Bölüm 3 – Sessizliğin İçinden

2070 Words
Gecenin saati ilerliyordu. Saatin tik takları, evin salonuna yankılanan tek sesti artık. Ela, balkondan içeri döndüğünden beri üzerindeki tüm ağırlıkları iliklerine kadar hissediyordu. Ama o, yorgunlukla mücadele eden biri değildi. Ağır hisseden birinin aksine, hareketsizliğin kendisine daha çok zarar verdiğini bilenlerdendi. Banyodan çıkınca etrafa göz gezdirdi. Bardaklar, masanın üzerinde. Kimi yarıya kadar çayla dolu, kimi dudak iziyle kirli. Birkaç küçük tabak. Bir peçetenin içine katlanmış bisküvi kırıntıları. Her biri biraz önce yaşanmış ama çoktan geçmişe ait gibi duruyordu. Ela, sessizce salona yürüdü. Demir aynı yerindeydi. Hâlâ konuşmuyordu. Gözleri yerde miydi, duvarda mı, Ela bakmadı bile. Bardaklardan birini aldı, sonra diğerini. Boş tabakları üst üste koydu. Elinin altına iki çay bardağını yan yana sıkıştırdı. Tabağın altındaki kaşıkları sessizce topladı. Hiç ses çıkarmamaya çalışıyordu. Çünkü bu evin sessizliği, korunması gereken tek sınırdı. Mutfak kapısını araladı. Yavaşça içeri girdi. Karanlık mutfakta loş bir tezgâh lambası yanıyordu. Bu ışık altında, ev biraz daha insani görünüyordu sanki. Ama aynı zamanda biraz daha yalnız. Tabakları lavaboya bıraktı. Bulaşık makinesinin kapağını açtı. Yavaşça tabakları yerleştirdi. Ardından bardakları dizdi, kaşıkları sepete koydu. Her hareketi planlıydı. Ne acele etti ne oyalandı. Zihin yorgun olduğunda beden düzene sığınırdı. Kapağı kapattı. Tezgâhın kenarına dirseklerini dayayıp bir an durdu. Derin bir nefes aldı. Sonra dolaba yöneldi. Buzdolabını açtığında içeriye keskin bir soğuk yayıldı. Gözleri alt raftaki tencereye takıldı. Gümüş renkli, orta boy bir tencere. Domates çorbası. O an için hiçbir anlamı olmayan bir detaydı ama şimdi, sıcak bir kase çorba gecenin bütün ağırlığını hafifletebilirdi. Yalnızca Demir için değil—kendisi için de. Tencereyi aldı. Ocağın üstüne yerleştirdi. Altını yaktı. Çorbanın içindeki domatesin keskin kokusu kısa sürede mutfağa yayıldı. İçine biraz daha tuz ve bir tutam kekik ekledi. Karıştırırken tahta kaşığın sesi küçük bir ahenk gibi geldi. Ardından tezgâhın üstündeki küçük ekmek sepetine yöneldi. İnce dilimlenmiş köy ekmeklerinden iki parça aldı. Fırının ızgarasına yerleştirdi. Ellerini silerken gözleri fırının camına takıldı. Isınan ekmeklerin dışı yavaşça kızarmaya başladı. O an, mutfağın sıcaklığı evin soğuk havasına küçük bir isyan gibiydi. Çorba yeterince ısındığında ocağın altını kapattı. Dolaptan iki porselen kase çıkardı. Birini kendisi için, diğerini Demir için. Ama hangisinin gerçekten ona ait olduğunu bilmiyordu. Çorbayı dikkatlice kaselere koydu. Fırının içinden ekmekleri aldı, sıcak ve çıtırdılar. Bir kesme tahtasına bıraktı. Ekmeklerin üstüne ince dilim kaşar koydu. Kaşar, sıcak ekmeğin üzerinde yavaşça erimeye başladı. Bir tutam karabiber serpti üzerine. O sıcak kokunun verdiği huzuru içinden geçirdi ama yüzüne yansıtamadı. Sonra küçük bir tepsi hazırladı. İki kase çorba. İki kızarmış ekmek. Bir peçete. Bir bardak su. Ve Demir’in ilaç kutusu. Antibiyotik, ağrı kesici, mide koruyucu. Tepsinin kenarına küçük bir kaşık koydu. Her şey tamamdı. Sanki yalnızca yemek değil, bir suskunluk da servis ediliyordu bu tepsiyle birlikte. Ela derin bir nefes daha aldı. Tepsiyi ellerine aldı. Adımları salonun sessizliğine karıştı. Demir hâlâ aynı yerdeydi. Bir şey demedi. Ela da. Ama elindeki çorba, buz gibi olmuş bir gecede, iki insanın konuşmadığı tek dili taşıyordu: “Seni sevmiyorum ama yaşamanı istiyorum.” Demir Ela içeri girdiğinde gözlerim, istemsizce onun üzerinde durdu. Ağrılarım vardı evet… ama en ağır olanı onun varlığıydı. Bu evde sessizce yürüyen, yüzü hiç değişmeyen, içindeki sesleri susturmaya çalışan o kadın… Benim karım. Elindeki tepsiyi orta sehpaya bıraktı. Hareketleri sakindi. Ne hiddet ne telaş… sadece ölçülü bir yabancılık vardı her adımında. Bir şey demedi. Sonra küçük zigon sehpayı aldı, yanıma doğru getirdi. O sehpanın üzerine bir kase çorba koydu—domates kokusu yayıldı. Yanına kızarmış ekmek, üstünde erimiş kaşar. Bir bardak su. İlaçlar. Ve kaşık. Her şey eksiksizdi. Ama ben hâlâ ona bakıyordum. Bir saniye bile gözümü ayırmadan. Ne taşıdığı tabakla ilgilendim, ne çorbanın kokusuyla. Sadece… yüzündeki ifadeyi anlamaya çalıştım. Sonra yaklaştı. Sağlam kolumdan hafifçe tuttu. Yardımcı olmak ister gibiydi ama bunu da sessizce yaptı. Oturur pozisyona gelmeme yardım etti. Dokunuşu hafifti. Ama içinde tanıdık bir şey yoktu. Ne şefkat… ne öfke… ne de sıcaklık. Sadece görev. Ardından orta sehpada kalan kendi tepsisini aldı, koltuğa geçti. Kucağına koydu. Birlikte yenen bir yemekten çok, ayrı ayrı yenilen bir zorunluluk gibiydi bu. Kaşığı aldım. Çorbaya daldırdım. Ve ilk yudumu içtim. Ama damakta kalmıyordu artık hiçbir tat. Ağzımdan çok, zihnimin içi doluydu. “Bu evlilik…” Ben 29 yaşındaydım. Ve bu evde otururken çorba içiyor, yanımda benimle konuşmayan bir kadınla aynı havayı soluyordum. Ama asıl konuşmayan şey zamandı. Geriye düşen o zaman. “Evleneceksin o kızla.” “Babası bana emanet etti.” Babamın sözleri hâlâ kulağımda yankılanıyordu. Israrla, tekrar tekrar. Her seferinde hayır demiştim. Defalarca. Çünkü ben o sırada başkasını seviyordum. Alev’i. Alev… İlk defa onu iki yıl önce, koluma aldığım bıçak darbesi için gittiğim hastanede görmüştüm. Acilin o keskin florasan ışıkları altında, beyaz önlüğünün içinde yürüyordu. Yaralı koluma aldırmadan onun peşinden gitmiştim gözlerimle. Ve sonra… başladı. Bir ilişki. O güne kadar hiçbir kadına bağlanmamıştım. Kısa, geçici, yüzeysel ilişkiler. Bir gece… belki bir hafta. Kimse kalmazdı. Ama Alev kalmıştı. Yalnızca yanımda değil—içimde. Benim gibi bir adamı… değiştirmişti. Ama sonra bir hata yaptım. Onu yanlış anladım. Bir gece çok öfkelendim. Kafamdan geçenleri sorgulamadan, doğrulamadan… sadece öfkemle yaşadım o anı. Telefonu elime aldım. Babamı aradım. “Tamam,” dedim. “O kızla evleneceğim. Şimdi izin alıyorum askeriyeden. Konuş, ayarla artık ailesiyle.” İşte bu kadar kolaydı. Kendime koca bir hayatı böyle mahvettim. Bir hafta sonra İstanbul’da nikâh kıyıldı. Ela’yla. Ela’yı o zaman ilk defa gördüm. Gelinlik giymemişti. Beyaz, zarif, sade bir elbise vardı üstünde. Hiç süslenmemişti neredeyse. Ama güzeldi. Yüzünde… boşluk vardı sadece. Ne heyecan ne umut. Sanki bir zorunluluğun içinden geçiyordu. Ben de farklı değildim. Sadece “Evet” dedim. Sonra bir daha onu görmedim. Sohbet bile etmedik. Evliydik ama yabancıydık. Sonra… Alev’i yanlış anladığımı öğrendim. Kendime nasıl kızdığımı kimse bilmiyor. Ama artık evliydim. Her şey için çok geçti. Yine de ondan uzak kalamadım. Alev’le tekrar görüşmeye başladık. Çünkü içimde bir şey vardı hâlâ… Ela’ya ait olmayan. Ama Ela… O ismi düşününce bile içimde garip bir sızı oluşuyordu. Çocukken ailelerimiz çok yakındı. Annesi hamileyken ben dört yaşındaydım. Sonra tayin çıktı, Ela’yı hiç görmedim. Ailelerimiz Türkiye’nin iki ucuna dağıldı. Ela’nın annesinin ölüm haberini hatırlıyorum. Annem… çok ağlamıştı. Babam ise sessizleşmişti. Ağlamadı ama bir gecede yaşlanmış gibiydi. İki yıl sonra, Ela’nın babasının şehit olduğunu duyduk. Annem yine yıkıldı. Cenazelere gitmişlerdi ama beni götürmemişlerdi. “Çocuk görmesin,” demişlerdi. Sonra Ela yurt dışına gönderildi. Amcası ve yengesi sahiplenmişti. İnsan Hakları Mahkemesi’nde çalışıyorlardı. Ela başka bir ülkenin içinde başka bir yalnızlığa terk edilmişti. Ama sonra… Babam ısrar etmeye başladı. “O kız seninle evlenecek,” dedi. “Babası bana emanet etti,” dedi. “Borçtur bu,” dedi. Ela’nın babasının operasyon sırasında ağır yaralanıp hastanede şehit olduğunu biliyordum. Ama annesinin nasıl öldüğünü kimse anlatmadı. Ne annem… ne babam. Hiç konuşulmadı. Sadece, Ela’nın üstünde hep bir karanlık vardı. O zaman da vardı, şimdi de var. Nikâh günü gözlerinde gördüğüm boşluk… Şu an koltuğa oturup çorbasını içerken de var. Onu hiçbir zaman anlayamadım. Zaten anlamaya da çalışmadım. Belki… o istemişti bu evliliği. Belki ben zannettiğim gibi kurban değildim bu hikâyede. Ama bir şeyi biliyorum: Ben bu evlilikte kendimle savaşırken, Ela içindeki sessizlikle yaşıyor. Ve ben onun ne taşıdığını bilmiyorum. Demir, kaşığını kaseye bıraktığında çorba neredeyse bitmişti. Ağzında kalan son lokmalarla değil, zihninde çalkalanan geçmişle meşguldü hâlâ. Boğazına takılan sadece ekmek kırıntısı değil, yıllardır yutamadığı cümlelerdi. Ne kadar zaman geçmişti, bilmiyordu. Sadece gözleri hâlâ Ela’nın ellerine takılıydı. Kendi tepsisindeki boş kaseye bakıyor, sonra usulca kaşığını kasesinin yanına bırakıyordu. Sessizlik ağırdı. Zaman durmuş gibiydi—ta ki o ses duyulana kadar. “Uyuman gerek…” Ela’nın sesi sakindi. Ne yumuşak ne sert. Ama içinde bir şey vardı—kararsız, mesafeli, ürkek. Demir, o sesle irkildi. Sanki geçmişin içinden çıkmıştı bir anda. Bakışları Ela’ya döndü. Kız, yavaşça tabakları toplamaya başlamıştı. Bir elinde kendi kasesi, diğerinde onunki. Demir hiçbir şey demedi. Ayaklarını yere bastı. Ağrısına aldırmadan yavaşça kalktı oturduğu yerden. Yorgun bir adamın adımlarıyla, ama dik yürüyerek odasına yöneldi. Sırtı dönüktü. Ama içeriden gelen o çıtırtı gibi sessizlik, onu durdurdu. Adımını attı, ama sonra döndü. Ela’ya baktı. Kız hâlâ orta sehpada kalan bardakları toparlıyordu. Yüzünde bir ifade yoktu. Gözleri uzakta bir noktaya takılmış gibiydi. Ne kızgın ne üzgün. Sadece… bomboştu. İşte bu ifade, Demir’in içini deldi. Sinirini yükselten, sessizlik değil, o boşluktu. “Ne o?” dedi aniden. Sesi buz gibiydi. Bir bıçak gibi. “İlk geceden kocanı yalnız mı bırakacaksın?” Ela’nın elleri anında durdu. Parmaklarının arasında tuttuğu tepsi bir anda kontrolsüzce yere kaydı. Çatal ve kaşık parkeden seken birer kurşun gibi ses çıkardı. Kase hafifçe devrildi, çorba lekesi halıya yayıldı. Demir’in kaşları çatıldı. “Ne oluyor bu kıza…” diye söylendi kendi kendine. İçindeki öfke, anlayıştan çok daha hızlı hareket ediyordu. Ama görmüyordu. Görmüyordu Ela’nın o an nasıl titrediğini. Dizlerinin nasıl hafifçe büküldüğünü. Göz bebeklerinin büyüdüğünü. Bir anda soluğunun kesildiğini. Ela’nın zihninde bir an, başka bir gecenin yankısı çaldı. Bir ses. Bir gölge. Bir “ilk gece” daha. Bir tehdit. Ve susturulmuş bir çığlık. Ama Demir, sadece gördüğüyle konuştu. Sadece kendi öfkesine baktı. Ela’nın ne taşıdığını bilmeden, sadece kendi duvarına çarptı. Yüksek, ama yıpranmış bir sesle patladı: “Merak etme.” Sözleri, tükürür gibi attı araya. “Ne sen benim karımsın, ne de ben senin kocanım.” Ela, olduğu yerde dondu. Bakamadı bile. Demir, gözlerini kıstı. Bütün öfkesini bir cümleye yükledi. “Değil sana bakmak, dokunmaya bile tahammül edemem!” Sanki bu cümleyle kendini koruyordu. Sanki Ela’ya değil, kendine bağırıyordu. Son kelimesi havayı yararken, arkasını döndü. Adımları sertti bu sefer. Odaya yürüdü. Ve kapıyı, öfkenin eşiğinde kalan bir adam gibi—sertçe kapattı. Kapı, tok bir sesle kapandığında evin içinde yankı kaldı. Boşlukta asılı kalan yalnız bir ses gibi… Ela, hâlâ olduğu yerdeydi. Elleri hâlâ titriyordu. Gözleri hâlâ uzak bir yerde. Demir, onun içinden geçenleri bilmiyordu. Ve Ela, o gece, kimseye anlatamayacağı kadar yalnızdı. Demir, yatak odasının kapısını öfkeyle kapatıp içeri adımını attığında, içindeki hiddet hâlâ kemiklerine kadar işlemişti. Gömleğinin düğmesini çözmeye çalıştı ama parmakları titriyordu. Ne zaman Ela’ya baksaydı, içinde bastıramadığı bir gerilim yükseliyordu. Ne olduğunu bilmiyordu. Ne hissettiğini de. Sadece, öfke en kolay hissettiklerinden biriydi ve ona sığınıyordu. Kendi sözlerini hatırladı: “Ne sen benim karımsın, ne de ben senin kocanım.” Söylerken iyi hissetmişti. Savunmasız kalmaktan, o sessiz ama ürkek bakışlara yakalanmaktan nefret ediyordu. Ama şimdi… Yatak odasında yalnız başına kalınca, o sözlerin arkasında bir başka yalnızlık yükseldi. Yatağın kenarına oturdu. Başını ellerinin arasına aldı. “Neden bu kadar boş bakıyor bana?” “Neden bu kadar sessiz?” “Ve neden… neden bu kadar kırılgan?” Bütün gece boyunca Ela tek kelime etmemişti. Ama Demir’in zihninde onun sessizliği bağırıyordu. Ve en kötüsü, bu sessizliği anlayamıyor oluşuydu. —————————- Sanki Demir’in sesi hâlâ yankılanıyordu beyninde. “Ne o? İlk geceden kocanı yalnız mı bırakacaksın?” “Değil sana bakmak, dokunmaya bile tahammül edemem…” Ama duyduğu sadece Demir değildi. Zihninin en derin, en karanlık köşesinden başka sesler yankılanıyordu: “Artık bizim malımızsın.” “Kocan gelsin de kurtarsın hadi sizi.” “Kızına zarar gelmesini istemiyorsan, sen dediklerimizin hepsini yapacaksın, altımıza yatacaksın!” Bu sözleri bastıramıyordu artık. Sonra Ela’nın gözünde eski koca bir acı olan anı belirdi. Annesinin çığlık sesleri ile ağladığı. Yüzünün ve tüm vücudun yara ile dolu olduğu elbiselerinin yırtılmış hali ve üstünde bir adam. Yıllarca kilitli tuttuğu bir sandık vardı içinde. O sandığın kapağı yavaş yavaş açılmıştı bu gece. Ve içinden çıkan her cümle, kalbine bıçak gibi saplanıyordu. Ela sustu. Ama gözyaşları konuştu. Gözünden değil, ruhundan aktı. Yavaş. Sessiz. Ve çok derin. Gecenin sonuna doğru, doğu ufkundan solgun bir aydınlık süzülmeye başladı. Güneş doğuyordu. Ama Ela’nın içindeki gece, henüz hiç bitmemişti. —————- Demir oturduğu yataktan ayağa kalktı. Elini beline bastırdı, yara yerini hafifçe yokladı. Tuvalete gitmek üzere odadan çıktı. Koridorda günün doğması ile loş bir ışık vardı. Evin her köşesi gece boyunca yaşanmış ama susturulmuş bir hikâye gibiydi. Yavaş adımlarla salona yöneldiğinde, gözleri bir gölgeye takıldı. Balkona. Kapı aralıktı. Perde hafifçe sallanıyordu. Demir istemsizce yaklaştı. Ve onu gördü. Ela, balkondaki küçük sandalyeye oturmuştu. Dizlerini karnına çekmiş, başını ellerinin arasına almıştı. Saçları dağınıktı, rüzgârın savurduğu her telinde bir başka suskunluk asılıydı. Sigarası, sandalyesinin yanında yere düşmüş—belli ki paketin sonuydu. Etrafında izmaritler vardı. Ama asıl dikkat çeken, Ela’nın sessizce titreyen omuzlarıydı. Ağlıyordu. Ama bir ses yoktu. Hıçkırık yok. İnleme yok. Sadece… Gözyaşları vardı. Ve onları omuzları anlatıyordu. Titreyerek. Çaresizce. Kesintisizce. Demir orada, birkaç saniye boyunca sadece bakakaldı. İçinde tuhaf bir şey kıpırdadı. Neden ağlıyordu bu kız? Ne söyledim ben ona ki böyle oldu? Aklı sorgularken, gözleri donmuştu. Ela hâlâ aynı pozisyondaydı. Sanki dış dünyayla tüm bağını koparmıştı. O, kendi cehenneminin içinde bir kafese hapsolmuştu. Ama Demir o kafesin anahtarını bilmiyordu. Hiçbir zaman da öğrenmemişti. Ve belki de… hiç sormamıştı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD