Bölüm 19: Dönüş ve Yansıma

1434 Words
Köyden dönüş yolu, İstanbul'un karmaşasına kıyasla huzurluydu, ancak Ahmet'in zihni fırtınalıydı. Halime Teyze'nin sözleri ve çeşmedeki o üç silik çizgi, kafasında dönüp duruyordu. Leyla'nın psiko-sosyal açıklamaları mantıklıydı, evet. Ama Ahmet'in içgüdüleri, daha derin, daha kişisel bir bağlantı olduğunu fısıldıyordu. Bu sadece bir köyün suçluluk duygusu değil, evrensel bir desenin küçük bir parçası gibiydi. Arabayı kendi evinin önüne park ettiğinde, akşamın loşluğu çökmüştü. Apartmanın girişindeki aynaya şöyle bir bakıp geçti, ama içeri adımını atar atmaz, üzerine çöken bir ağırlık hissetti. Ev, boş ve sessizdi. Köydeki doğal seslerin, hatta gerginliğin yerini, şehre özgü yapay bir sessizlik almıştı. Leyla'yı arayıp güvenle vardığını söyledikten sonra, kendine bir kahve yapıp salondaki masasına oturdu. Köydeki gözlemlerini, çektiği fotoğrafları ve kendi zaman çizelgesini karşısına yaydı. Köy vakası, teorisini destekliyor gibiydi: İnsan duyguları + Mekan = Algılanan anormallikler. Peki ya askeri lisedekiler? Orada duygu neydi? Korku. Saf, ham korku. Ve belki de onun küçümseyici öfkesi, o korkuyu besleyen bir katalizördü. Mekan ise yatakhane... ve belki de daha geniş anlamda, o geceyi konuşan herkesin zihni. Bu düşünce rahatsız ediciydi. Eğer odak noktası zihinlerse, o zaman fiziksel kaçış imkansızdı. Halil gemideyken bile... Ahmet, gözlerini kapadı. Yorgunluk, kemiklerine işlemişti. Ayağa kalkıp banyoya gitti, yüzünü yıkamak için. Soğuk su, onu biraz canlandırdı. Başını kaldırıp aynaya baktı. Yansıması, köydeki güneşten ve uykusuzluktan solgun, gözlerinin altı morarmış bir adamdı. İçinde bir SAT komandosunun disipliniyle, bir hayalet avcısının paranoyası çarpışıyordu. Tam elini yüz havlusuna uzatırken, anlık bir sersemlik hissetti. Sanki yer bir an oynadı, ya da kan basıncı düştü. Gözlerini kırpıştırdı, dengeyi sağlamak için lavaboya tutundu. Sonra başını tekrar kaldırdı. Aynadaki yansıması, ona tam olarak senkronize değildi. Bu bir optik yanılsama, bir göz yorgunluğu olmalıydı. Ahmet, dikkatle baktı. Kendi yansımasıydı, aynı yüz, aynı yorgun ifade. Ama... hareketi. Ahmet, sağ elini yavaşça kaldırdı. Aynadaki yansıma da elini kaldırdı. Tamam, normaldi. Ama tam elini indirecekken, aynadaki yansımanın eli, ondan bir salise önce hareket etti. Ya da öyle göründü. Ahmet dondu. Gözlerini aynadaki gözlerine dikti. Yansıma da ona bakıyordu. Ve o anda, Ahmet, yansımanın dudaklarının, kendisininkinden çok az farklı, neredeyse hissedilmeyecek bir şekilde, hafifçe yukarı kıvrıldığını gördü. Bir gülümseme değildi. Daha çok... tanıdık bir ifadenin silik bir yankısıydı. Nerede görmüştü? Selin'in annesinin yüzünde mi? Yoksa Üsteğmen Demir'in odasındaki o alaycı silüetlerde mi? "Hayır," diye fısıldadı Ahmet, sesi aynada boğuk çıktı. Bu, yorgunluktu. Hepsi yorgunluktu. Aynadaki yansımanın dudakları hareket etti, Ahmet'in fısıltısıyla senkronize, ama yüz ifadesi değişmedi. O hafif, ürpertici kıvrım hala oradaydı. Ahmet, ani bir hareketle arkasını döndü. Banyonun kapısına, koridora baktı. Boştu. Kalbi hızlı hızlı atıyordu. Yavaşça tekrar aynaya döndü. Yansıma normaldi. Sadece kendi korkulu, solgun yüzü vardı. Panik yapmamalıydı. Bu, onun zihninin bir oyunuydu. Köydeki soğuk nokta ve çizgilerden sonra, beyni aşırı tetikteydi, her şeyde bir desen, bir tehdit arıyordu. Mantığını devreye sokmaya çalıştı. Stres. Uykusuzluk. Travma sonrası tetikte olma hali. Ama o dudak hareketi... o ifade... Eline yüz havlusunu aldı ve aynayı örttü. Ani bir hareketle, havluyu çekip aynaya vurmak, onu parçalamak istedi. Ama yapmadı. Bunu yaparsa, kontrolü kaybettiğini kabul etmiş olurdu. Nefes egzersizlerine başladı. SAT eğitimindeki gibi: Dört saniye nefes al, yedi saniye tut, sekiz saniyede ver. Odaklan. Kontrol. Birkaç dakika sonra, sakinleşti. Havluyu yerine astı, aynaya bakmadan banyodan çıktı. Doğrudan yatak odasına gitti, ancak uyumayı göze alamazdı. Bunun yerine, masasına geri döndü ve zaman çizelgesine odaklanmaya çalıştı. Fakat artık evin atmosferi değişmişti. Her gölge, her küçük ses, düşman bir niyet taşıyor gibiydi. Dışarıdan gelen bir araba kornası, onu yerinden sıçrattı. Kalorifer peteğinin tıslaması, bir fısıltıya benziyordu. O gece, uykuya dalmak için mücadele etti. Gözlerini kapattığında, aynadaki o silik ifadeyi görüyordu. Ve rüyasında, artık sadece geçmişin sahneleri yoktu. Köydeki çeşme vardı, ama çeşmeden akan su kırmızıydı. Halime Teyze orada oturuyordu, ama yüzü Selin'in annesininkiydi. "Taşın içindeki ah," diyordu, sesi metalik bir fısıltıya dönüşerek. "Senin içindeki ah..." Ahmet, ter içinde uyandı. Saat gece yarısından biraz sonraydı. Odanın içi zifiri karanlıktı, ama pencereden süzülen şehir ışıkları, mobilyaların silüetlerini belli belirsiz aydınlatıyordu. Ve o silüetlerden biri... yatağının kenarında, bir sandalyede oturan biri gibiydi. Ahmet'in nefesi kesildi. Hareketsiz yattı, gözlerini kırpıştırdı. Gölge hareket etmedi. Bir ceket miydi? Sandalyeye attığı bir giysi? Ama sandalyede bir şey olduğunu hatırlamıyordu. Yavaşça elini, başucundaki abajura uzattı. Işığı yaktı. Sandalyede kimse yoktu. Sadece, sandalyenin arkalığına asılı duran askeri yeleği vardı. Ahmet, derin bir nefes aldı. Paranoya, onu ele geçiriyordu. Bu böyle devam edemezdi. Ertesi gün, birim doktoruna görünmeli, belki izin almalıydı. Ama bu, onun zayıf olduğunu göstermek, belki de görevden uzaklaştırılmasına yol açmak demekti. Bunu göze alamazdı. Görevi, onun için bir sığınaktı; disiplin ve eylem, korkusuna karşı tek kalkandı. Sabah, ilk iş Leyla'yı aradı. Sesinin titrediğini belli etmemeye çalışarak, köydeki çizgilerin fotoğraflarını mail atacağını, tahta parçası analiz sonuçlarını sordu. Leyla, sesinden bir şeyler sezmiş olacak ki, "İyi misin, Ahmet? Sesin farklı geliyor." "İyiyim," diye yanıtladı Ahmet, fazla hızlı. "Sadece yorgunum. Köy yolculuğu..." "Peki," dedi Leyla, tam inanmamış gibi. "Analiz sonuçları henüz gelmedi. Bekliyoruz. Sen dinlen. Kendini çok zorlama. Bu işler sabır ister." Ahmet, telefonu kapattı. Kendini zorlamak mı? Mesele bu değildi. Mesele, etrafındaki duvarların yavaş yavaş içine doğru eğilmesi, kendi yansımasının bile ona ihanet etmeye başlamasıydı. O gün, birliğine gitti. Rutin raporlar, fiziksel eğitim... Normalde onu sakinleştiren şeylerdi. Ama bugün, her şey yüzeysel ve anlamsız geliyordu. Bir arkadaşının şakasına karşılık verirken, sesinin ne kadar keskin ve kısa çıktığını fark etti. İçinde, sürekli tetikte duran, her an patlamaya hazır bir yay gibi gergindi. Öğleden sonra, tuvalete gitti. Lavaboda ellerini yıkarken, ister istemez başını kaldırıp aynaya baktı. Yansıması normaldi. Ama gözlerinin içine bakarken, içinde bir şey kıpırdadı. O küçük, kibirli, her şeyi reddeden çocuğun sesi: "Bunların hepsi senin zayıflığın. Kendi kendine yarattığın korkular." Belki de haklıydı. Belki de hepsi, çocukluğundan kalma o reddedişin ve şimdiki suçluluğunun yarattığı psikosomatik bir kabustu. Bu fikir, diğerlerinden daha korkunçtu. Çünkü eğer düşman kendisiydi, o zaman savaşın sonu yoktu. Akşam eve döndüğünde, posta kutusunda, üzerinde isim veya adres olmayan, sadece "A. Yılmaz" yazılı küçük bir zarf buldu. İçini bir tedirginlik kapladı. Kim? Nasıl? Dikkatle zarfı açtı. İçinde, siyah-beyaz, eski ve çok kötü kalitede, bulanık bir fotoğrafın fotokopisi vardı. Fotoğrafta, beş genç, askeri üniformalı, gülümseyerek objektife bakıyorlardı. Arka planda, okulun yatakhanesinin koridoru görünüyordu. Yasin, İsmail, Celil, Halil ve... Ahmet. O gece, o konuşmayı yaptıkları günlerden birinde çekilmiş olmalıydı. Fotoğrafın altına, daktilo ile yazılmış tek bir cümle vardı: "Beş kişiydiniz. Dördü gitti. Sıra kimde, Ahmet?" Ahmet'in elindeki kağıt titremeye başladı. Odanın sıcaklığı düştü. Bu bir tehditti. Açık ve net. Ve en korkuncu, bunu gönderen kişi, onun geçmişini, o fotoğrafa sahip olacak kadar iyi biliyordu. Kim olabilirdi? Selin'in ailesi? Kadın? Yoksa... "onlar" mı? Ama "onlar" böyle fiziksel bir mektup gönderebilir miydi? Hemen zarfı ve kağıdı incelemeye başladı. Zarf sıradandı. Posta damgası İstanbul'du, ama bu bir şey ifade etmezdi. Kağıt ve mürekkep her yerde bulunabilirdi. Parmak izi? Olasılık düşüktü. Telefonu eline aldı, Leyla'yı aramak için. Ama sonra durdu. Leyla'ya bunu anlatırsa, onu durdurmaya, polise gitmeye çalışırdı. Polis ise bunu bir şaka veya takip vakası olarak görür, ciddiye almazdı. Ayrıca, bu işi resmi kanallara taşımak, onun araştırmasının sonu demekti. Hayır. Bunu kendi başına halletmeliydi. Bu, savaşın yeni bir cephesiydi. Düşman, artık sadece gölgeler ve fısıltılar değil, somut bir tehdit olarak da ortaya çıkıyordu. Ahmet, fotoğrafı ve notu özenle, delgeçli bir torbaya koydu. Kanıttı. Sonra, masasına oturup derin düşüncelere daldı. Gönderen, onu korkutmak, kontrolünü kaybetmesini sağlamak istiyor olabilirdi. Ya da daha kötüsü, onu bir yere çekmek, tuzağa düşürmek... Tam o sırada, cep telefonu titredi. Bilinmeyen bir numaradan gelen bir SMS'di. İçeriği kısaydı: "Fotoğrafı beğendin mi? Geçmiş asla ölmez. Ölmez, sadece... bekler. -K." "K." Kimdi bu? Ahmet, hemen numarayı aradı. Kapalıydı. Artık çok açıktı. Biri, onu izliyordu. Ve bu kişi veya grup, onun geçmişiyle ilgili bilgi sahibiydi. Kadının söz ettiği "diğerleri" olabilir miydi? "Senin gibi düşünenler"? Yoksa, bu lanetin bir parçası olan, ama onu kontrol etmeye çalışan başka bir kurban mıydı? Ahmet, ayağa kalkıp pencereye yürüdü. Dışarıda, şehir ışıkları yanıp sönüyordu. Her pencerede, her sokak lambasının altında, normal hayatlar devam ediyordu. O ise, bu normal dünyanın içinde, görünmez bir savaşın tam ortasındaydı. Eline, cebindeki Celil'den kalma tabancayı aldı. Soğuk metal, ona bir güven verdi. Fiziksel bir düşmana karşı etkiliydi. Peki ya bu yeni düşman? Bu "K"? Bir karar verdi. Pasif kalamazdı. İz sürmeli, bu "K"yi bulmalıydı. Ama nasıl? İnternet? Karanlık ağ? Askeri istihbarat bağlantılarını kötüye kullanmak riskliydi. Sonra aklına bir fikir geldi. Mektup İstanbul'dan gelmişti. "K", muhtemelen buradaydı. Ve onu izliyordu. O halde, kendini yem olarak kullanabilirdi. Gizlenmek yerine, açık hedef olacak, onu tuzağa çekmeye çalışacaktı. Tehlikeli bir oyundu, ama elinde başka koz yoktu. O gece, uyumadı. Silahını temizledi, gözlem planları yaptı. Artık sadece doğaüstü bir avcı değil, aynı zamanda fiziksel bir takipçinin de hedefiydi. Savaş, çok katmanlı hale gelmişti. Ve Ahmet, her cephede savaşmak zorundaydı. Köydeki o iç çekişi andıran ses, şimdi zihninde, kendi kaderinin keskin bir uyarısına dönüşmüştü. Geçmiş asla ölmezdi. Ve şimdi, geçmiş, onu bulmak için geri gelmişti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD