Sakat örümcek

4980 Words
Bilgisayarıma yüklenen davayla ilgili belgelere göz atarken kendi kendime söyleniyordum. Piç kurusunun bana bu kadar rahat erişebilmesi korkutucuydu. Tahmin ettiğim gibi benden ölümünü gizlememi ve Kim’mişim gibi davranmamı istiyordu. Buna pek hevesli olmasam da ona borçlu olduğum için bu davayı çözene kadar istediğini yapacaktım. Burnunu bile dışarı çıkarmayan bu adamı nasıl öldürmüşlerdi emin değildim ama demek ki doğru yolda ilerlemişti ve ebelenmişti. Barolar birliği başkanını tutuklamak... bunun sadece yem olduğunu aklı olan herkes anlardı. Sanırım şimdi tutuklama hakkında bir şeyler yayınlamam gerekiyordu. Kim’in aksine tuzaklar kurup çetrefilli yollardan ilerlemek pek benim tarzım olmadığından sanırım doğruyu anlatacaktım. Gerçi bunu yapmam benim Kim olmadığım izlenimini verebilirdi ama onun gibi düşünmeye odaklanmam davayı çözmem konusunda bana zarar verirdi. Ve sonum da muhtemelen Kim ile aynı olurdu. Gönderen ‘kim’: kim öldü. Telefonuma gelen mesajla oturduğum koltuktan kalktım ve uzun süredir bilgisayar ekranına baktığımdan ağrıyan gözlerimi ovuşturdum. Sürekli olarak haberleri yayınlayan kanallardan birini oynatan televizyondan yayınlanan haberin sesini duyabiliyordum. “Dedektif KİM’in emriyle tutuklanan barolar birliği başkanı Mesut Tana’nın serbest bırakılacağı kararı verildiğinden bu yana yedi saat geçti ve şu anda karakolun önünde Mesut beyin çıkışını bekliyoruz. Başından beri suçlamalar hakkında sessizliğini koruyan Mesut bey bu sefer bir açıklama yapacak mı meraklıyız.” Konuşan spiker karakolun kapısından etrafındaki korumalarıyla birlikte çıkınca karakolun kapısına doğru ilerledi. Mesut Tana’nın her yanını gazeteciler sarmış sorular yağdırıyordu. “Mesut bey KİM’in sizi tutuklattırması hakkında ne düşünüyorsunuz” diye bağırdı spiker kadın. Mesut Tana ise onlarn arasından geçmeye çalışıyordu sadece. “Efendim dedektif KİM’in sizin serbest bırakılmanızla ilgili hiçbir açıklama yapmamış olması hakkında ne düşünüyorsunuz?” mesut tana duyduğu onca sorunun arasındaki soruyla sinirlendi ve kaşlarını çatarak gazetecilere baktı. “Kimliği belirsiz bir şarlatanın ne düşündüğü benim umurumda değil. Ama onun kimliğini bulup bu işi yargıya taşıyacağıma emin olabilirsiniz.” evimin çıplak zeminine oturdum ve televizyonda geçip giden sahneleri izlemeye devam ettim. Kim. Kimliği kimse tarafından bilinmeyen ve bu zamana kadar binlerce olay çözerek polislerin güvenini kazanmış bir dedektifti. Doğrusu, kimliği ben dışında kimse tarafından bilinmeyen... gerçek adını falan bilmesem de daha önce tanışmıştık. İnsanların gizledikleri pek de umurumda olmadığı için araştırma zahmetine de girmemiştim. Ama... ölmesi benim için büyük sürpriz oldu. Anlaşılan şu an öldüğü bilinmiyor. Peki, neden bana mesaj attı? Mm, pekala. Yerine geçmeyi kabul edebilirim sanırım. Borçluyum sana sonuçta. Kim. Yuda Cadbib kamarasına geçti ve elindeki tableti yatağının yanındaki komedinin üstüne bırakıp hantal bir tavırla yatağına çöktü. Üstündeki zırh her ne kadar hafif olsa da eşek yükü gibi geliyordu artık. Bir ay önceki saldırının yoğunluğu hala üstündeydi. Refleksleri sürekli olarak saldırı pozisyonu alıyordu. Savaşın psikolojik etkilerini iliklerine kadar hissedebiliyordu. Askerleri de keza, aynı durumdaydı. Hem fiziksel hem de bedensel açıdan yorgunlardı. En son yaptıkları savaşın ardından savunma birliği ile konum değiştirdikleri için bir aylık bu süre zarfında zırhını bir kez bile çıkarmamış hatta birkaç saniye oturamamıştı. Bedensel yorgunluk alıştığı bir şey olsa da zihinsel yorgunluğu, kan ve ter içinde kalmış bedeni kendisini her şeyden daha çok yoruyordu. Lakin nihayetinde değişim sorunsuz tamamlanmış ve dinlenmeye fırsat bulmuşlardı. Kendisi yakın savaş birliğinin kaptanıydı ve yakın savaş birliğinin konumu düşmana en yakın olan bölgede, Doğu Kuruluş Üçteydi. Son saldırıdan sonra yeni bir saldırı için yorgun olan yakın savaş birliği askerlerinin konumunu savunma birliğiyle değiştirmeye karar vermişlerdi ortalık sakinleşince. Yani Doğu Kuruluş İki bölgesiyle. Saldırı büyük çaplı olsa da gözcüler sayesinde hazır vaziyette karşılamışlardı saldırıyı. Yuda bu denli büyük bir saldırıyı daha önce hiç görmemişti ve bu konuda içi hiç rahat değildi. Bu yaratıkların bir anda bu şekilde toplanıp saldırmaları hayra alamet değildi kesinlikle. Derin bir nefes aldı ve farkında olmadan yumruk yaptığı ellerini açıp kafasındaki mavi ayrıntıları olan gri başlığı çıkardı. Yağdan yapış yapış olmuş saçlarına ve yüzüne kesinlikle dokunmak istemiyordu. Çabucak zırhının geri kalanını da çıkardı ve omzuna takılı mavi yıldızı dikkatlice komedinin üstüne bıraktı. Bedeninin her yanından yükselen pis kokudan rahatsız değildi çünkü bulunduğu bölgenin toprağı bundan daha beter koktuğundan alışmıştı kötü kokulara. Zırhını bakım kabinine yerleştirdikten sonra kendisi de banyoya geçip kızarana kadar bedenini ovalayarak yıkandı. Yakın savaş birliği de aynı vaziyetteydi. Herkes sonunda rahatlayabilmenin mutluluğuyla yataklarına uzanıyor veya zırhlarını yeniden giyip çadırların gölgesine kurulmuş sandalyelere geçip sohbet ederek bir şeyler içiyordu. Sarhoş olmayı çoktan hak etmişlerdi. En yakın düşman birliğinin konumu da altı ay uzakta olduğundan kimse bunun doğru olup olmadığını düşünmüyordu. Yuda da temizlenmiş ve zırhını üstüne geçirmişti. Prosedür işlerini halledip dışarıdakilere katılmayı planlıyordu. Rahatlamaya ihtiyacı vardı, savaşın etkilerinden kurtulmak istiyordu. Rapor yazmak için tableti eline aldığı sıra hala bakım kabininde duran başlığının telsizinden birkaç hışırtı sesi duyduğundan tableti yerine bırakıp başlığını kabinden çıkardı. Gri renkli başlığı kafasını taktığı sıra aynı sesi yeniden duymuştu. Sarhoş bir askerin kendince eğlendiğini düşünse de gözünün önünde açılan mavi renkli ekranda sinyalin nereden geldiğinin bilgisi olmadığını fark edince kaşları çatılmıştı. Yavru ağzı renkli gözlerini kısıp zırhının bileğindeki mavi ekrandan komutanın kanalına bağlandı. İçinde kendisini huzursuz eden bir his vardı son saldırıdan beri ve bu his gittikçe artmaya başlamıştı. “55 11 82’den 81 19 55’e, telsizlerde bir sorun mu var efendim? Tamam.” dedi ve aynı anda yeniden hışırtı sesleri duydu. Ekranda kendisinin sinyal gönderdiğine dair hiçbir işret yoktu ayrıca. Bileğindeki ekranı kapattı ve komedinin üstündeki kaptanlığını simgeleyen mavi yıldızı zırhının omzuna takıp kamarasından dışarı çıktı. O dışarı çıkar çıkmaz birkaç metre ötesindeki çadırın gölgesinde oturup sohbet eden askerler ayağa kalkıp selam vermişti. Güneş ışığının ulaşmadığı ölü topraklarda savaşan askerler gökyüzünde durmadan parlayan kristallerden ötürü gecenin ne olduğunu unuturdu bazen. Lakin kristallerin olmadığı ve karanlığın çöktüğü ölü toprakların onlar için mezardan başka bir şey olmayacağını bildiklerinden durumlarından memnunlardı. Yeni gelenler ışıktan ve kokudan ötürü sorun yaşasa da Yuda gibi senelerini burada geçirmiş askerler duruma alışmıştı artık. Yuda kendisine selam duran askerlerden en başta duranı baş işaretiyle yanına çağırınca asker koşar adımlarla yanına geldi. “ 11 72, emrinizdeyim efendim!” diye bağırdı asker selam durarak. “Kaptan yardımcısına buraya gelmesi için anons yap.” “Emredersiniz!” Asker aldığı emirle bileğindeki mavi ekranı açtı ve yardımcı kaptanın kanalına bağlandı. “11 72’den 11 48’e, kaptan Cadbib sizi kamarasına çağırıyor yardımcı kaptanım. Tamam.” dedi lakin onu da aynı hışırtı sesi cevaplamıştı. Asker yeniden anons etmeye çalışınca Yuda Cadbib aynı sorunun onda da olduğunu anlamıştı. “Senima Beru!” diye bağırdı kendi kamarasının önünde arka arkaya dizilmiş çadırlara doğru. Birkaç saniye sonra çadırların arasından belindeki mavi yıldızla yardımcı kaptan olduğu anlaşılan Senima Beru çıkmış ve koşar adımlarla Yuda Cadbib’in yanına gelip selam vermişti. “Derhal Üçe haberci gönder. Telsizler çalışmıyor.” diye emir verdi Beru’nun konuşmasına fırsat vermeden. Beru “Emredersiniz!” dedikten sonra koşar adımlarla yanından ayrılmıştı. Yuda Cadbib aralarında elli kilometre mesafe olduğundan uzadıkça uzayan beyaz renkli topraktan başka bir şey göremediği Kuruluş Üçün olduğu tarafa baktı. Kısık gözleri içindeki huzursuzluğun dışarı çıkış yoluydu. Fayans zeminde küçük bir göl oluşturmuş kanını izliyordu Rasena Yinbi. Alnındaki derin kesikten hala yavaş yavaş kan süzülüyor ve burnunun ucuna akıp oradan da kandan göle damlıyordu. Beş gündür durmadan annesini düşünüyordu Rasena. Onunla birlikte attığı kahkahaların şu an ona hiçbir şey hissettirmemesi aklını allak bullak ediyordu. Lakin Hanımefendi’nin onu sevdiğine dair kurduğu cümleler aklına gelince bunların hiçbiri önemsiz oluyordu anında. Mutlu oluyordu. Hatta acılarını ve yaralarını bile seviyordu. Aklı öyle meşguldü ki bunlarla, bulunduğu odanın duvarlarının ardından gelen seslerin bile farkına varmıyordu. Silah sesleri ve bağırışlar bir duvardan diğerine sekerken onun kulaklarında yalnızca Hanımefendi’nin sesi vardı. Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle kana bulanmış bedeni cansız gibi öne düşmüş vaziyette kanını izliyordu. ‘seni seviyorum çocuğum’ yüzündeki gülümseme daha da genişlerken ikiye yarılmış alt dudağı iyice ayrıldı ve bir dolu kan döküldü dizlerine. Odanın kapısı tekmelenerek açılınca koridordaki boğuk seslerin tümü odaya dolmuştu. Aynı anda kırmızı ayrıntıları olan gri renkli zırhlarıyla elleri silahlı askerler de içeri girmişti. Zırhlarındaki kırmızı renk onların ülke içi sorunlarla ilgilenen, yani iç askerler olduğunun sembolüydü. Askerler silahlarını ateşe hazır vaziyette tutarak içeriyi kontrol ettikten sonra içlerinden biri hızlı adımlarla sandalyeye bağlı kızın yanına gitti ve diz çöküp nabzına baktı. Kızın kocaman açılmış gözleri ve gülümsemesi de gözünden kaçmamıştı. Kaskındaki telsizden ‘sıhhiye’ diye seslendikten sonra diğer askerlerle birlikte odadan çıkmıştı çabucak. Onlar çıkar çıkmaz da yeşil ayrıntılı gri zırhlı bir asker içeri girmişti. Yeşil rengi de hem iç hem de dış sorunlarda bulunan, canlarını hiçe sayarak yaralılara yardım etmeye gönüllü olmuş doktorları temsil ediyordu. “Endişe etme, kurtuldun artık.” dedi sıhhiye ve Rasena’nın yaralarına müdahale etmeye başladı. Bedenindeki ciddi yaraların kanamasını kestikten sonra kızın başını kaldırıp yüzündekilerle ilgilenmeye başlamıştı. Rasena’nın yüzündeki ürkütücü ifadeyi yadırgamadı ama. Onun durumunda olsa daha beter olacağını bildiğinden genç kıza şefkatle yaklaştı. ‘sonunda...’ diye düşündü. ‘sonunda sizi bulduk.’ Rasena Yinbi beş yıldır tutsak kaldığı ve bu beş yılın her günü işkence gördüğü eski binanın koridorunda sedyeyle taşınıyordu. Nefes almasına yardımcı olması için yüzüne bir maske takılmıştı. Lakin o bunların hiçbirinin farkında değildi. Yüzündeki ifade hala aynıydı. Korkuyla açılmış gözlerine tezat gülümseyen ağzı... Duvarların ardından çıkıp beş yıl sonra ilk defa dumansız havayla karşılaşana kadar bu ifade yerini korumuştu. Bu eski binanın havası her zaman boğucu bir dumanla kaplı olurdu. Tutsakları yavaş yavaş zehirleyen bir dumanla. Bedenen değil ama zihnen zehirleyen. Rasena’nın yüzündeki gülümseme ağır ağır solarken bedenini okşayan akşam meltemiyle iliklerine kadar titredi. Odaksız gözleri siyahın içinde parlayan noktaları bulunca dehşet de siliniyordu yavaş yavaş. Tüm bunların gerçekliğini sorguladı. Etraftaki karmaşanın farkına varınca gözlerini kocaman dolunaydan ayırıp sedyesini hareket ettiren zırhlı askere baktı. Sıhhiye genç kızın değişen ifadelerini fark etmişti. Rasena’nın göremeyeceğini bilse de gülümsedi. “Geçti artık, kurtuldun.” dedi mutlulukla. Serin bir meltem daha esip bedenini boylu boyunca dolaşmış ve onca kana rağmen temiz kalmayı başarmış birkaç tutam saçını hareketlendirip alnını gıdıklamıştı. Yeniden aya ve yıldızlara baktı Rasena Yinbi. Sonra yorgun gözlerini yumdu. Artık ölmek istiyordu. Trafiğe kapatılmış yollardan arka arkaya hızla geçen zırhlı araçlar zemini titretiyor, gecenin ikisi olduğundan uyuyan insanları uyandırıyordu. Neler olduğunu anlamak için pencereye çıkmış halk vetoplanmış gazeteciler sınır askerlerine ait mavi, sarı ve kahverengi renklerinde yıldız bulunduran zırhlı araçları görünce hem araçların sayısının çokluğundan hem de her yanına bulanmış kandan ötürü telaşlanmıştı. Sınır güvenliğinden sorumlu birliğin yaralıları sık sık ülkeye bu şekilde giriş yapsa da sayılarının bu kadar fazla olduğu görülmüş şey değildi. Halkın ve gazetecilerin korku ve endişe dolu bakışları altında bölge hastanesine varan araçlar tiz bir çığlık kopararak tek tek duruyor ve ağır demir kapıları gürültüyle açılıyordu. Önceden haber alıp toplanmış sağlık görevlileri açılan kapıların ardından yere dökülen kan ve yükselen çığlıklarla bir anlığına şok içinde donup kalsa da kendilerini anında toparlayıp ellerindeki malzemelerle araçlara koştu. Yuda Cadbib durumu ağır olmayan diğer askerler gibi kendi çabalarıyla araçtan indi ve zırhının altında kırılmış kaburgalarına eliyle destek olarak hastanenin acil girişine doğru ilerlemeye başladı. Hazır vaziyetteki yüzden fazla doktor ve hemşire hengamenin arasına dalmış ağır yaralı askerlere müdahale ediyor, neler olduğunu merak eden gazeteciler emniyet şeridinin ardından görüntü almayaçalışıyordu. Sadece şehirde değil tüm ülkede haberler hızla yayılıyor internet bu konuyla çalkalanıyordu. Halk endişeyle haberleri takip ederek neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Yüz yıla yakın bir süredir gelişen teknoloji ve düşmana karşı alınan özel eğitim sayesinde askerler saldırıların üstesinden kolaylıkla geliyor ve yavaş yavaş da olsa ölü toprakları fethediyorlardı. Hal böyleyken bu kadar çok askerin bu denli ciddi yaralarla ve ölülerle geri dönmesi halkı endişelendirmişti. Herkes korku içindeydi. Ve internette şimdiden dolanmaya başlayan sınırın düştüğüyle ilgili yalan yanlış haberler bu korkuyu daha da arttırıyordu. Kısa süre içinde haberin diğer ülkelere de taşacağı kesindi. Zira Ederria ülkesinin sınırı kaybetmesi demek tüm dünya halkının büyük tehlikede olduğu anlamına gelirdi. Yuda Cadbib hastanenin girişine doğru ilerlerken omzundaki yarısı kırılmış mavi yıldızı gören bir gazeteci önünde duran iç askerlerin kolunun altına girip bağırmaya başladı. “Kaptan Yuda Cadbib de burada! Bu sınırın düştüğü haberlerinin doğru olduğu anlamına mı geliyor!” bununla birlikte tüm gazeteciler Yuda’ya kameralarını çevirmiş hep bir ağızdan bir şeyler bağırmaya başlamıştı. Yuda onların kendinden geçmiş hallerinden gözlerini ayırdı ve zırhlı araçların yanına park eden siyah, resmi plakalı araca baktı. Bu sırada yardımcı kaptan Senima Beru “Saçma sapan konuşup ortalığı karıştırmayın! Sınır düşseydi böyle gelip konuşabileceğinizi mi sanıyorsunuz siz!” diye kızmaya başlamıştı. Yuda park eden resmi araçtan kimin çıkacağını beklerken tiz sesli bir tıkırtı duydu ve o tıkırtıya kulak verdi. Gözleri resmi araçta beklese de dikkati yardımcı kaptan Beru’nun zırhından gelen ince sesteydi. Senima Beru karnındaki yara yüzünden ağzına bir anda dolup nefes borusunu bile tıkayan kanla başını eğdi ve öksürmeye başladı. Kan durmadan gelmeye devam ederken Beru bir kez daha öksürdü ve o anda hasar görmüş başlığı tiz bir şıngırtıyla ikiye ayrılıp yüzünden aşağı düşmeye başladı. Cadbib bunun farkına varıp hızlı bir hareketle eliyle Beru’nun yüzünü örtse de onlara dönük kameralar kaptan yardımcısının yüzünü canlı yayında yayınlamıştı. Beru kocaman açılmış gözlerle başını kaldırınca Yuda onun önüne geçip başını başka yöne çevirerek kaptan yardımcısını yüzüne bakmadan ona siper oldu. Eliyle gazetecilerin önünde duran iç askerlere işaret vermişti aynı zamanda. Gazetecilerden biri boynundaki fuları çıkarıp askerlere uzattı ve asker fuları alıp koşar adımlarla yanlarına gelerek elindeki fuları Yuda’ya verdi. Yuda hızlıca fuları Beru’nun yüzüne örterken kaptan yardımcısı bir yandan kan tükürüyor bir yandan da söyleniyordu. “Bittim ben!” dedi şok içinde. “Aileni almaya gitmişlerdir bile, merak etme.” diyerek onu rahatlatmaya çalıştı Yuda. Genç adamın ağzından dökülen kan fuların dışına taşmıştı bile. “Askerlik hayatım bitti! Bittim ben!” diye sayıklamaya başladığı sıra bilincini yavaş yavaş kaybettiği donuklaşan gözlerinden belli oluyordu. Yuda bir kadın olarak çoğu erkekten daha güçlü olduğundan kolaylıkla Beru’nun çöken bedenini yakalayıp yere düşmesine engel olmuştu. Bunu fark eden bir hemşire ise sedyeyle yanlarına ilerlemeye başlamıştı bile. Konuşup duran gazetecilerin de sesi hem yardımcı kaptan Beru’nun söylediklerinin hem de başına gelenlerin etkisiyle kısılmıştı. İç askerler aynı durumun tekrarlanmasına karşın kameraları kapattırıyorlardı. Durumun ciddiyetininfarkında olan gazeteciler hiç itiraz etmeden kabul ederek kameralarını kapatmışlardı. Yuda ise hala resmi araca bakıyordu. Onula birlikte gelen başka bir araç daha vardı ve önce onun kapısı açılmıştı. İçinden çıkan iki kişinin de yüzünde maske olmasına karşın bedenlerinin hiçbir yerinde hangi birlikten olduklarına dair işaret yoktu. Yasal değildi. Askerler hangi birlikten olduklarını sunmak zorundaydı. Zaten askerler dışındakilere bu şekilde tüm yüzü örten maskeler takmak yasaktı. Resmi aracın kapısı da açılınca araçtan takım elbiseli bir adam çıktı. Yuda Askeri Düzen Başkanı Şaya Muri’yi hemen tanımıştı. Başkan Muri araçtan iner inmez takım elbisesinin önün ilikledi ve gözlerini yaralı askerlerde gezdirdi. Huzursuzluğu her halinden belliydi. Ardından Şaya Muri’ye doğru ilerleyen adam dikkatini çekti. Zırhındaki mavi, sarı ve kahverengi yıldızlardan onun komutan Miranyo Gom olduğunu anlamış ve kendisi de başkan Muri’ye doğru ilerlemeye başlamıştı. Sınır askerlerinin genel komutanıydı Miranyo Gom. Bütün birliklerin sorumlusuydu ve savaş konumlarını düzenleyen kişiydi. Sınır askerlerinin beyniydi yani. Yaşı çok ilerlememiş olsa da askerolarak gösterdiği başarılarla kısa sürede üstlerini geride bırakmış ve komutan yardımcı adayları arasına girmişti. Şaya Muri de onu yetimhaneden alıp yetiştiren ve askeriyeye katan kişiydi. Lakin bu zamana kadar ona gururla bakan gözleri şu an öfkeli duruyordu. Komutan Gom başkan Muri’ye selam verdi. Yaralı olmasına rağmen bedeni dimdik duruyordu. “81 19 55, sınır birliği komutanı Miranyo Gom! Emrinizdeyim efendim!” dedi yüksek sesle. Yuda Cadbib bacağındaki derin kesikten akıp zırhının ayakkabısına dolan kanı umursamadan komutan Gom’la sinirli sinirli konuşan başkan Muri’ye doğru ilerliyordu. Arada gözleri hemen başkan Muri'nin arkasında duran yüzü maskeli iki adama kayıyordu. Ve içinden bir his o adamlardan birinin de ona baktığını söylüyordu. “Hakkınızda şikayet var Gom.” diyordu başkan Muri. Yuda birkaç adım komutan Gom’un arkasında durdu ve selam verdi. “55 11 82, sınır birliği yakın savaş kaptanı Yuda Cadbib! Emrinizdeyim efendim!” yüksek sesle konuştuğundan kırılan kaburgaları ciğerlerine batıp nefesini kesmişti ama yaralara ve acıya dayanıklı bedeni dimdik duruyordu. İlk kadın yakın savaş birliği kaptanı olarak asla zayıf düşemezdi. Kendi kendine verdiği bir sözü vardı, yere düştüğüm an öldüğüm andan başka olmayacak diye. Savaşın en tehlikeli cephesi olan yakın savaş düşmanla yüz yüze gelerek savaşılan tek cepheydi. Bunun için ölmeye en baştan itibaren razı gelmişti Yuda ama sonuna kadar savaşmadan ölmemeye yeminliydi. Kolları ve bacakları kopsa bile, hala kalbi atıyorsa en azından bir düşmanı kendisiyle birlikte götürmek için savaşmaya devam edecekti. İşte bu güçlü karakteri ve cesaretiyle birlikte savaş yetenekleriyle herkesten saygı görürdü. Başkan Muri onu en başta destekleyen ve takdir eden kişiydi. Lakin bu sefer gururlu falan durmuyordu. Öfkeli bakıyordu. Yuda gözlerini kıstı. Evet, mükemmel bir iş çıkmamışlardı ortaya ama koşullar doğrultusunda yapabilecekleri en iyisini yapmışlardı. Bundan fazlasını yapabilecek kadar fazla değildi sayıları. “Tutuklusunuz. Dört kaptanı da tutuklayın. Tedavileri askeri hastanede yapılacak.” dedi Şaya Muri ardından ceketini iliğini çözüp aracına geri döndü. Yuda bu duruma şaşırsa da komutanı hiçbir tepki vermediğinden sessizce onu kelepçelemelerine izin vermişti. Başkan Muri’nin haklarında şikayet olduğunu söylediğini duymuştu ama ne içindi bu şikayet. Zaten bu tüm birliği mahvedecek büyüklükteki saldırı yeterince kafa karıştırıcıyken bir de şikayet meselesi iyice canlarını sıkmıştı. İç askerler tarafından bindirildikleri zırhlı araçların koltuklarına çöktüler. Bu sırada iki doktor ve iki hemşire gelip bedenlerini kontrol etmeye başlamıştı. Savunma birliği kaptanı Lule Hoge ağır yaralı olduğu için ambulansla taşınacaktı. Yuda ve Miranyo için ambulans ayarlanmamıştı çünkü çok fazla olan ağır yaralılara öncelik veriliyordu. Keşif birliği kaptanı Ahmen Fansub ise hayatını kaybetmişti savaş esnasında. Onuruyla ölmüştü, sonuna kadar sınırı korumak için elinden geleni yapmıştı. Yuda kırık kaburgalarıyla ilgilenen doktorun eğik başının üstünden kapanmak üzere hareketlenmiş araç kapısından dışarı baktı. Kendisini izleyen gözleri hissetmişti. Oradaydı. Maskeli, birliği belirsiz adam ona bakıyordu. Her ne kadar gözlerini göremiyor olsa da bakışlarının üstünde olduğunu gayet net hissedebiliyordu. Yuda Cadbib gözlerini kıstı ve aracın kapısı kapandı. Büyük nasırlı eller genç kızın küçük ellerinden tuttu ve parmakları hemen birbirine dolandı. Kendisine sevgiyle bakan mavi gözlere baktı Rasena Yinbi. Bedenini sevgilisinin geniş bedenine yasladı. Ne kadar belli etmek istemese de yüzüne yansıyordu içindeki üzüntü. “Yine mi göreve gideceksin?” sesi de duygularını gizlemekte başarısız olmuştu. Genç adam gülümseyerek Rasena’nın sarı saçlarından öptü ve “kısa süreli bu. En geç iki haftaya dönerim.” dedi. Rasena kısa süreceğini duyunca biraz da olsa rahatlayarak başını kaldırıp sevgilisinin her daim sevgiyle bakan gözlerine baktı. “Söz mü?” diye sormuştu, küçük bir çocuk edasıyla. “Nereye gidersem gideyim, nereye gidersen git ayaklarım her zaman beni sana getirecek. Asla birbirimizden kopmayacağız. Ne olursa olsun.” adamın romantik sözleri ve kararlı bakan gözleri Rasena’yı büyüler güçteydi. İkisinin de aşkla parlayan gözleri yalnızca birbirine odaklıydı. Lakin bu romantik anı Rasena’nın omzuna konan tombul parmaklar bir anda dağıtmıştı. Dört bir yana örtülmüş kar sertleşmeye ve soğuk rüzgar keskinleşmeye başlamıştı. Her ikisinin de gözleri o ele dönmüştü. Rasena’nın gözlerinde parlayan sevgi çürüyüp giderken elin sahibinin bedeni kendini göstermeye başlamıştı. Hanımefendi elinde dumanı tüten piposuyla gülümseyerek aşık çiftte gezdirdi gözlerini. “Senden ayrı kalırsam ölürüm dememiş miydim?” dedi şişman kadın ve kalın dudaklı büyük ağzındaki gülümseme söndü. Şişman boynundan su gibi kan aşağılara doğru aceleyle akmaya başlayınca Rasena dehşet içinde irkildi. Kocaman açılmış gözlerle Hanımefendi’nin dizlerinin üstüne düşüşünü izledi. Sevgilisinin büyük kolları belini sardı ve birkaç adım geri çekildiler. “Hayır.” dedi Rasena olayın şokuyla. “Bırak ölsün. Bunu çoktan hak etmemiş miydi.” nefretli söylem Rasena’nın kaşlarının çatılmasına sebep oldu. Hanımefendi’nin kan içinde kalmış bedenini korkuyla izliyordu. Sevgilisinin bedenini dirsekleriyle itip adamı kendinden uzaklaştırdı ve Hanımefendi’ye doğru atıldı. Arkasından bir çığlık sesi duymuş olsa da umursamadan Hanımefendi’nin yanına çöktü. Kanın kaynağını bulmaya çalışan elleri deli gibi titriyordu. “Dayanın lütfen!” dedi telaşla. “Rasena yardım et!” arkasından sevgilisinin can havliyle kendine seslendiğini duyunca başını çevirip baktı ve genç adamın uçuruma tutunmuş parmaklarını gördü. Sonra yeniden Hanımefendi’ye baktı. Bedenindeki yarayı nasıl iyileştireceğini biliyordu artık. Bu kanayan yara Hanımefendi’nin kalbindeydi ve onu iyileştirecekti. Ellerini şişman bedenden ayırıp ayağa kalktı ve uçurumun ucuna kadar yürüyüp uçurumun kenarına tutunmuş yardım bekleyen adamın yüzüne baktı. Kısa süre önce aşkla parlayan gözlerinde artık nefret bulunuyordu sadece. “Yardım et bebeğim!” Rasena gülümseyerek eğildi ve adamın taşlara tutunmuş parmaklarını okşadı. “Yardım edeyim.” diye mırıldandı yumuşak bir sesle. Ardından adamın sıkı parmaklarının altına ince parmaklarını yerleştirip itti. Genç adam uçurumdan düşerken gözleri hiç ayrılmamıştı. Taşların arasına çakılıp can verirken de öyle. Adam şaşkın ve korkmuşken Rasena zevk alır gibiydi. Hala kanlar içindeki adamın görüntüsü olduğu gibi gözlerinin önünde duruyordu. Bir rüyaydı, bunun farkındaydı ama kaçırılmadan önce nişanlısı olan adamı rüya da olsa gözünü kırpmadan öldürdüğünü düşününce tüyleri diken diken oluyordu. Artık o adama karşı içinde hiç sevgi olmasa da birini öldürmek veya öldürdüğünü düşünmek korkunçtu.Bulunduğu odanın içinde gezdirdi gözlerini. Sadece bağlı olduğu beyaz yatak ve küçük bir seyyar sehpa vardı. Neden yatağa bu şekilde bağlandığını anlamasa da üç gündür tutulduğu bu yerin amacının tedavi olduğunu bildiğinden itiraz etmiyordu. Gerçi itiraz etse bile bir fark olacağını sanmıyordu. Aldığı ilaçlardan ötürü uyuşan bedenini oynattı ve basan uykuyla ağırlaşan gözlerini kırptı. Çoğu yarası bu süre zarfında iyileşmiş ağrıları tamamen yok olmuştu ama kendini hiç olmadığı kadar kötühissediyordu. Sürekli uyumasına karşın sürekli gördüğü kabuslar da iyice kötü duruma getiriyordu içinde bulunduğu durumu. Ve en önemlisi Hanımefendi’yi merak ediyordu. İçindeki kurtulduğu için oluşan sevinç ve Hanımefendi’yi görme isteği birbiriyle savaş içindeydi. Tüm bu karmaşanın içinde boğulan aklı yavaş yavaş uykuya teslim olmuş ve gözleri kendisi farkınabile varmadan kapanmıştı. Yeni bir kabusa merhaba diyordu. Büyük ahşap kapı muavin tarafından iki yana açıldı ve salondaki tüm gözler kapıya döndü. Genç muavin başını eğip içeridekilere selam verdikten sonra yüksek kürsünün ortasında oturan hakime baktı. “Sanık Miranyo Gom, sanık Yuda Cadbib, sanık Lule Hoge mahkemeye giriş yapıyorlar.”dedi ve geniş kapıdan dışarı çıktı. Hemen ardından maskeli üç kişi sırayla içeri girmiş, kürsünün karşısında bulunan üç ayrı sanık kürsüsünde yerlerini almışlardı. Bileklerine takılan kelepçeler kendilerine eşlik eden askerler tarafından çıkarılmıştı. Büyük mahkeme salonunun sağ tarafındaki ahşap korkulukların ardında nim düzeni kıdemli üyeleri ve sol tarafındaki korkulukların ardında da insan düzeni kıdemli üyeleri oturuyordu. Nim dünya birin beş kıtasında yaşayan halkın türüne verilen isimken insansa dünya ikide yaşayan halkın türüne verilen isimdi. Bir de minler vardı. Onlar dünya birin doğu bölgesini esir almış karanlıkta yaşayan canavarlara deniyordu. Ederria bu canavarların yaşadığı karanlık ve ölü topraklara sınırı olan tek ülkeyken dış askerler, tek amacı öldürmek olan bu yaratıkların ülke içine giriş yapmasına engel olmak için sınırı korumakla görevliydi. Yargıç Esiya Anuk elindeki tokmağı kürsüye vurarak duruşmayı başlattığını ilan etti. “Sanık Miranyo Gom, Sanık Lule Hoge, sanık Yuda Cadbib; dış askeri birliğin güvenliğini hiçe saymaktan ve yüzlerce askerin ölümüne sebebiyetten yargılanıyorsunuz.” diye söze başladı savcı Hurunye Mihin. Üçünün de avukatının olmamasının sebebi askeri mahkemelerin savcılar tarafından yapılan araştırmalarla yürütülmesiydi. Hurunye Mihin burnunun üstüne düşmüş gözlüğünü işret parmağıyla gözlerine yaklaştırdı ve önündeki dosyada yazanları okumaya başladı. “Sanık Miranyo Gom, dış askeri birliğin görev esnasında alkol almasına müsaade etmesine karşın olası bir saldırıya karşı da hiçbir önlem almamıştır. Yakın savaş birliği kaptanı Yuda Cadbib, savunma birliği kaptanı Lule Hoge ve keşif birliği kaptanı merhum Ahmen Fansub da aynı şekilde askerlerin disiplinine müdahalede bulunmamış ve savaş esnasında askerleri geride bırakıp kaçarak birçok askerin ölümüne sebep olmuştur.” Ağır suçlamalar uzadıkça uzarken üçü de sessizliklerini koruyarak dinliyorlardı. Mahkemeyi izleyenkıdemli üyeler arasında bir uğultu başlamıştı bile. İnsan düzeni kıdemli üyelerinin kulaklıklarına konuşan tercümanın sesi de karışınca uğultuya büyük bir ses kalabalığı çıkmıştı ortaya. Yargıç Anuk elindeki tokmakla yeniden kürsüye vurdu ve ‘sessizlik’ ikazını vererek fısıldaşmalara son verdi. Kaşları içinde bulundukları durumun kargaşası yüzünden çatıktı. “Miranyo Gom!” diye söze girdi savcı Mihin salondaki sesler kesilince. “Savunman nedir?” Ak düşmüş saçlarından omzuna düşmüş kısa saç telini elinin tersiyle silkeledi ve gözlüklerinin üstünden yüzü maskeli adama baktı. Öncesinde de bu beyanname okunmuş ve üçü de ayrı ayrı sorguya çekilmişti ve Hurunye Mihin otuz yıllık deneyiminden yola çıkarak suçlamaların bir kısmının asılsız olduğundan emindi. Tabii elbette son söz hakimin olacaktı. Ama diğer savcılarla yaptıkları araştırmanın sonucu onları hiç de tatmin etmemişti. Herkes gergindi. Üçü de savunmalarını sunmuş ve olanı olduğu gibi anlatmışlardı. Diğer askerleri de tek tek yargılamıştı savcılar ve sonuç suçlamaların asılsız olduğunu gösteriyordu. Normal şartlarda üçünü de serbest bırakmaları gerekirken anlatılanların mantıksız olması soruşturmaya devam etmelerine sebep oluyordu. Anlatılanlar en yakın min ordusunun altı ay kadar uzakta olduğu ve bundan ötürü askerlerin dinlenmeye çekildiği şeklindeydi. Ayrıca doğu kuruluş üçten on kilometre ötede de sürpriz bir saldırı olmasına karşın kurulan gözcü kulelerinde de askerler nöbetteydi lakin bir anda baş edemeyecekleri kadar büyük bir min ordusu ortaya çıkıp saldırmıştı. Böyle büyük bir ordunun gözden kaçma ihtimali yoktu. Ayrıca iddia edildiği gibi telsizlerde herhangi bir hasar da söz konusu değildi. Sinyallerde de dalgalanma tespit edilmemişti. Lakin herkesin bir ağızdan aynı şeyleri eksiksiz ve çelişkisiz anlatması bu anlatılanların doğru olduğu anlamına geliyordu. Daha fazla araştırma yapmaları gerekiyordu, tam olarak emin olmadan hiçbir şey yapmayacaktı. Yargıç Anuk’u da gayet iyi tanıdığından vereceği kararın bu yönde olacağından emindi. Hakim Esiya Anuk gergin bir tavırla diğer hakimlerle aralarında geçen fısıltılı konuşmayı bitirdi ve ellerini masanın üstünde birleştirip karşısında duran üç, maskeli askere baktı. Her ne kadar komutanlar arasında hain çıkması hoşuna gitmeyen bir düşünce olsa da onların hain olmasını isteyen bir yanı vardı. Aksi halde anlatılanlar doğru demekti. Altı aylık mesafeyi on gün kadar sürede kat eden koca bir min ordusu büyük sorunların çıkacağı haberiydi. Kapıda büyük bir savaş bekliyor olabilirdi. Üstelik son birkaç ayda ülke içinde çıkan sorunlar askeri açıdan onları zayıf düşürmüştü. ‘Bütün bunların hiç zamanı değil’ diye düşündü hakim Anuk. ‘hayır, aslında tam zamanı’ Suçlamalar ve beyannameler bittiğinden beri süre gelen fısıldaşmalar salonu doldururken Cadbib nim düzeni kıdemli üyeleri arasında oturan yüzü maskeli adama bakıyordu. Onun da kendisine baktığından emindi. Sınırdan geldikleri gece Bakan Şaya Muri’nin yanındaki adam olduğundan emindi ama kim olduğu soru işaretiydi hala. Lakin rütbesi yüksek biri olduğu barizdi. Ama mahkemede ne işi olabilirdi? Yargıç Anuk tokmağını kürsüye yeniden vurunca salon sessizleşmiş ve tüm gözler yargıca dönmüştü. İnsan düzeni kıdemli üyeleri salondaki herkesten daha gergindi bu konuda çünkü birinci dünyanın ele geçirilmesi kendi dünyalarının da yok olacağı anlamına geliyordu ve nimlerden daha güçsüz olan insanların o canavarlara karşı hiçbir şansları yoktu. Sekiz yüz yıldan uzun süredir bir arada, barış içinde yaşayan insan ve nim dünyası, aralarındaki güç farkına rağmen hiçbir sorun yaşamamıştı. Nimlerin sınırsız güç kaynağı olmasından ve üçte ikisi toprak olan dünyalarında toprak sorunu yaşamamalarından kaynaklı insanlara herhangi bir zorbalığı olmamıştı. İnsanlar da asla kazanamayacakları bir savaşa adım atmaktan çekindiklerinden bu barışa ayak uyduruyordu. Aralarındaki alışveriş karlıydı. Herkes bundan memnundu lakin minler... onlar anlaşabilecekleri varlıklar değildi. Nedeni bilinmeyen bir şekilde tek amacı nefes alan her şeyi yok etmek olan bu varlıkların ne beyni vardı nede organları. Beslenmeyen, insan formuna yakın bedenleri ve uzun, keskin tırnakları olan varlıklardı. Ağız ve gözleri olmasa da keskin duyuları sayesinde çevrelerinde olan her şeyi ayırt edebiliyorlardı. Yalnızca insanlar kadar güçlü ve hızlı olsalar da şaşırtıcı biçimde fazla olan sayıları aşılamayacak bir engeldi. Sınıra giden askerler veya yakalanmış minler üstünde deney yapan bilim insanları dışında kimse onları görmemiş olsa da söylentiler dolanıyordu. Eski bir asker onları tsunamiye benzetmişti katıldığı bir televizyon programında. Şöyle demişti; “size değdiği anda paramparça edecek taşkın bir okyanus. Üstünüze yağan saldırgan bir tsunami.” Sadece bununla kalmıyor, beyaz renkli bu varlıklar karanlıkta tamamen görünmez oluyorlardı. Hiçbir duyu veya teknoloji onları seçemiyordu. Ak toprakların güneş ışığını emen karanlığına kim girerse sağ çıkamazdı. Lakin yaklaşık yüz yıl önce büyü gücüyle kutsanmış gomların yaptığı kristallerle bu karanlık aydınlatılabilmişti. Ve o zamandan beri ak topraklar yavaş yavaş fethediliyordu. Kristalleri yapmak zor ve karanlık alan büyük olduğundan yavaş ilerlese de bu süreç, dış askerler bir gün bu karanlığın kaynağını bulup yok etmenin ve ak topraklara güneşi indirmenin hayaliyle savaşıyordu. “bir gün...” diye düşündü Miranyo Gom, “...o topraklara inen güneşin doğuşunu izleyeceğiz. Ve bu olana kadar asla ölmeyeceğim!” “Karar!” dedi yargıç Anuk ve tokmağı kürsüye vurdu. Biraz aşağısında oturan katip parmaklarını söylenilen her şeyi yazmak üzere tuşlara yerleştirdi. “Delil yetersizliğinden mahkemenin ertelenmesine ve sanık Miranyo Gom, sanık Lule Hoge ve sanık Yuda Cadbib’in geçici terhisine.” Elinde bastonuyla şehrin kalabalık sokaklarında kamburu yüzünden iki büklüm olmuş bir kadın titrek adımlarla ilerliyordu. Dikdörtgen küçük gözlükleri şehrin ışıklarından ışıl ışıldı. Tüm televizyonlarda, şehrin her yanında konusu geçen dedikodular dolanıyordu etrafında. Fırsatçıların çıkardığı, komutanların hain olduğu konusu özellikle bahsi geçen konuydu. Haberler çok çabuk ve hızlı yayılmıştı. Min seviciler halkın arasına karışmış, gizliden gizliye bu saldırının askerlerin suçu olduğu zehrini aşılıyordu. Askerler ak toprakları aydınlatıp onların yaşam alanlarını yok ettikleri için minler sinirlenmiş ve dünyaya saldırmaya karar vermişti söylenene göre. Buna kanaat getirmeyen nimler olduğu kadar inananlar da vardı elbette. Ve bu durum halkın askerine olan sonsuz güvenini zedeleyebilmek için atılan adımlardan en küçük olandı. Taş zemini arşınlayan yaşlı kadın kocaman bir adıma öncü olmak üzereydi. Sinsi sinsi parlayan yeşil gözleri, her sokakta olduğu gibi, sokağın başında nöbette bekleyen askeri araca odaklıydı. Duraksayan adımları geçip giden kalabalığın, etrafından dolanmasına sebep olmuştu. Lakin kısa süre sonra titreyen elleriyle bastonunu öne attı ve askeri araca doğru ilerlemeye başladı. Kim yaşlı ve muhtaç bir kadının gözlerindeki kötülüğü görebilecek kadar kör olabilirdi ki. Zırhlarıylakorkunç görünen bu askerler de araçlarının camını tıklatan bu kadına kör değildi. Sürücü koltuğunda oturan iç asker gözlerini yaşlı kadına çevirdi ve camı indirdi. Cam açılır açılmaz arabanın içine yaşlı kadından gelen ter kokusu dolmuştu. İçerideki iki asker de kokudan rahatsız olmuş ama evsiz olduğu her halinden belli olan kadını rencide etmemek için tepki vermemişti. “buyurun?” yaşlı kadın dişleri olmadığı için buruşuk ve peltek duran ağzını kıvırıp gülümsedi. “tren istasyonunu arıyordum evladım, kızımın düğünü var yanına gideceğim.” dedi yaşlı ve titrek sesiyle. İki asker de birbirine dönüp baktı kısa bir süre. Hemen sonra yeniden kadına baktılar. “istasyon çok uzakta teyze, istersen biz seni bırakalım.” yaşlı ve kötü durumda olan bu kadını o kadar yolu otobüsle gitmesine gönülleri el vermemişti. Gerçi, otobüse verecek parası olduğundan bile emin değillerdi. “yok evladım ben giderim. Siz işinizin başından ayrılmayın.” kadını yüzündeki sevecen gülümseme gerçeği kadar başarılıydı. Hatta iki askeri gülümsetecek kadar. “sorun olmaz, biz gelene kadar göz kulak olurlar buraya.” Askerlerden biri telsizde anons yaparken diğeri aracın otomatik kapısını açmıştı. **** “merhaba Rasena.” Rasena Yinbi psikiyatri odasında oturmuş eskitmeli parke zemine ve parmaklarını üst üste koyduğu ayaklarına bakıyordu. “merhaba.” dedi ağız ucuyla. Beyaz teni henüz batmakta olan güneşin pencereden sızan ışıklarıyla ısınıyor ama bundan hiç keyif almıyordu. “ben Miru Fansub.” diye söze başladı, Rasena’nın hemen karşısındaki masada oturan genç adam. “bundan sonra her hafta seninle burada buluşup sohbet edeceğiz.” Rasena başını aşağı yukarı sallayarak doktor Fansub’u onayladı ve kurumuş dudaklarını ağzının içine alıp ıslattı. “kendini nasıl hissediyorsun Rasena, memnun musun buradan?” Rasena parkede donmuş gözlerini kaldırdı ve doktor Fansub’un gözlerine bakarak sadece “yorgun.” cevabını verdi. Karşısındaki adamın da yorgun göründüğünü fark etmişti. Ayrıca hüzünlü. Ama sebebine kafa yorabilecek durumda değildi
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD