“Asi cinler toprağın derinliklerinde yaşıyorlar yani!” dedi Ahmet.
“Mantığım bunu kabul edebilir. Oralarda kendilerine yaşam alanları oluşturmuş ve kendi başlarına yaşıyor olabilirler.”
"Peki insanların incir ağaçlarının altından geçmesi onları neden rahatsız etsin ki?"
"Hadi diyelim ki dünyada yaşamalarına rağmen dünyada gezinmeleri yasak ve birer hapishane odası gibi sadece incir ağaçlarının altında bulunabiliyorlar."
"İnsanlara zarar verebilmek için de özellikle sürekli incir ağaçlarının altında bekliyorlar..."
"Neden sadece hava karardığında zarar verip gündüz vakti zarar veremiyorlar?”
“Dahası akşam vakti incir ağacının altına işersen cinlerin seni çarpacağını söylerler."
"Çoğumuz çocukken bu cümleden korkumuza çişimiz geldiğinde ve eve gitmeye üşendiğimizde çevredeki başka ağaçların altına işedik.”
“Ve yine muhtemelen hepiniz biliyorsunuzdur. İncir ağacının altından geçerken ve hatta altına işerken çarpılmaktan kurtulmanın da bir yolu olduğunu söyler büyükler."
"Sakin olun anlamında Destur! diyecekmişiz ve cinler de çarpmayacaklarmış."
"Çocukken bizim mahallede incirden başka sahipsiz ağaç yoktu. Oyun oynarken son ana kadar oyunu bırakmak istemediğimiz için genellikle çişimizi evimize kadar tutamaz ve incir ağacının altına yapardık. Ağacın altına adımımızı atarken Destur dedik mi sorun kalmazdı.”
“Ben daha ufacıkken mantıksız gelmişti bu durum. Şimdi ise hurafeden başka bir şey diyemiyorum."
"Bir keresinde korkudan tir tir titrememe rağmen ağacın altına destursuz girip yine destursuz işedim ve tahmin edin ne oldu?"
"Hiçbir şey! Sonrasında da onlarca kez aynı şeyi yaptım ve gördüğünüz gibi ne musallat olan var ne de çarpan.”
“İnsanlardan nefret eden, Tanrıya bile asi gelen ateşten yaratılmış cinlerin, bizim bir sakin ol dememizle sakince bekleyip bize zarar vermemeleri cidden size de mantıksız gelmiyor mu?"
“Ayrıca inanan cinler neden bizim evlerimizde yaşıyorlar? Kendi evlerini yapamıyorlar mı?”
"Ne bileyim” diyerek araya girdi İsmail. “Belki boyutlar çakışıyordur. Bizim boyutumuzda var olan bir şeyin üzerine onların boyutunda bir şey yapılamıyordur.”
“Saçmalama” dedi Ahmet. “Öyle olsa onların boyutundaki cinlerle de sürekli çarpışmamız gerekirdi.”
“Ne yani!” dedi Yasin. “Bütün bu insanlar, hatta anne ve babalarımız yalan mı söylüyorlar diyorsun?”
“Öyle bir şey demedim!” diye atıldı Ahmet. “Fakat anlatılanlarda mantığa uymayan bir sürü şey var."
"Mesela cinlerin yaşadığı boyut fiziksel bir boyutsa bunca yıldır mutlaka diğer boyuttan birilerine çarpardık. Ya da ne bileyim yolda arabayla giderken bir sürü cine çarpardık ve onlar da eninde sonunda bizi cezalandırırdı herhalde."
"Ha eğer dersen ki cinlerin boyutu fiziksel değil de ruhani bir boyutsa yaşamak için bir eve neden ihtiyaç duysunlar?"
"Neden biz sofrayı toplamadığımızda sofradaki artıkları yesinler ya da ortada toplanmamış sofra bıraktık diye kızıp bize musallat olsunlar?”
“Sus!” dedi Celil yattığı yerden. “Bilgi mi istiyorsun? Anlatayım. Ama bir daha o üç harfli kelimeyi kullanmayacaksın! Gece boyunca onları anarken sadece Üç Harfliler diyeceksin. Anlaştık mı?”
Ahmet Üç Harfliler kelimesini kullanmayı kendi mantığına ters buluyor hatta cesaretine hakaret olarak görüyordu. Yine de “Tamam.” dedi. “Gel ve anlat hadi.”
Ahmet, Yasin, İsmail ve Halil’in konuştuğu ranzanın -ki Halil gece boyunca hiç konuşmamış sadece konuşanları dinlemişti- yanındaki ranzada, alttaki yatakta yatan Celil kalkıp diğerlerinin yanına üst yatağa oturdu.
“Az sonra anlatacaklarım kulaktan duyma bilgiler ya da uydurma şeyler değil."
"Tamamen kendi başımdan geçen olaylar. O yüzden sözümü kesmeyin ve dikkatli dinleyin.” dedi.
"Üç sene önce Bursa’dayken sınıfımızdan çalışkan bir kız arkadaşımız devamsızlık yapmaya başlamıştı. O zamana kadar hiç devamsızlık yapmayan kız üç haftadır mazeretsiz olarak okula gelmiyordu."
"Müdür yardımcısı ailesini aramış; ailesi de “Bu aralar gelemez” demiş. Benim kız arkadaşım da onun okuldaki en yakın arkadaşı.
Müdür yardımcısı gelip onunla konuşmuş. “Ailesi ilgilenmiyor; sen bir konuşur musun arkadaşınla? Devamsızlıktan kalacak. Dersleri çok iyi. Geleceği parlak. Yazık olacak.” filan demiş.
“Beraber gidip konuşalım mı?” diye sordu. Ben de “Tamam.” dedim.
Çıkışta Selin’in evine gittik kapıda bir sürü ayakkabı. Ayakkabılara bakarsan içeride ordu var sanırsın.
Zili çaldık. Kapıyı annesi açtı. Bizi görünce şaşırdı. Aslında şaşırmak da değil dehşete düştü desem daha doğru olur.
Eliyle sus işareti yapıp bizi geri gönderiyordu ki içeriden Selin “Gelsinler anne!” diye seslendi.
Sesi hırıltı gibi geliyordu. Annesi sesi duyunca itiraz etmedi ve bizi içeri buyur etti. İçeri girince annesinin bizi neden geri göndermeye çalıştığını anladım.
Selin bir deri bir kemik kalmış. En az 10 kilo vermiş. Gözleri hariç tüm vücudu kireç gibi bembeyaz kesilmiş. Hırıltıyla ve zorla nefes alabiliyordu.
Ayrıca elleri bileklerinden bağlanmış. Oturduğu koltukta, hemen yanında boylu poslu, güçlü kuvvetli beş tane erkek oturmuş.
Normalde Selin’e işkence ediyorlar derdim ama muhtemelen Selin’i kendinden korumaya çalışıyorlar diye düşündüm çünkü Selin’in kollarında ve yüzünde tırnak kesikleri vardı.
Sadece Selinde değil o boylu poslu adamlarda da tırnak ve ısırık izleri vardı. Korkunç bir manzaraydı.
"O manzarayı içeri girmeden önce, kapıdan görmüş olsaydım kesinlikle içeri giremezdim."