifletebilme umuduyla.
"Duru'yu merak ediyorum, onu görmek istiyorum," dedi. "Bu lanet yerden çıkınca ilk işim onun yanına gitmek olacak. Umarım beni görünce beni affeder. Ben... ben böyle olmasını istemezdim. Onu üzmeye kıyamam, eğer çok seviyorsa Volkan'ı, onunla evlenebilir. Bu sefer ilişkilerine karışmayacağım."
Dudaklarımda buruk bir tebessüm belirdi. Bu ondan duyduğum en samimi sözlerdi belki de. "Anlıyorum," dedim sesimde kırılgan bir kabullenmeyle. Sandalyeyi geriye iterek ayağa kalktım. "Çıkınca gelirsin... Kızının yanına."
Arkamı dönüp odadan çıkmak üzereyken, kapıda duran eniştemle göz göze geldim. Son bir cümle bıraktım ardımda, "Eğer o seni yanında isterse, tabii."
"İster tabii, o babasını çok seviyor," dedi eniştem umut dolu bir sesle.
Koridor boyunca ilerlerken, içimdeki sesleri kapatmak istedim. "Kızım," diye seslenen enişteme dönüp bakmadan büyük adımlarla ilerledim. Karakolun dışına çıktığımda nefes nefese kalmıştım. Gelirken hafifçe çiseleyen yağmur şimdi tamamen durmuştu. Keşke biraz daha yağsa da gözyaşlarımı saklayabilse düşüncesiyle koşar adım ilerledim. Her adımımda babamla olan o duygusal yüzleşmenin içimde bıraktığı derin izlerle mücadele ediyordum. Bu belki de aramızdaki ilk ve son gerçek yüzleşmeydi.
Gözlerimden süzülen yaşlar yanaklarımda bir yol çiziyordu, sanki içimdeki acı ve çaresizlik bu sessiz damlalarla dış dünyaya akıyordu. Etrafımdaki insanların şaşkın ve araştırıcı bakışları altında, ruhum çıplak ve savunmasız hissediyordu; adeta bu bakışlar beni en derin korkularımla yüzleştiren bir ayna gibiydi.
Aniden dizlerimin dayanamayacağını hissettim ve yavaşça, kendimi kaybedercesine yere doğru çöktüm. Dizlerimin üzerine düştüğümde, etrafımdaki dünya dönmeye başladı ve her bir hıçkırık kalbimdeki acıyı derinleştirdi, sanki her nefes alışım içimdeki yaraları daha da açıyordu.
Bu duygusal kasırgayı kontrol etmeye çalışsam da acının ve kırılganlığın bu derecede yoğun hissedildiği bir anı yönetmek imkansızdı. Çevremdeki bakışlar, sanki bu çaresiz anımda beni yargılayan bir mahkeme gibiydi; her biri, sessizce fakat keskin bir şekilde beni suçluyordu.
Dizlerimin üzerine çökmüş halde, hayatımda hissettiğim en derin yalnızlık duygusuna boğuldum. Babamla olan yüzleşmemin getirdiği bu çaresizlik, tüm varlığımı sarmış, içimdeki fırtınayı dış dünyaya taşımıştı.
Sonra, bir an, her şey sanki durdu. Gözyaşlarım, hıçkırıklarım ve etrafımdaki o keskin bakışlar, bir sessizliğe büründü.
Omuzlarıma bırakılan ceketle henüz ne olduğunu anlamaya çalışırken, kollarımı saran güçlü eller beni incitmeden ayağa kaldırdı. Bedenim beni tutan kişiye dönünce kaşlarım şaşkınlıkla yükseldi.
"Kadınlar ağlamamalı," dedi derin ve sakin ses tonuyla. "Onlar bu berbat dünyaya inat gülmeliler."
"Siz?" diye mırıldandım gözyaşlarımın arasından ona bakarken.
Uzun kemikli parmakları yanaklarımda dolaştı sanki gözyaşlarımı silmek istercesine. "Özür dilerim," dedi, "Belki de şu an biraz sınırı aşıyorum."
"Burada ne işiniz var?" diye sordum sesimdeki şaşkınlıkla.
Mavi gözleri, öfkeyle karışık bir yumuşaklıkla bana bakıyordu. "Neden hâlâ ağlıyorsun? Eğer biri gözyaşlarını bile bile akıtıyorsa, o kişiden uzak durmalısın."
"Tekrar soruyorum, burada ne işiniz var?" diye ısrar ettim.
Dün akşam ve şimdi…
Yanağımdaki parmakları yavaşça saçlarıma doğru kaydı. "Seni hastaneye götüreyim. Birazdan kuvvetli bir yağmur yağacak. Gözyaşlarından ıslanan tenin yağmurla daha fazla ıslanmasın."
Ne diyeceğimi bilemedim. Gözleri gözlerimden yanaklarıma, çeneme, dudaklarıma ardından tekrar gözlerime değdi. Gök mavisi gözleri derin bir kuyunun içine bizi çekerken derin nefes aldı. Benim konuşmamamdan yararlanıp, yanımıza yaklaşan arabanın kapısını açıp içeriye oturmamı sağladığında gözlerini üzerimden bir saniye çekmedi. Yanıma oturduğunda kapıyı kapadı.
“Gidelim Ecevit.”
Üzerimdeki şaşkınlığı atamadan, bakışlarımı Ecevit dediği adama çevirecekken şoförle arka kısmın bağlantısını kesen paravanı kapadı. Arkada sadece ikimiz kalırken çok hafif gerildim.
“Biz şu an nereye gidiyoruz?”
Parmaklarını çenesine sürttü. “Bana soracak olursan uzaklara derim.” Gözlerim bir tık büyüdüğünde, “Ama sormadığın için hastaneye gidiyoruz.” Hala yüzüne garip bir şekilde baktığım için dudaklarında tebessüm oluştu. Keskin elmacık kemikleri belirginleşirken dilini alt dudağının üzerinde kaydırıp gözlerini kıstı.
“Biz dün akşam resmen tanışmamıştık değil mi?” Elini uzattı. “Vladimir ben…” Şu an yaşadığım durumu algılayamıyordum. Uzattığı eline elimi uzattım. Ellerimiz birbirine değdiğinde, “Sevilay,” dedim.
“Sevilay,” diyerek mırıldandı dudakları arasından. “Dün akşam benimle konuşmadın Sevilay, belki bugün konuşmak istersin.”
Buna mı içerlemişti? Rahat olmak adına içime temiz havayı çekip bıraktım.
“Aslında sizi tanıyorum.” Başparmağı parmaklarımın üzerinde çok hafif hareket etti.
“Beni henüz tanımıyorsun, Sevilay.”
Parmak uçlarımı sıktı. Evet, onu tanımıyordum? Kimdi bu adam?
Aklım ve yüreğimin babamda olması gerekirken bütün duyu organlarım yanımda oturan adama doğru çekiliyordu.
Elimi elinin arasından çektim. Gözleri parmaklarımın üzerindeyken telefonunun ani çalmasıyla, bacağının üzerinde ritim tutan parmakları durdu. Telefonun ekrana baktığında, yüzündeki ifade anında değişti. Gözleri önceden var olan yumuşak ışıltısını kaybedip tamamen karanlığa kayboldu. Arayanı cevaplayıp telefonu kulağına götürdüğünde, sesi alçak ama emir verir bir tonla, "Söyle," dedi kısaca, sonra bir an sessiz kaldı. Karşı taraf konuşmasını bitirmiş olacak ki, "Beni haberdar edin," diyerek konuşmayı sonlandırdı.
Telefonu kapattığında göz göze geldik. O an onun derin mavi gözlerinde kaybolmuş gibiydim. Gözlerindeki karanlık, bir denizin derinliklerini anımsatıyordu; sakin görünümlerinin altında gizlenen güçlü akıntılar gibi. Güçlü çene hattı ve belirgin elmacık kemikleri, yüzüne keskin bir karakter katıyordu.
"Seni endişelendirdim mi?" diye sordu ses tonunda hafif bir yumuşama ile. Başımı iki yana salladım. Oysaki biraz ürküyordum.
“Biraz daha iyi misin?”
“Teşekkür ederim, iyiyim.”
Çok hafif kıvrıldı dudakları. “Bu bana ikinci yardım edişiniz,” dedim. “Size teşekkür etme fırsatım olmamıştı.” Zeki bir adamdı, oyunla iş yapacak birine benzemiyordu. Neden bahsettiğimi bildiği için anlayışla gözlerimin içine bakıyordu.
“Babamla tartışıp alkolü fazla kaçırdığımda ne yaptığımı bilemeyecek kadar kendimde değildim. Beni evinize götürüp güvenli bir şekilde uyumamı sağladınız. Ve şimdi yine babam yüzünden kırgın hissediyorken siz bana yardım ediyorsunuz.”
Omuzlarımın üzerindeki ceketi alıp kucağına bıraktım.
“Teşekkür ederim.”
Gözleri ceketinin üzerinde duran ellerime kaydı. Neden sürekli ellerime bakıyordu? Tedirgin bir şekilde ellerimi geriye çektiğimde derin nefes aldı.
"Babamla aram pek iyi değil," dediğinde sesi uzak bir fırtınanın habercisi gibi geldi.
"Kendimi bildim bileli babamın beklentileriyle savaştım," diyerek devam etti. Cümlelerinde bir kırıklık bir yorgunluk hissi vardı, sanki bu mücadele onun tüm varlığını sarıp sarmalamıştı. Fakat bu onun yüzünde bir acıma isteği uyandırmıyordu, tam tersine bir direnç bir güç kaynağı gibi görünüyordu.
"Ve buna rağmen kendi ayaklarım üzerinde durmayı başardım. Babamla olan ilişkimden öğrendiğim en önemli şey, hayatta kendi yolumu çizmenin önemi oldu."
Oturduğum yerde kıpırdadım. Babamla yaşadığım zorluklar, onunla olan ilişkim, tüm bu duygular bir karışım halinde içimde dönüp duruyordu. Bu konuları açarken sanki kendi ruhumdaki çatışmaları da dışa vuruyordu.
"Bir insanın sana verdiği değer," diyerek devam etti aynı sert ifadeyle. Kalbimde bir sıkışma hissettim. Kendime ne kadar değer veriyordum ki? "Senin kendi kendine verebileceğin değerle ölçülemez."
Sırf babamın gözüne girmek için kendi hayatımdan vazgeçmiştim ben. Sözlerini sindirmeye çalışırken, yüzündeki ifade bir an için yumuşadı. "Senin de babanla arandaki ilişki belki zor olabilir. Ama unutma ki, senin kendi hayatın kendi kararların var. Ve bu kararlar sadece senin elinde."
Tırnaklarımı pantolonuma sürttüm. Bu saatten sonra nasıl kendi yoluma bakabilirdim?
“Bildiğim kadarıyla uzun zamandır Türkiye’de yaşıyorsunuz. Sizin hakkınızda pek olumlu haberler duymuyorum. Karanlık bir tarafınız olduğu söyleniyor, görünüş olarak da biraz ürkütücüsünüz.”
Şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı. “Beni yanlış anlamayın lütfen.” Yüzünde bir an olsun beliren şaşkınlık yerini hafif bir tebessüme bıraktı. Gözlerinin köşeleri kırıştı, sanki kızgınlık yerine durumu komik bulmuş gibi.
“Açık açık görünüşümün ürkütücü olduğunu söyledin, nasıl seni yanlış anlamayayım?”
Alt dudağımı ağzımın içine alıp bıraktım. “Rahat ol, gülmek istiyorsan kendini sıkma. Seni ağlarken görmektense, gülerken görmeyi tercih ederim.” Bakışlarımı kaçırıp kaçırmamak arasında kaldım.
Karmaşık ve tahmin edilemez bir adamdı, şimdi bana mı yürüyordu yoksa bu sadece onun zor durumdaki birine karşı gösterdiği anlık bir ilgi miydi?
“Sürekli korumalarla geziyorsunuz, belinizde silah var bu yüzden söyledim. Ailenizin Rusya’da karanlık bir tarafı olduğunu biliyorum.”
Ben net konuştukça sanki ona rahatlama geliyordu.
“Hakkımda yazılan her habere inanma.”
“Aileniz mafya değil mi?”
Elmacık kemiklerini belli edercesine gülümsedi. Bembeyaz dişleri dudaklarının arasında parlarken, “Ben yalan söylemem,” dedi gülüşünü yavaşça soldururken. “Yalan söylememek adına bu konu hakkında konuşmak istemiyorum. En azından şimdilik.”
“Rusya’yı özlemiyor musunuz?”
Gözlerimi ondan ayıramıyordum; her cümlesi, onun hakkında öğrenmeye can attığım yeni bir sır gibi havada süzülüyordu.
"Rusya... orası benim için hem bir başlangıç hem de bir sondu," dedi kısa bir an dışarıdaki manzaraya bakarken. "Orada bıraktığım hayat beni ben yapan şeylerin çoğunu içeriyor. Ama aynı zamanda zincirlerimi de kırdığım yer orası."
Bu kriptik yorumlar onun geçmişine dair zihnimde canlanan resmi daha da karmaşık hale getiriyordu. "Zincirlerden kurtulmak?" diye sordum konuşmasının ardındaki anlamı çözmeye çalışarak.
"Her insanın hayatında onu geri tutan onu o eski 'benine hapseden zincirler vardır. Benimkileri kırmak... Rusya'da bıraktığım hayatın bir parçasıydı."
"Ve şimdi?" dedim sesimdeki merakı gizleyemeden. "Şimdi neleri kırıyorsunuz?"
Kısa bir süre düşündü, "Şimdi yeni zincirler peşimde," dedi gülümseyerek, ama bu gülümseme gözlerine ulaşmadı. "Hayat sana sürekli yeni sınavlar veriyor. Önemli olan, her birini aşmayı öğrenmek."
Bakışlarımı arabanın camına vuran yağmur damlalarına çevirdim. Uzun bir sınavdaydım artık bu sınavı vermem gerekiyordu.
Buz gibi bakan gözleri etrafımızdaki arabaların üzerinde gezerken onun baktığı yere bakmak için bakışlarımı dışarıya çevirdim. Üç tane siyah Jeep biz yola çıktığımızdan beri peşimizdeydi. Bana belli etmemeye çalışsa da gözleriyle onları sürekli kontrol ediyordu.
Kim olduklarını sormak için ona dönecekken sakin bir tonla, "Endişelenme," dedi. "Korkulacak hiçbir şey yok."
Onu yüzeysel bilgilerin ötesinde tanımamıştım; varlığı, Elisa ile paylaştığımız dedikoduların ötesinde bir gizeme sahipti. Onun hakkındaki fısıltılar, onun sert ve neredeyse ürkütücü dış görünüşünü karanlık bir yanının olduğunu işaret ediyordu- bu şüphesiz ki ben de dahil herkesin farkında olduğu bir gerçekti. Şimdiki durum belki de büyük bir tehlikeyi işaret ediyor olabilirdi; ancak tuhaf bir şekilde, içimde bir huzur, beklenmedik bir sakinlik vardı. Korkmam gerekirken içimdeki korku zerresi yoktu.
Telefonunu kulağına götürüp arayan kişiyi yanıtladı. "Sorun ne?" diye sorduğunda karşı taraftan aldığı yanıtla kaşları adeta burnuna kadar çöktü, öfkesi yüzünden okunuyordu. Öyle bir hali vardı ki, sanki belindeki silahı çekip bizi saran arabalara doğru ateş açacak gibiydi. Benim oturduğum yerdeki hafif kıpırdanışımı yanlış yorumlamış olmalı ki, korktuğumu düşündü. Telefon görüşmesini bitirip yüzünü bana döndüğünde, "Korkulacak bir durum yok, her şey kontrol altında," dedi.
"Korkmuyorum," diyerek karşılık verdim. "Benim için endişelenmenize gerek yok." Bu beklenmedik tepkim yüzünde şaşkınlık yarattı. "Emin misin?" diye sorduğunda, omuzlarımı rahat bir şekilde silkerek, "Evet, eminim. Korkmuyorum, yani en kötü ne olabilir ki? Belki bir silah saldırısına uğrarız, bence bu en kötü senaryo." Gözleri bir anlığına gözlerimden ayrılmadı, yüzündeki o sert, sinirli ifade yavaş yavaş bir sakinliğe bıraktı.
"Korkusuzsun, bunu seni ilk gördüğüm andan itibaren sezinlemiştim. Dışarıya karşı enerjik, pozitif, sürekli güler yüzlü bir aura saçıyorsun ama gözlerinde hep bir hüzün var." Beni bu kadar iyi tanıması şaşırtıcıydı.
"Benim hakkımda çok şey biliyorsunuz sanırım," dediğimde bakışlarını etrafımızdaki arabalara çevirdi. "Sen de benim hakkımda çok şey biliyorsun, değil mi?" Gülümsedim. Şu anda etrafımızı arabalar sarmışken, biz oldukça rahat bir şekilde konuşup birbirimize gülümsüyorduk. Sanırım ikimiz de normal değildik.
"Anladığım kadarıyla peşinizdeki adamlar kötü insanlar."
"Kısmen.”
"Ama rahat görünüyorsunuz."
"Resmiyeti bir kenara mı bıraksak, sen diyerek benimle konuşabilirsin." Omuzlarımı kaldırıp indirdim bunun benim için pek de önemli olmadığını hissettirmek adına. "Pekâlâ, sen nasıl istersen."
"Böylesi daha iyi oldu," dediğinde, kesinlikle böylesi daha iyi olmuştu. Bakışlarımı tekrar arabalara çevirdim, yavaş yavaş bizden uzaklaşıyorlardı.
"E hani camlardan silahları çıkartıp çatışmadın, normalde öyle olması gerekmiyor mu?" Tok sesiyle kahkaha attığında, "Komik mi?" dedim. "Evet, komik. Çok fazla mafya filmleri izliyorsun galiba?"
"Ama bu böyle olmuyor mu? Yolda giderken arabanın etrafına kötü adamlar çeviriyorlar ve bir anda çatışma başlıyor."
"Bu dediğin Türkiye'de pek olmuyor."
"Sanırım Rusya'da sürekli oluyor. Eminim Rusya'daki hayatın Türkiye'dekinden daha hareketlidir."
"Fazlasıyla ama burada olmayı seviyorum. Buradaki hayatı seviyorum."
"Buradaki hayatı seviyorsun ama oradaki hayatın da gördüğüm kadarıyla peşini bırakmıyor. Ailen hakkında duyduklarımız hoş olmayacak şeyler. Ailenin de seni bırakmaya pek niyeti yok gibi."
“Onların ne düşündüğü benim için önemli değil. Eğer ailemin istediği şekilde bir hayat sürseydim, gerçekten istediğim hayatı yaşayamazdım. Sadece bir sazan gibi akıntıya kapılıp gitmiş olurdum, bu dünyada yaşamanın hiçbir anlamı olmazdı. Onlar ne derse desin ben kendi yolumu çizeceğim."
"Bu kadar emin konuşma. Bir gün yapmak zorunda kaldığında, bu sözlerin aklına geldiğinde canın daha çok yanabilir."
"Benim canım kolay kolay yanmaz. Hakkımda araştırma yaparken gamsız olduğumu okumadın mı?”
"Araştırma yapmadın" dedim yüz mimiklerimi değiştirerek. "Sadece duydum. Ortak arkadaşlarımız var, sonuçta ister istemez kulaktan bilgilere sahip olabiliyoruz. Hem ablamla bir yakınlığınız var, biliyorsun Volkan'ı sonradan öğrendik. E sende Volkan'ın arkadaşı olduğuna göre, doğal olarak ablama yakın olan kişileri araştırmak... Araştırmak demeyelim, merak edip kim olduklarını sorgulamış olabiliriz."
"Tamam, tamam" dedi ellerini kaldırarak. "Sakin ol. Seni sorguya çekmiyorum. Benim hakkımda istediğin şekilde araştırma yapabilirsin. Bu durum beni rahatsız etmez. Araştırmana da gerek yok. Bana istediğini sorabilirsin."
Yeteri kadar onun hakkında bilgi sahibi olmuştum ve bu öğrendiklerimi müsait bir zamanda Elisa'ya da anlatacaktım. Eminim şu an Vladimir'le birlikte aynı arabada olduğumuzu duysa, mesajlarıyla beni daraltırdı. "Onunla nasıl aynı arabada olursun? Mafya tipli bir adam deyip duruyordun. Hani ondan uzak duracaktın," derdi.
Bizi takip eden arabaları geride bırakıp hastanenin önüne vardık. Umarım hastanenin içine girdiğimde olumlu haberi alırdım. Araba durduğu an, şoförü kapıyı açtı ve o indi. Arabanın kapısını kapatıp etrafını dönerek benim kapımı açtığında, "Teşekkür ederim," diyerek aşağı indim.
"Bana sürekli teşekkür ederim durma."
"Neden?"
"Teşekkür etmeni istemiyorum."
Tebessüm ettim. "Ben benim için kibarlık yapan herkese teşekkür ederim, Vladimir Bey."
"Resmiyeti bırakmıştık hani," Gülümsedim tekrardan. "Sadece şaka yapmak istemiştim."
“Bence hiç güzel bir şaka değildi. Seninle içeriye geleyim, bakalım Duru uyanmış mı?" Yüzümde hüzünlü bir ifade oluştu, tekrar kalbim kırıldı. Umarım ablam uyanmıştır.
Birlikte hastaneye doğru ilerlerken hastanenin kapısında bize öfkeyle bakan teyzemle karşılaştık. Kaşları çatılmış, sarı saçları dağılmıştı. Kötü bir şey olduğunu düşünüp hızlı adımlarla yanına ilerlediğimde aynı şekilde o da benim yanıma hızlı bir şekilde geldi. Bir anda bileğimi tutup beni yanına çekti ve bağırarak, "Bu adamla ne işin var senin?" dedi.
"Teyze ne yapıyorsun?"
"Dün akşam biz ne konuştuk seninle Sevilay?"
Hiçbir şey konuşmamıştık, neyden bahsediyordu? Çok kısa bir an Vladimir’e baktım, ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.
Bileğimden çekiştirdi tekrardan. Bana böyle davranmasından nefret ediyordum. "Lütfen haddini bil teyze, ben çocuk değilim. Bileğimden tutup beni çekiştirmeye hakkın yok."
"Senin de bizim ailenin kurallarını çiğnemeye hakkın yok. Bu adamın kötü olduğunu dün akşam annenle konuştuk, sen de yanımızdaydın. Belinde silah var ve arkasındaki adamları görmüyor musun? Senin Rus mafyasıyla ne işin var? Arabasına neden bindin? Üstüne yetmezmiş gibi ona tebessüm ederek konuşuyordun. Uzak duracaksın ondan Sevilay. Bir daha görmeyeceğim."
"Allah Allah" dedim, "Hangi akla bana ne yapıp ne yapmayacağımı söyleyebiliyorsunuz?"
"Sen bizim kızımızsın. Senin iyiliğin için seni kötü insanlardan uzaklaştırmamız gerekiyor. Bu adamın dün akşam sana olan bakışlarını fark ettim, hiç hoş değildi. Bu yüzden onunla bir daha yan yana gelmeni istemiyorum. Babanın ne olacağı belli değil, o yüzden başında bir baban da yok. Bu durumu eniştenle konuşurum ne yapar ne eder o mafyayı tutuklattırırım."
Kahkaha atmamak adına kendimi zor tutuyordum. "Düzgün duran bir adamın neyini tutuklattıracaksın acaba? Lütfen benim hayatıma karışmayın ve benden uzak durun. Ben nerede ne yapacağıma kendim karar veririm."
“Öyle bir yaparım ki ağzın açık kalır.”
"Adam yasal olmayan bir iş mi yapıyor? Hayır yapmıyor. Yıllardır Türkiye'de gece kulüpleri ve restoranları var, vergilerini ödüyor, düzgün bir hayata sahip. Neyini araştırıyorsunuz?"
Onun hakkında bu kadar emin konuşmam ciddi anlamda korkutucuydu, kendimi tanıyamıyorum.
"Sen inanıyor musun hiçbir şey yapmadığına? Bu insanlar her şeyi gizli gizli yaparlar, saman altından su yürütürler. Ben hala bu Volkan'ın asker ve savcı arkadaşlarının bu adamla ne gibi bir bağlantısı var anlamıyorum. Ajan desem değil, adamın sülalesi mafya. İnternette haklarında çıkan haberleri görmek tüyler ürpertici. Uyuşturucudan tut her türlü pisliği yapıyorlar ve nedense hiçbir şekilde tutuklanmıyorlar. Bu bizi ilgilendirmez ama sen bu adamla görüşmeye devam edersen, o zaman bu durum bizi ilgilendirir, Sevilay. Bir daha görmeyeceğim."
Onunla uğraşmak dahi istemiyordum. Cevap vermeyip yoğun bakımın koridoruna girdim. Yoğun bakımın camlı kapısının önü kalabalıktı. Annem, Volkan ve ablamın birkaç arkadaşı ayakta duruyordu. Tabii ki dayım ve diğer teyzem de oradaydı.
Büyük adımlarla yanlarına ilerleyip, "Kötü bir şey mi oldu?" dedim. Yüreğime bir acı oturmuştu ve kelimeler dudaklarımın arasından düzgün bir şekilde çıkmamıştı.
"Sakin," dedi annem tedirgin bir şekilde. "Doktor birazdan çıkıp bilgi verecek, sanırım bir şeyler oldu. Hemşire onu çağırdı."
Elim göğsüme doğru giderken, "Kötü bir şey mi?" dedim.
"Sakin ol kızım. Hemşire kötü bir şey yok dedi." Ne kadar olumlu konuşsa da yine içim rahat değildi. Ablamın yokluğuna asla dayanamazdım. Ablamsız bir hayatı düşünemezdim. O benim her şeyimdi, canım kanımdı. Bu yüzden ona bir şey olursa ne yapardım bilmiyorum. Bir yere tutunma ihtiyacı hissettim. Bacaklarım titriyordu. Duvara yaslandığımda gözlerimi kapadım sımsıkı. Kimsenin kimseden destek alacak hali yoktu, herkes tedirgin ve perişan bir halde bekliyordu. Umarım hepimizin yüzü güler doktor içeriden çıkınca, umarım her şey iyi olurdu.
"Geçmiş olsun Volkan, bir haber mi var?" Onun aksanlı sesini duyduğumda gözlerimi usulca açtım. Anında yanıma gelen teyzem önüme doğru geçtiğinde, burnumdan soluğumu bıraktım. Bu kadar üzüntünün ve kederin arasında onun böyle davranması ciddi anlamda sinir bozucuydu. Çocuk değildim ben, neden böyle davranıyordu anlamış değilim. Sanki adam bana bir şey yapacaktı.
"Bekliyoruz."
"Olumlu bir haber alırsınız umarım.”
"Bütün kalbimle bu olumlu haberi bekliyorum, umarım uyanır ve bana tekrar geri gelir."
Volkan sözlerini bitirdiği an, yoğun bakımın kapısı açıldı. Sırtımı duvardan çekerek, doktorun karşısına geçtik hep birlikte. Doktorun yüzünde olumlu bir ifade vardı. "Duru Hanım uyandı," dedi. Gözlerim kocaman açıldı. Annem ve teyzemler, "Şükürler olsun" diyerek bağırdıkları anda, heyecandan ellerim ayaklarım titriyordu. Volkan sorular soruyor, kulaklarım uğulduyordu. Ablam iyiydi, uyanmıştı. "Geçici bir felç olabilir ama tamamen kendine geldiği zaman bunu daha iyi anlayacağız. Bu konu hakkında sizinle konuşmuştuk, biliyorsunuz."
"Biliyoruz," dedi Volkan. "Uyandı ya, gerisi hiç önemli değil. Biz onun yanında olur, ona destek oluruz." Kesinlikle asla ablamı yalnız bırakmazdık. Hepimiz hayatının her anında onun yanında olacaktık. "Beş dakika şartıyla görebilirsiniz." Annemle birbirimize baktık. Onu şu an en çok görmek isteyen kişi Volkan'dı. Ablamın ona ihtiyacı olduğu gibi, onun da ona ihtiyacı vardı. Birbirlerinden yeteri kadar ayrı kalmışlardı. Bu saatten sonra ayrı kalmalarını istemiyordum. Gözlerimi açıp kapattığımda, "Teşekkür ederim," dedi. Yoğun bakımın içine girdi. Anında cebimden telefonunu çıkartıp Elisa'yı aradım. Çok çalmadan hemen açtı.
"Ablam uyandı Elisa." Neşeyle çığlık atıp, "Şükürler olsun,” diyerek bağırdı.
“Bu müjdeli haberi minik Asya'ya verebilirsin. Annesi onu yalnız bırakmadı."
Sevinçle çığlık atmaya devam ederken, gözyaşlarımı sildim. "Hemen hastaneye geleceğiz."
"Bekliyorum," telefonu kapattığımda anneme sarıldım. "Çok şükür uyandı anne, yine birlikteyiz."
"Öyle kızım, günlerdir dua ettim kızımıza kavuştuk. Eğer bizi terk edip gitseydi nasıl yaşardım bilmiyorum. Umarım bundan sonra hep mutlu olur, o da sen de.”
"Umarım annem.”
"Abla, eniştemi de hastaneye götürmüşler. Bir sürü orada kalacakmış, sinirsel problemleri varmış. Sürekli kriz geçirip duruyormuş," Sıkıntıyla iç çekti annem. "Şu an onun yanına gidecek kadar iyi değilim. Kızımı görüp onunla konuşmam gerekiyor. Duru’nun tamamen iyi olduğuna emin olduktan sonra yanına gideceğim."
"Tamam, doğru diyorsun, haklısın. Ama kocanın yanına da gitmen gerekiyor, Duru'm diyerek kriz geçiriyor. Onu bir tek sen durdurabilirsin. Uzun bir süre kalmayacakmış hastanede. Dışarı çıktığında bu panik haliyle buraya geldiğinde daha kötü olur.”
"Asla," dedi sinirle annem. "Asla kızımın yanına yaklaşamayacak. Yeteri kadar kızlarımı ezdirdim. Bundan sonrasına izin vermeyeceğim. Hep korktum bir şey yapacak diye ama artık korkunun bir faydası yok."
"Annem sakin ol lütfen. Şu an tek düşmemiz gereken kişi ablam." Elimin üzerine hafifçe vurup, "Haklısın," dedi. "Şu an tek düşünmemiz gereken kişi ablan ve sen, gerisi önemli değil." Ona sarılırken gözlerim ileride beni izleyen Vladimir'e takıldı. Tebessüm etti, çok silik bir tebessümdü bu, kimsenin fark edemeyeceği sadece benim fark edebileceğim bir tebessümdü.
Teyzem birbirimize baktığımızı görmüş olacak ki aramıza girdiğinde kaşlarım çatıldı. Bu kadının derdi neydi, ciddi anlamda merak ediyordum.