Bölüm 21: Derin Sular

1309 Words
"K"nin son mesajı, Ahmet'i bir tür hazırlık sürecine itmişti. 'Korkunu kontrol et. Öfkeni kalkan yap.' Bunlar, SAT eğitiminde de duyduğu türden zihinsel disiplin öğretileriydi. Ancak burada bahsedilen, fiziksel bir düşmana karşı değil, içsel bir girdaba karşıydı. Bir hafta boyunca, Ahmet hem rutin görevlerine devam etti hem de kendi üzerinde çalıştı. İlk adım, fiziksel tetikte olma halini azaltmaktı. Her an her köşeden bir şey çıkacakmış gibi beklemek, onu tüketiyordu. Bunun yerine, kasıtlı olarak güvenli olduğunu bildiği ortamlarda (birliğinin spor salonu, kalabalık bir kafe) tetikte olma halini bırakmaya çalıştı. Zihnini, o anın gerçekliğine odaklamak: Ağırlığın soğuk dokunuşu, kahvenin kokusu, etraftaki insan sesleri... Bu, 'anda kalma' pratiği, korkunun odağını dağıtmaya yardımcı oluyordu. İkinci adım, öfkeyi yönetmekti. İçinde, kayıplarına ve bu lanete karşı köpüren bir öfke vardı. Bunu bastırmak değil, tanımak ve yönlendirmek istiyordu. Bunu, fiziksel eğitime yönelterek yaptı. Her gün bir saat daha fazla koşuyor, ağırlık kaldırıyor, kum torbasını adeta parçalıyordu. Yorgunluk, öfkenin keskin kenarlarını köreltiyordu. Ama asıl zor olan, öfkenin zihinsel kaynağına inmekti: O küçümseyici çocuk. Onunla yüzleşmek için, çocukluğuna ait eşyaları, fotoğrafları bulmaya çalıştı. Ailesinin evinde, eski odasında bir kutu dolusu anı vardı. Bir izin günü, oraya gitti. Tozlu kutuyu açtığında, çocukluk çizimleri, okul karneleri, birkaç oyuncak çıktı. Çizimlerin çoğu sıradandı: Uçaklar, arabalar, savaş sahneleri. Ama bir tanesi, onu donduracak kadar tanıdık çıktı. Kağıt, zamanla sararmıştı. Üzerinde, küçük bir Ahmet'in, kocaman bir incir ağacının altında durduğu basit bir çizim vardı. Ama ağacın dallarından sarkan şeyler, meyve değildi. Üçer çizgiden oluşan, göz şeklinde yüzlerdi. Çocuk el yazısıyla, çizimin altına şunlar yazılmıştı: "Onlar beni görüyor. Ama ben onları umursamıyorum." Ahmet, çizimi elinde titreyerek tuttu. Bunu hiç hatırlamıyordu. Kaç yaşındaydı? Belki yedi, sekiz. O zamanlar bile, "onlar"dan haberdar mıydı? Ve o "umursamama" tavrı, aslında küçümseme ve meydan okumanın ilkel bir ifadesi miydi? Bu çizim, içindeki "karanlık"ın, o saf inançsızlık ve reddin, çok daha eskilere dayandığını gösteriyordu. Belki de o, bu "karanlıkla" doğmuştu. Bu keşif, onu içsel çalışmalarında bir adım daha ileri götürdü. Artık sadece korku ve öfkeyi yönetmekle kalmayıp, bu temel, köklü "umursamazlık" veya "reddediş" ile de yüzleşmeliydi. Bu, kişiliğinin bir parçasıydı. Onu silmek mümkün değildi. Ama belki, onu dönüştürmek, kontrol altına almak mümkündü. Tıpkı bir nehrin yatağını değiştirmek gibi. Bu derin içsel çalışma sürerken, fiziksel dünyadaki görevi de devam ediyordu. Birliği, Marmara Denizi'nde, bir batık enkazının konumunu doğrulamak ve haritalamak için bir su altı tatbikatı planlamıştı. Hedef, İkinci Dünya Savaşı'ndan kalma, sığ sularda yattığı düşünülen küçük bir tekne enkazıydı. Rutin bir görevdi. Tatbikat günü, hava açık ve düzdü. Ahmet ve ekibi, belirlenen koordinatlara geldiler. Dalış planı basitti: Partneriyle birlikte suya atlayacak, enkazı sonar verileriyle işaretlenen bölgede bulacak, fotoğraf ve video çekecek, ardından yüzeye çıkacaklardı. Suya girdiklerinde, görüş iyiydi. Berrak, soğuk bir mavilik. Ahmet, nefes alış verişinin ritmik sesine ve partnerinin çıkardığı baloncuklara odaklandı. Dalış, onun için her zaman meditatif bir deneyimdi. Suyun sessiz baskısı, dünyanın üzerindeki tüm gürültüyü ve karmaşayı silerdi. Belki de bu yüzden SAT'ı seçmişti. Sonar işaretine doğru ilerlerken, bir şeyler ters gitmeye başladı. Hedeflenen noktada enkaz yoktu. Sadece düz, kumlu bir zemin uzanıyordu. Partneri, omzuna dokunarak "Yanlış koordinat olabilir, etrafı tarayalım" işareti verdi. Birlikte, geniş bir daire çizerek yüzmeye başladılar. Deniz tabanı monotondu; ara sıra kayalar, yosun yatakları. Ahmet, görevine odaklanmaya çalıştı, ama içinde hafif bir huzursuzluk baş gösterdi. Bu sığ sularda enkaz kayması olağandışıydı. Tam o sırada, partneri aniden durdu ve eliyle ileriyi işaret etti. Ahmet, onun baktığı yöne çevirdi kafasını. Suyun mavi boşluğunda, deniz tabanından uzakta, asılı duran bir şey vardı. Başlangıçta, bir ağ veya deniz yosunu demeti sandı. Ama yaklaştıkça şekil netleşti. Bu bir insan silüetiydi. Üniformalıydı. Koyu mavi bir gölge gibi, suyun içinde hareketsiz sallanıyordu. Başı öne eğikti, yüzü görünmüyordu. Ama vücut hatları, duruşu... Halil. Ahmet'in nefesi, regülatörde keskin bir hırıltıyla kesildi. Kalbi göğsünde deli gibi çarpmaya başladı. Bu imkansızdı. Halil, yüzlerce mil uzaktaki Akdeniz'de kaybolmuştu. Bu, Marmara'ydı. Ve bu bir ceset olamazdı; bu bir silüetti, neredeyse şeffaf, suya karışan bir hayalet gibiydi. Partneri, Ahmet'in ani tepkisini fark etti ve onun yanına yüzdü, "Sorun var mı?" işaretini verdi. Ahmet, titreyen eliyle silüeti gösterdi. Partneri, aynı yöne baktı, sonra Ahmet'e döndü ve "Hiçbir şey yok" anlamında başını iki yana salladı. Gözleri, şaşkın ve endişeliydi. Ahmet, tekrar baktı. Silüet hâlâ oradaydı. Ve şimdi, başını yavaşça kaldırıyor gibiydi. Yüzü hâlâ bir karaltıydı, ama Ahmet, orada, karanlığın içinde, iki soluk, mavi noktanın -gözlerinin- parladığını hayal etti. Hayal miydi? Sonra silüet, bir elini kaldırdı. İşaret parmağıyla, Ahmet'i gösteriyordu. Ardından, parmağını yavaşça, kendi boğazının olduğu yere götürdü. Ahmet, boğuluyormuş gibi bir hisse kapıldı. Nefes borusunda anormal bir basınç hissetti. Sanki bir el, dışarıdan değil, içeriden, ciğerlerine hava girişini kesiyordu. Panik, tüm eğitimini unutturdu. Acil çıkış dürtüsüyle, denge yeleğini şişirme düğmesine yumruk attı. Yelek aniden şişti ve onu kontrolden çıkmış bir şekilde yüzeye doğru fırlattı. Hızlı çıkış, vurgun riski demekti. Ama Ahmet bunu düşünemiyordu. Su yüzeyine çıktığında, öksürerek ve nefes nefese, etrafına bakındı. Gökyüzü parlaktı. Tekne yakındaydı. Partneri de hemen ardından yüzeye çıkmış, kafasını sallayarak ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Tekneye alındıklarında, eğitmen sert bir şekilde sordu: "Ahmet, ne oldu? Kontrollü çıkış yapman gerekirdi! Vurgun riskin var!" Ahmet, hâlâ titriyordu, "Gördüm... orada... bir şey vardı," diye kekeledi. "Ne? Ne gördün?" "Bir... bir silüet. Üniformalı. Asılı duruyordu." Eğitmen ve partneri birbirlerine baktılar. Partneri, "Ben hiçbir şey görmedim, çavuşum," dedi. "Sadece su ve kum vardı." Eğitmen, Ahmet'in yüzündeki saf korkuyu gördü. Bu, onun karakterine uymuyordu. "Tamam," dedi, daha yumuşak bir tonla. "Stres, yorgunluk, azot narkozunun hafif bir etkisi... olabilir. Hemen basınç odası protokolüne geçelim. Seni revire götüreceğiz." Ahmet, itiraz etmedi. Revirde, doktorlar onu muayene etti. Fiziksel olarak, hızlı çıkışın bir zararı olmamıştı. Ancak psikolojik durumu kaygı vericiydi. "Son zamanlarda stresli misin? Uyku problemi? Geçmişe dair travmatik anılar?" diye sordular. Ahmet, "Evet," demek zorunda kaldı. Ama detay vermedi. Arkadaşlarının kaybından bahsetti, ama doğaüstü detaylardan bahsetmedi. Doktor, onu bir süreliğine hafif görevlere ayırdı ve bir psikologla görüşme önerdi. Ahmet, bu öneriyi kabul etti. Belki de profesyonel yardım, içsel karanlığıyla baş etmesine yardımcı olabilirdi. Ama aynı zamanda, su altında gördüğü şeyin gerçekliğinden emindi. O bir halüsinasyon değildi. Çok canlı, çok kişiseldi. Ve o boğaz işareti... Bu bir tehdit miydi? "Sessiz kal" anlamında mı? Yoksa, "sen de geleceksin" anlamında mı? O akşam, evinde, dalış ekipmanını temizlerken, eli regülatöre takıldı. Cihaz normal görünüyordu. Ama ona baktığında, gözüne bir şey ilişti. Nefes çıkış valfinin kenarında, çok küçük, taze ve derin olmayan, üç paralel çizik vardı. Tıpkı köydeki çeşmede, Halil'in gemisindeki gibi. Ahmet, donup kaldı. Bu çizikler orada olmamalıydı. Ekipmanı her kullanımdan sonra kontrol ederdi. Bu, yeniydi. Su altında, o silüet ona işaret ederken mi olmuştu? Yoksa, "onlar" fiziksel dünyaya bu kadar ince, ama gerçek izler bırakabiliyor muydu? Telefonu titredi. "K"den bir mesaj değildi. Leyla'ydı. "Merhaba. Tahta ile ilgili daha fazla bilgi var. Uygun zamanın olduğunda ara beni. Dikkatli ol." Ahmet, Leyla'yı aramaya cesaret edemedi. "K" onu izliyor olabilirdi. Ve Leyla'yı hedef haline getirmek istemiyordu. Bunun yerine, kısa bir mesaj attı: "Şu an güvenli değil. Seni sonra ararım. Kendine iyi bak." Leyla'nın cevabı geldi: "Anladım. Sen de." Ahmet, ekipmanı kenara koydu ve salona geçti. Yorgunluk, tüm bedenini sarmıştı, ama zihni alarmdaydı. Su altındaki görüntü, içsel korkularının bir yansıması mıydı? Yoksa, Halil'in ruhu ya da enerjisi, bir şekilde ona ulaşmaya mı çalışıyordu? Ya da daha kötüsü, "onlar" onu taklit ederek, onu çıldırtmaya mı çalışıyordu? "Korkunu kontrol et." "K"nin sözleri aklına geldi. Bugün, korkusuna yenilmişti. Kontrolü kaybetmiş, paniklemişti. Bu, onu zayıf ve savunmasız kılıyordu. Belki de "K"nin dediği gibi, hazır değildi. Ahmet, derin bir nefes aldı. Bu olay, onun için bir uyarı işaretti. İçsel çalışması yeterli değildi. Daha derine inmesi, korkusunun köküyle, o "umursamaz" çocukla ve onun yarattığı (ya da çektiği) karanlıkla yüzleşmesi gerekiyordu. Ama bu yüzleşmeyi nasıl yapacaktı? Hipnoz? Derin meditasyon? Yoksa, kadının yaptığı gibi, kendini bir tür ruhsal çukura mı gömmeliydi? Bir şey kesindi: Artık sadece dışarıdaki vakaları araştırmakla kalamazdı. Asıl savaş, içindeydi. Ve o savaşın derinlikleri, Marmara'nın sığ sularından çok daha karanlık ve tehlikeliydi. Dışarıda, bir "K" onu izliyordu. İçeride ise, bir hayalet onu boğmaya çalışıyordu. Ahmet, iki cephe arasında sıkışmıştı. Ve hayatta kalmanın tek yolu, her ikisinde de savaşmayı öğrenmekti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD