3. bölüm

1359 Words
Sessiz itiraf ​Olayın üzerinden tam bir hafta geçmişti. Bir hafta boyunca Çağan bana bir yabancıdan farksız, hatta bir düşmanmışım gibi davranmıştı. Aramızdaki gergin sessizlik her geçen gün daha da ağırlaşıyordu. Ve bugün... Bugün yaptığım son dikkatsizlik, ipleri tamamen kopardı. ​"Bu ne Nil! Bana bu paftayı bu halde getirmeye nasıl cüret edersin!" ​Çağan’ın odasında yankılanan sesi, dışarıdaki koridorda bile duyuluyor olmalıydı. Masanın üzerine sertçe fırlattığı çizimlerime bakarken dizlerimin bağının çözüldüğünü hissettim. ​"Özür dilerim hocam..." ​"Özür dileyip durma Nil! Hep aynı hata, hep aynı dikkatsizlik! Seni asistan olarak seçerken titizliğine, dikkatine güvenmiştim. Şu yaptığına bak, bu amatörce bir hata bile değil!" ​Bağırırken boynundaki damarların belirginleştiğini görüyordum. Bakışları o kadar keskindi ki camın önünde ki gölgesi odayı daraltıyordu. ​"Cidden... cidden dikkat edeceğim." Gözlerim dolmuştu. Sesimin bu kadar zayıf çıkması kendime olan öfkemi daha da artırıyordu. ​"Bu kadar tolerans yeter Nil! Daha iki hafta oldu bu kaçıncı hata? Yıl sonuna kadar ne yapacaksın bu kafayla? Kararımı verdim, asistanımı değiştiriyorum!" ​"Hayır! Hayır, lütfen..." Hıçkırıklarım odayı dolduruyordu. İki yılımı vermiştim ben ona. Onun bir kez olsun yüzünün gülmesi, gözüne girebilmek, odada beş dakika daha fazla kalabilmek için uykusuz geceler harcamıştım. Her şeyi böyle bir anda kaybedemezdim. Hızla ayağa kalkıp camın önünde, elleri arkasında dikilen bedenine doğru yürüdüm. Aramızdaki mesafeyi kapatıp tam önünde durdum. ​"Lütfen... bir daha olmayacak. Söz veriyorum." Sesim artık ağlamaklı çıkıyordu. ​"Ama oluyor Nil! Üstelik madem bu kadar yoruluyorsun, seni asistanlıktan sildiğimde en azından yorulmazsın. Kendi yoluna bakarsın." ​"Hayır, yorulmuyorum!" ​Çağan birden bana döndü. Bakışları sertti. "Niye bu kadar istiyorsun Nil? Sebep ne? Niye illa yanımda durmak için bu kadar diretiyorsun!" ​O an... İçimdeki bütün o direnç, bütün o duvarlar yerle bir oldu. İçimde sakladığım koca yangın dışarı fırlamak için yolunu bulmuştu. Çağan’ın otoriter, sarsılmaz hali karşısında mantığımı tamamen kaybettim. Hiç düşünmeden, sonucunu zerre umursamadan ellerimi boynuna attım ve dudaklarına yapıştım. ​Evet yapmıştım. Utançtan öleceğimi bilsem de onu öpmüştüm. Çağan o kadar hazırlıksız yakalanmıştı ki bir an vücudu kaskatı kesildi. Ama o şok sadece saniyeler sürdü. Elleriyle belimi tutup beni sertçe geriye ittirdi. ​"Ne yapıyorsun lan sen!" diye kükredi. Sesindeki öfke odayı doldurup taşırıyordu. "Ne yaptığını sanıyorsun Nil? Bu ne terbiyesizlik! Kendine gel!" ​Delirmiş gibi bakıyordu bana. Gözlerindeki dehşet ifadesi kalbime bir bıçak gibi saplandı. Çıkmazdaydım ama artık geri dönüş yoktu. ​"Öğretmeninim ben senin! Bu ne hadsizlik!" ​Ağlamam artık durdurulamaz bir hal almıştı ama durmadım. Tekrar ona doğru bir adım atıp ellerimi yeniden boynuna sardım. Bırakmasına izin vermedim. ​"Yapma... Yapma lütfen." diye fısıldadım. ​"Bağırma bana..." dedim gözyaşlarımın arasından. "Seviyorum seni. Anlamıyor musun? Seviyorum." ​Çağan bir an duraksadı. Dünya durdu. İtirafım odanın içine ağır bir şekilde çöktü. ​"Bak... İki yıldır seviyorum. Gözüne girmek için her şeyi yaptım. Lütfen uzaklaştırma beni kendinden." ​Çağan derin bir nefes aldı. "Öğretmeninim ben senin Nil." Sesi bu sefer fısıltı gibi çıkmıştı. "Bu basit bir hoşlantıdan başka bir yere gidemez. Şu an sadece etkilendiğin için buradasın. Uzak dur benden... Kendi başını yakma." ​"Basit bir hoşlantı değil! Yemin ederim seviyorum... Çok seviyorum." dedim çaresizce. ​Çağan’ın belimdeki elleri sıkılaştı. Kararsızdı. Ne yapacağını bilemez bir halde gözlerimin içine baktı. Gözyaşlarımı, ona olan muhtaç bakışımı inceledi. ​"Lütfen uzaklaştırma... Lütfen." Tekrar dudaklarına kapandım. Elleri daha da sıklaştı ama ​bu kez beni itmedi. Beni neredeyse kemiklerimi kıracak kadar sert bir şekilde kendine çekti. O an bütün yasaklar yıkıldı. Çağan aynı sertlikle, aynı açlıkla karşılık vermeye başladı. ​Öpüşmemiz derinleşirken odadaki hava elektriklenmişti. Kapının her an açılma riskini bile göze almıştık. Dudakları dudaklarımda bana karşılık verirken sonunda istediğim olmuştu. Bana gelmişti. Nefes nefese kalınca sarsılarak birbirimizden ayrıldık. Ben aldığım kesik nefesleri düzene sokmaya çalışırken, Çağan’ın inanılmaz kontrolü devreye girmişti bile. Sanki az önce beni kemiklerimi kıracak kadar sertçe kendine çeken, dudaklarımı açlıkla öpen o değilmiş gibi saniyeler içinde eski "buz adam" formuna dönmüştü. ​Yüz ifadesi yine anlamsız, sabit sertliğindeydi. Ne düşündüğünü, pişman mı olduğunu yoksa öfkesinin devam mı ettiğini anlayamıyordum. Bakışları üzerimde bile durmuyordu. ​"Sınıfa git, geleceğim birazdan." ​Sesi hâlâ sert ve boğuktu ama bu kez içinde tarif edemediğim bir ağırlık vardı. Hiçbir şey demeden, hatta arkama bile bakmadan hızla odadan çıktım. Koridorda yürürken ayaklarım yere basmıyor gibiydi. Az önce olanlar gerçek miydi? Nihayet sarsılmaz kaleyi fethetmiş miydim? İçimdeki mutluluk her yanımı sarmıştı. ​Sınıfa girdiğimde yüzümdeki engelleyemediğim gülümsemeyle yerime, Selin’in yanına adımladım. ​"Ne gülüyorsun kızım sen kendi kendine? Hayırdır?" dedi Kaan, arkadan öne doğru merakla eğilerek. ​Selin kolumu sabırsızca çekiştirdi. "Mina ne oldu içeride? Çabuk anlat çatlatma insanı!" ​Kalbim hâlâ ağzımda atıyordu. Başımı hafifçe onlara doğru eğdim ve sadece onların duyabileceği bir fısıltı döküldü dudaklarımdan. ​"Öpüştük." ​Üçünün de ağzından aynı anda "Oha!" nidası yükseldi. Emre şoktan donakalmıştı. "Kızım ne ara yürüttünüz işi? Ne ara oldu tüm bunlar?" ​Selin heyecandan kolumu dürtüp duruyordu ama ben hâlâ o anın sarhoşluğu içindeydim, bakışlarım uzaklara dalmıştı. Kaan kahkahayı basarak Emre’ye döndü. "Oğlum şuna bak, bu bildiğin meyve suyu olmuş! Akıl fikir gitmiş bunda." ​Hepsi kısık sesle gülmeye başladı ama tam o anda kapı her zamanki otoriter tavırla açıldı. Çağan her zamanki dakikliğiyle içeri girdi. Gülüşmeler kesildi, sınıfa sessizlik çöktü. ​Çağan ağır adımlarla kürsüye ilerledi, elindeki dosyaları sanki içindeki bir şeyi bastırmak ister gibi sertçe masaya bıraktı. Benim kalbim yerinden çıkacakmış gibi, on tur koşmuşum gibi çarpıyordu. O ise her zamanki mimiksiz haliyle karşımızda dikiliyordu. ​Kısa bir an bakışlarını sınıfta gezdirdi. Göz göze gelmek için can atıyordum, o anı onaylayan bir bakış arıyordum ama gözü bana bir saniye bile değmedi. Resmen beni yok sayıyordu. Bu kadarı şaşırtıcıydı, az önceki yakınlıktan sonra bu buz gibi tavır canımı yakmaya başlamıştı. ​Bakışları sınıfta turlamaya devam etti ve en sonunda, en ön sırada oturan Kübra’nın masasında durdu. Gözlerini Kübra’ya diktiğinde sınıftaki gerilim benim için bambaşka bir boyuta ulaştı.​ "Kübra buraya gel. Birkaç günlüğüne asistanlık görevini sen devralacaksın, bana sen yardımcı olacaksın." ​Bu cümle amfide bir bomba etkisi yarattı. Selin, Emre ve Kaan’ın aynı anda şaşkınlıkla bana döndüğünü hissettim. Ben ise olduğum yerde donup kalmıştım. Az önce beni kendine çeken o adamla, karşımda duran bu yabancı aynı kişi olamazdı. Kalbim saniyeler içinde o kadar sert bir düşüş yaşamıştı ki, nefesimin kesildiğini hissettim. ​"Hocam..." Sesimin titrememesi için bütün irademi zorluyordum. "Bence... ben de yapabiliyordum. Devam edebilirim." ​Çağan bana bir saniye bile bakmadı. Gözleri hâlâ Kübra’nın üzerindeydi. Sanki ben burada yokmuşum gibi davranıyordu. ​"Sana söz hakkı vermeden konuşmayacaksın Nil." dedi sert bir şekilde. ​Beni herkesin önünde susturmuştu. Ne olduğunu, neyi yanlış yaptığımı anlayamıyordum. Evet onu ben öpmüştüm ama o da karşılık vermişti. O da o tutkuya ortak olmuştu. Şimdi ise beni bir yabancı, hatta bir hata gibi sınıfın ortasında öylece bırakıyordu. ​Selin kolumu durtup kulağıma fısıldadı. "Kızım, hani öpüşmüştünüz? Bu adam ne yapıyor?" ​Bilmiyorum dercesine başımı salladım. Omuzlarım çökmüştü. Gözlerimin dolduğunu, boğazımın düğümlendiğini engelleyemiyordum. Emre halime acımış olacak ki omzuma elini atıp "Üzülme" diye fısıldadı teselli etmek ister gibi. ​Kaan da diğer yanımdan eğildi. "Vardır bir sebebi. Hemen ağlama lütfen. Belki de durumu kurtarmaya çalışıyordur." ​Çağan’ın gür sesi tekrar amfide yankılandı. "Kimse ben söz hakkı vermeden kendi arasında konuşmasın!" ​O an her ses kesildi. Kübra yüzünde zafer kazanmış bir şekilde ayağa kalktı. Bakışlarında saf bir rekabet ve kibir vardı. Benim yerime geçmenin verdiği hazla kürsüye doğru ilerledi. Ders boyunca Çağan, Kübra’ya talimatlar verirken bir kez olsun başını kaldırıp benim olduğum tarafa bakmadı. Ben ise önümdeki boş kağıda bakarken gözyaşlarımın kağıdı ıslatmaması için tırnaklarımı avuç içlerime bastırıyordum. Az önceki o muhteşem an şimdi en ağır cezama dönüşmüştü. ​Dersin sonunda Çağan eşyalarını toplarken Kübra yanından ayrılmıyordu. Herkes amfiden çıkmaya başladığında, ben hâlâ olduğum yerde çakılı kalmıştım. Çağan kapıya doğru yürürken belki bir an, sadece bir saniye göz göze geliriz diye bekledim. Bir açıklama, bir işaret, gizli bir bakış... ​Ama olmadı. ​Çağan kapıdan çıkarken bile bakışlarını benden esirgedi. Beni yok saymak, beni öldürmekten daha ağırdı. Sınıfın sessizliğinde, kürsüdeki asistan sandalyesinde artık Kübra’nın gölgesi vardı. ​Kaan ve Emre başımda beklerken, Selin elimi tuttu. Ama benim aklımda sadece Çağan’ın son sözü yankılanıyordu. "Söz hakkı vermeden konuşmayacaksın." ​Anlamıştım. Çağan odada olanları sadece bir "hata" olarak dosyalamış ve üzerini kapatmıştı. Ben onun için artık asistan bile değildim. Ben onun için, görmezden gelinmesi gereken bir "teknik kusur"dan ibarettim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD