2. Bölüm: Karanlık Safir

3657 Words
Uyandığımda kuru yaprakların üstünde olduğumu fark ettim. Yapraklardan biri yanağıma yapışmış, bir diğeri de saçıma takılmıştı. Onları çıkarttım. Etrafıma baktım. Yine ormandaydım ama ağaçlar daha sıktı ve acımasız görünüyordu. Bu sefer koşmadım etrafıma bakındım ne bir melek ne de bir ses vardı. Daha sonra kalın bir ağaca dayandım ve etrafı dinlemeye başladım. Kendi hızlı nefes alış verişlerimden başka bir ses yoktu. Gözlerimi kapattım. Birkaç dakika sonra arkamda bir çatırtı, bir hareket duydum. Birden ağaçtan uzaklaşıp arkamı döndüm. Yaslandığım ağacın bir dalı beni yakalamak istermiş gibi yaklaşıyordu. Geriye doğru dönüp hızlıca oradan uzaklaşarak, geri geri yürüdüm. Bu sefer başka bir dal birden önüme çıkınca yerimden sıçradım. Dalı kırdım. Fakat başka ağaçlar da çıkıp dallarıyla beni hapsetmeye başlamıştı. Dalları kırdıkça çoğalıyor, daha sonra gelen dallarda kalınlaşıyor, kırılmayacak hale geliyordu. Alanım gittikçe daralıyordu. Bir açıklık buldum yerde bir dalın hemen arkasındaydı. Hızlı davranarak dalı kırdım ve emekleyerek dalların arasından çıktım. Nefesimi tam düzenleyecekken dallar peşimden geldiğini fark ettim. Koşmaya başladım. Yine koşuyor, bir şeylerden kaçıyordum. Koştum. Koştum. Bacaklarım zonklayıncaya kadar koştum. Önümde bir açıklık belirince koşmayı bırakıp durdum. Nefes almaya çalıştım. Sanki koşarken nefes almayı unutmuş gibiydim. Dayanamayıp yere yıkıldım. Neden koşmaya devam ettim ki diye düşündüm. Dallardan kurtulmuştum. Ama sanırım yine duyduğum tıslama sesinden kaçıyordum. Yerde biraz daha durdum. Nefesim düzene girdiğinde kalktım ve etrafıma bakındım. Birden onu gördüm. Sağımdaydı. Bu sefer parlayan safir mavisi gözlerini görüyordum. Kanatları yoktu ama gözleriyle aynı renk ışıltısı ve silueti onu ele veriyordu. Gözleri karanlıkta iki mavi lamba gibi parlıyordu. "Kimsen çık dışarı!" diye bağırım gözlere doğru. Hiçbir ses gelmedi. Bekledim. Ses gelmeyince "Korkak!" diye tekrar bağırdım. Ayağa kalkmak için ellerimle yerden destek aldım. "Korkan sensin Elizya. Benden korkuyorsun. Bugün başına gelenlerden delireceğinden, bir daha eskisi gibi olamayacağından korkuyorsun. Kendinden bile korkuyorsun sen. Sence bu durumda korkak kim oluyor." O tanıdık ses tonu beni gerçekten korkutuyordu. "Sen sadece saçma bir rüyada olan bir figürsün. Neden senden korkayım ki ?" dedim. "Bu sorunun cevabını biliyorsun. Bilinmeyen her zaman korkutucudur. Bu yüzden senden korkanlar var. Bu sebeple benden korkuyorsun." tam ağzımı açıp karşı çıkacaktım ki "Sakın kendini savunmaya kalkma. Korkunun kokusunu alabiliyorum. Karanlık... Yanık bir ağaç... Ve... Kömür gibi kokar. Bu koku şu anda burada bulunuyor. Bana güven." "Tamam, felsefe yapmayı bırakır mısın?" bunu anlamasından rahatsız olmuştum. "Sadece iki şey bilmek istiyorum; bir, kimsin sen? İki, benden ne istiyorsun?" "Senin gerçeklere karşı gözlerini ve kanatlarını açmanı istiyorum. İçindeki cesareti ve meleği görmeni istiyorum. Ama senin şimdilik yardıma ihtiyacın var. Bende sana yardımcı olmak için görevlendirildim." "Neden bahsediyorsun sen? Ne kanadı, ne meleği ya? Dalga mı geçiyorsun sen benle?" Böyle fantastik şeylere asla inanmamıştım. Tamam, fantastik okumayı severdim ama gerçek olmayacaklarını çok iyi bilirdim. Vampirler, melekler, büyücüler, kurt adamlar, ejderhâlâr, sihirler, cadılar, İnsan ve hayvanlardan başka türler -orklar, elfler ve daha bir sürü yaratıklar. "Senin böyle şeylere inanmadığını iyi biliyorum Elizya, ama... Biz gerçeğiz. Ve seni korumayla, sana kendini göstermeyle görevlendirildim." dedi. Sesi içten ve güven vericiydi. Ama teslim olmadım. Ben bayağı inatçıydım. "Şunla görevlendirildim, bunla görevlendirildim... Kim tarafından?" sıkılmaya başlamıştım artık. "Üzgünüm ama bunu söyleyemem. Henüz hazır değilsin Elizya." sesi üzgün çıkıyordu. "Of." dedim yüzümü ovalayarak "Bari yüzünü göster." dediğim an açıklığa bir adım attı. Ve soluk gün ışığı yüzünü gözler önüne serdi. Beyaz bir teni vardı. Hayatımda gördüğüm en güzel siyah-lacivert saç rengine sahipti. Ne ince nede çok kalın olan dudakları vardı. Burnu kemikliydi. Teni, dünyanın en büyülü çiçeğinden yüz bin kat daha güzel gibiydi. Uzun boyluydu. Siyah kapüşonlu bir pelerinden başka hiçbir şey görünmüyordu. Dağınık saçları kenarlardan ve üstlerden gözüküyordu. Bana yaklaşmaya başladı. Geriye doğru yürüdüm. Arkamı dönmek istedim ama kendimi ona bakmaktan alıkoyamıyordum. Sanki beni hipnotize ediyordu. "Yaklaşma!" dedim. Sesim elimde olmadan tiz çıkmıştı. Yaklaşmaya devam etti. Tekrar bağırdım. Fayda etmedi. Geriye yürümeye devam ettim ama sonunda bir ağaca çarptım. Aramızda yarım metre mesafe kalınca durdu ve elini kaldırdı. Gözlerimi sımsıkı kapadım. O kadar sıkı kapamıştım ki gözlerime ve başıma ağrı girmişti. Eli anlıma değdi. Birden bir ışıltı gözlerimi açmaya sebep oldu. Anlımda siyah bir ışık vardı. Işıldıyordum. Başım birden tekrar ağrıdı, sanki kafamın yan taraflarında iki el başıma sert yumruklar atıyordu. Bu sefer patlayacak zannettim. Acıdan boğazım yırtılırcasına çığlık attım. Gözlerimi açtığımda odamdaydım. Yatakta oturur vaziyetteydim. Yatak birden olması gerekenden daha çok sıcak gelmişti. Alnıma dokundum. Islaktı. Elime baktım. Ama bu su değildi. Gözlerimi tekrar kapattım. Ardından korkudan ve şaşkınlıktan çığlık attım. Siyah yoğun, akışkan bir sıvıydı. Beyaz şifonyerin üzerindeki aynaya koşturdum. Anlıma bakınca nefes almam zorlaştı. Anlımda hafif bir çukur vardı. Çukur hamura parmağını bastırmışsın gibi görünüyordu. Çukur zift kadar simsiyahtı ve akmaya devam ediyordu. Hafifçe tekrar çığlık attım. Önce o rüya sonra şarkı ardından tekrar rüya - biz buna kâbus diyelim - şimdide bu. Delirmek üzereydim saçlarımı parmaklarımın arasına alıp tekrar çığlık attım. Fakat bu sefer daha güçlüydü. Gözümden yaşlar dökülüyordu sildim. Sıvı dudağıma gelince sildim. Birden elimi ve yüzümü yıkayacakken sildiğim elimden kokusunu aldım. Elimi buruma götürüp kokuyu beynimde tanımlamaya çalıştım. Kokusu... Yanık odun... Kömür ve... Karanlıktı. Korku. Bu korkunun kokusuydu. Lavaboya yöneldim. Aynaya bile bakmadan elimi yüzümü yıkadım. Gözyaşlarım kurumuştu. Fakat lavabodaki girdap gibi giden siyah suyu görünce kendilerini yeniden tazelediler. Aynaya baktım. Ve gördüğüme çok şaşırarak yüksek sesle "Ne?! Bana neler oluyor?!" cümlenin sonuna doğru sesim kısıldı. Anlımda hiçbir şey yoktu. Ne bir çukur nede o siyah sıvı. Tamam, sakin ol Elizya. Sen kafayı falan yemedin. Sakin ol. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Yatağın üzerine oturdum ve başımı ellerimin arasına alıp dizlerimin üzerine koydum. Kendimi toparlamam gerekiyordu. Tekrar aynaya gittim. Korkarak. O kokunun üzerimden su gibi aktığına ve etrafımı bir duman gibi çevrelediğinden emindim. Bir şekilde. Ayaklarımı sürüyerek gidiyordum. Yavaşça ve sakin bir şekilde. Bütün eklemlerim ağrıyordu. Dirseklerimin içi bile. Bir adım, bir adım daha, bir tane daha ve bir adım daha... Sonunda şifonyere varmıştım bu sadece iki saniyemi almıştı. Ama dakikalarımı almış gibiydi. Gözlerimi kapattım ve iki derin nefesten sonra yavaşça gözlerimi araladım. Yüzüm hayalet gibi bembeyaz olmuştu. Dudaklarım kurumuştu. Beynimde resmen karman çorman olmuştu. Şifonyerin üzerindeki siyah tarağı alıp saçlarımı sert bir şekilde taramaya başladım. O kadar sert fırçalıyordum ki saçlarımı yoluyorum zannedip tarağa baktım. Ardından lavaboya gidip kendime gelmek için tekrar yüzümü yıkadım. Biraz daha rahatlamıştım. Su beni her zaman kendime getirmiştir. Bu yüzden yaz kış soğuk suyla yıkanırdım. Kışın bunu nasıl yaptığımı asla anlayamazdım. Ama bir şekilde kolay kolay üşümezdim. Aynaya baktım. Kızıl kahve saçlarım dağılmış, dalgalıyken kıvırcık halini almıştı. Kestane rengindeki gözlerimde yorgun görünüyordu. Altında siyah halkalar oluşmuştu. Dudaklarım, yüzümü yıkamama rağmen kuruydu.Alnımda iki çizgi oluşmuştu. Yüzümü iki kez ellerimi bastırarak ovaladım. Kahvaltımı hazırlarken bugünün nasıl olacağını düşündüm. İnsanlara hiçbir şey hissettirmezsem sormazlardı. Bu yüzden annemin bana öğütlediği gibi mutfakta işim bittikten sonra oradaki lavaboda suyu açıp rüyamı anlatmaya başladım. Rüyaları suya anlatırsan suyla giderler derdi annem. Suyla içimi döktükten sonra basit mavi bir tişört siyah pantolon giyip çantamı aldım. Kapıyla küçük bir kilitleme savaşı yaşadıktan sonra durağa gittim. Elim titreye titreye telefondan Lacuna Coil "Losing My Religion" şarkısını açtım. Hâlâ şarkılarda hassas olduğum için sesini kısıp dinliyordum. Şarkının sonuna kadar gayet normal gitti. Gittikçe cesaretlendim ve sesini yavaşça açmaya başladım. Durağa varana dek ne kadar şarkı varsa dinlemeye çalıştım. Hepsi de sonuna dek normal, eskisi gibiydi. Rahatladım, kendime sen çatlak fantastikleri seven bir kızsın, dedim. Üst üste altı tane fantastik kitap okursan olacağı bu. Ah... Kimi kandırıyorum sen kafayı yedin. Ve bir doktora gidip başına baktırmalısın hem o kara sıvıya hem de o kafanın içine. İkincisini başka bir doktor yapıyor ama olsun. Otobüs geldiğinde dalmıştım. Neredeyse kaçıracaktım ki tam zamanında durdurdum. Bu sefer en arka tarafa gittim. Dışarıyı izlemeye başladım. Güneş, her şeyin gölgesini gözler önüne seriyordu. Her şeyin ikizi vardı sanki. Karanlık bir ikiz. Benim gibi, sadece benim hayatımdaki güneş gölgeyi şekillendirip özgür bırakıyor gerçeği gölgeye dönüşüyordu. Kısaca yer değiştiriyordu. Gölge gerçek; gerçekte gölge oluyordu. Gölge beni bile korkutuyordu. Ne yapacağım asla ama asla belli olmuyordu. Hiçbir zaman olmadı. Hep biliyordum. Bende özel bir şeyler vardı. Ama ne olacağını asla anlayamadım. İnsanlardan hep farklı olmuş, onlardan ayrı tutulmuştum. Hep dışlanmıştım ama on yaşımdan sonra alıştım, insanları takmaz oldum. Ne düşünürlerse düşünsünler önemli değildi. Benim kötü olduğumu biliyorlardı. Sadece korktukları taraf şuydu; nasıl kötü olduğumu bilmiyorlardı. Bende anlatmıyordum. Ezilip saçma insanlarla muhatap olacağıma onları korkutup kendimden uzaklaştırırım, bin kat daha iyidir. Belki de rüyadaki pelerinli melek haklıydı. Bilinmeyen korkutucuydu, bende bunu benimsiyor, bunu kullanıyordum. İnsanlardan farklı olduğumu ilk anladığım zaman ilk kızdığım zamandı. Bir oğlan bana büyüklük taslamıştı bende onu itmiştim. O da beni. Sonra kavga olacağını anladım. Birden kendimi onun karnına bir tekme geçirirken buldum. Bu olay okulun bahçesinde olmuştu. Kavgamın tuhaf tarafı şuydu: oğlan dört metre ilerisindeki ağaca uçmuştu. Nasıl olduğunu anlamadan kızgınlığım herkeste olduğu gibi yerini şaşkınlığa bırakmıştı. Bir etraftakilere birde oğlana bakıp duruyordum. Ağzı kanıyordu. Öyle tuhaf bakmakta haklılardı cılız bir kız nasıl olur iri yarı bir oğlanı dört metre ileriye fırlatabilirdi ki? Onlarca çift gözlerin bana baktığına fark edince oradan kaçıp kızlar tuvaletine gitmiştim. Lavaboda elimi yüzümü iyice yıkayıp aynaya bakmıştım. Gözlerimde korku vardı. Onun yanında şaşkınlık, kızgınlık, tereddüt, endişe ve diğer benzer duygular vardı. Ama onlardan önemlisi gözlerim eskisi gibi koyu kestane rengi değil, maviydi. Mavi! Oradan da kaçıp sınıfa gitmek istemiştim ama sınıfa gitmekten çekinmiş bende merdiven basamağının kenarına oturmuştum. Orada yarım saat falan kalmış olmalıyım ki hoca endişelenmişti. Ve onunla beraber sınıfa gitmiştik. Bu olay 4 yıl önce yani on üç yaşındayken olmuştu. Kendimde bir tuhaflık olduğunu ilk o zaman anlamış insanlara zarar vereceğimden korkmuştum. Hâlâ korkuyorum. Bu yüzden o zamanlardan beri insanlardan uzaklaşıyor, onlarla iletişim kurmamaya çalışıyor, onlarla bağ kurmamaya çalışıyordum. Elimden geldiğince. Liseye geçtiğimde işler iyice karışmıştı. İnsanlardan uzak durmak artık o kadar kolaya olmuyordu. Hatta o kadar zor oluyordu ki iki arkadaş edinmiştim. Edindiğimden pişman mıyım? Evet, ve hayır. Sabah Cemre ile sınıfa girdiğimizde bir kargaşa vardı. Hoca olmadığındaki kargaşadan değildi bu. Begüm ile Sevim kavga ediyordu. Tartışıyorlardı desem az gelirdi. Ama kavga da ağır gelirdi. Biz en iyisi anırıyorlardı diyelim. Zeynep ikisinin de çaprazında idi yani ortada. Üçü eskiden aynı sınıfta okumuşlardı. Üçü arkadaştılar, daha sonra Zeynep, babasının işi nedeniyle okuldan ayrılmıştı. Şimdide lisede onlarla karşılaşınca araları sonsuz bir şekilde açılmıştı. Ama aralarında hep bir bağ olurdu. Zeynep oradan ayrılıp koşarcasına yanımıza geldi. "Elizya. Cemre. İyi ki geldiniz yardım edin bana. Onları bir türlü ayıramadım." Bize sanki onu kurtarmaya gelmiş şövalyeler gibi bakıyordu. "Konu ne peki?" dedim polisiye bir tavırla. Kaşlarımı çatmıştım. "Ne bileyim sevgili muhabbeti sanırım. Çünkü Sevim 'ondan uzak duracaksın' gibi şeyler söylüyor." "Bu muydu yani? Bende bir şey oldu sanmıştım." Dediğimde ikisi de bana tip tip bakıyordu. "Ne? Ne bakıyorsunuz be? Sanki benim sevgili kavgalarını nasıl düşündüğümü bilmiyorsunuz." Genellikle sevgili kavgası olduğu zaman bu ayırma işini Cemre'ye bırakırdım. Benim için çok saçma bir kavga konusuydu. "Sen boş ver Elizya 'y-" Deyince Cemre, ona tek kaşımı kaldırıp dudağımı hafifçe bükerek "What dedin gülüm?" dedim. "Elizya dur bir sözümü bitireyim. Yemin ediyorum kaçak kanallardaki reklamlar gibisin ha. İnsan sözünü bitirmeden bal reklamı yapıyorsun." Cemre bunu deyip Zeynep' e döndü. "Şimdi sen kenarda bekle ve bizi onayla ama abartma geçen seferki gibi." Geçen sefer kavga ayırdığımızda, Zeynep 'e onayla bizi demiştik. Kız her cümlemizde 'Aynen', 'Kesinlikle' veya 'Evet' gibi cümleler söylemişti. Sonunda Volkan ağızını kapatıp 'Sus artık papağan gibisin. Sinir ettin kızım beni.' Diyerek susturmuştu. Elleri dert görmesin. Sınıf içerisindeki kavgaları genellikle Cemre ile ben ayırırdık. Cemre pek bir şeye karışmazdı. Ama bizi de kıramazdı. Kendi halinde bir kızdı. Eşi benzeri yoktu. O kavga ayırmada iki tarafında kendilerinde suç aramalarına sebep olur özür diletirdi. Benim ise çok bir rolüm yoktu. Ama rolümden çok memnundum. Ben en başta giriyordum göreve. Onların kavgalarını durduran bir tek ben olurdum. Onları susturup, Cemre'yi dinlemelerini sağlardım. Tekrar kavgaya başlarlarsa yine sustururdum. Korkulan biri olmanın iyi yanları. O kadar çok kaşlarımı çatardım ki artık boş bakışlarım bile kaşlarımı çatmayla olurdu. Tam görevimi yerine getirecektim ki Cemre, Zeynep'i çağırıp kulağına bir şey fısıldadı. Daha sonra Zeynep'te onun kulağına bir şey söyledi. Cemre'yi dürtükledim. Kulağıma "çocuğun adını öğrendim." Yüzümle neymiş peki ifadesi yaptım. Tekrar kulağıma eğilip "Selim'miş" dedi. Tekrar mimiklerimle e ne var bunda ifadesi yaptım. Kendini gülmemek için zor tutuyordu. Anlamamıştım. Zeynep' e baktım. Kollarını iki yana açıp alt dudağını sarkıttı. O da anlamamıştı. Cemre kızlara dönüp seslice boğazını temizledi ve onlara doğru iki küçük adım attı. "Bence Selim için boşuna kavga ediyorsunuz." dedi. Kızlar bir kere bakıp kavgalarına devam ettiler. Cemre bunu görünce şunları söyledi: "Çünkü az önce onu sarışın fıstık gibi bir kızla gördüm." Kızlar bunları duydukları anda bir hışımla Cemre'ye dönüp aynı anda "Ne!" diye bağırdılar. İkisinin de gözleri beni bile korkutuyordu. Cemre' de tedirgin olsa da bunu sadece ben ve Zeynep fark etmiştik. "Nerede?" diye gürledi Sevim. "Kimle?" diye takip etti Begüm. "Aşağıda. Zemin kattaki nöbetçi masasında." Kızlar tam kapıya gidecekken "Ayrıca hiç gitmeyin bence. Onun çapkın, pisliğin teki olduğunu herkes biliyor. Öyle bir mal için buna değer mi sizce? Siz çok yakın dosttunuz hani? Bir odunun teki için kavga mı edeceksiniz? Değmez. Aptalca davranmayın. Benden bu kadar. Şimdi ne haliniz varsa görün." Begüm Zeynep'in yanına gidip "Bu doğru mu?" dedi. Zeynep ağızını açtı ve yan gözle bana baktı. Evet, anlamında gözlerimi kapatıp açtım. "Evet," dedi "bu doğru." O arada ben anlamadan Sevim yanıma geldi. Yüzüyle aynı soruyu sordu. Başımı evet anlamında salladım. Bana biraz daha baktı. Bakışları gittikçe düşmanlaşmaya başlayınca bende karşılık verdim. Kaşlarımı çatıp soğuk bir şekilde baktım. Yanımdan gözlerimizi ayırmadan geçip gitti. Kapıdan çıkıp onu görmekten kurtulduğumda iç çektim. Yılın başında Sevim ile kavgaya tutuşmuştuk. Kendini beğenmiş bir kızdı. Kumral saçları, mavi gözleri, hafif dolgun dudakları, uzun boyu ve beyaz teniyle güzel bir kızdı. Hakkını vermek lazım. Her neyse, kavganın nasıl başladığı hakkında bir fikrim yok. Her şey çok hızlı olmuştu. Şakalaşıyorduk. Fakat sözleri şakadan eşek şakasına, oradan da gerçeğe dönüşmüştü. Sözleri ağır gelmeye başlayınca altta kalır mıyım, hemen karşılık vermiştim. En son hatırladığım şey yerde onu yumrukladığımdı. Saçlarını yoluyordum. Yüzünden akan kanı gördüğümde nasıl memnun olduğumu hatırlıyorum. Çok güzel bir duyguydu. Cemre'nin yanına gidip "Niye öyle dedin şimdi?" dedim. "Bir yalan olduğunu öğrenirlerse seni gebertirler, onayladığımız için bizi de tabi." dedi Zeynep. Onlara hâlâ değer veriyordu. Onlarla kavga etmektense sanırım kolunu kırmayı tercih edebilirdi. "Yalan değil ki gördüm de ondan söyledim. Aptal değilim ben." dedi Cemre. "Ayrıca o gebertme biraz sıkar Zeynep. Çıtkırıldım değiliz biz." dedim. "Elizya..." diye susturmaya çalıştı Cemre. "Ne onlardan korkmayı artık bırakmalı Cemre. Biliyorum onlara hâlâ değer veriyor. Fakat bize yaptıklarından sonra bence bu değer verme uzadı. Onlardan korkuyorsun olan bu Zeynep." Fazla sert olduğumun farkındaydım. Ama doğru söylüyordum. "Onlardan korkmuyorum ben. Evet, haklısın onlara değer veriyorum. Hâlâ. Ama... Boş versene." diye savuşturdu. "Tamam... Ne yapalım bu akşam?" diye ortanı yumuşatmaya çalıştı Cemre. "Ah yapmayın ama çocuk musunuz kızım siz? Zeynep. Kızım taksana beni!" Zeynep' i böyle saçma bir şey yüzünden ona bozulamazdım. Sadece bundan sıkılmış ve bıkmıştım. 3 yıldır aynı hikâye dönüyordu. Sıkılmıştım artık. O yüzden de sert çıkışmıştım. Ama ne yaparsa yapsın bunu hak etmiyordu. Her ne kadar kötü olsam da bende bir arkadaşımı kaybetmeyi hak etmiyordum. Bence. Çünkü küçük bir kavga, bir tartışma daha sonra büyük bir kavgaya dönebiliyordu. Bunu yaşamış ve 7 yıllık can dostumla düşman olmuştum. "Bence Kore filmi izleyelim. Ben bir tane fantastik Kore filmi biliyorum. Ne dersin Zeynep fantastik diyorum." Cemre' ye dönüp "Kore diyorum." Tekrar Zeynep' e dönüp "Tamam abarttım özür dilerim." Gülümsedim. Oda bana gülümseyince içime su serpildi. Tam o sırada Volkan gelip kolunu Zeynep'in omzuna attı. "Kızlar helal vallahi. Yarım saattir onları izliyorduk. Bitirsinler de kurtulalım diye iyi ki geldiniz." dedi tabi ki yalandı. Sırf Zeynep' sırnaşmak için yapıyordu üçümüzde bunu biliyorduk. "Hadi lan atma. Görmedim mi sanki seni? Orada bizim erkeklerle oturmuşunuz. Güldür Güldür seyreder gibi kavga seyrediyordunuz. Elinizde bir çiğdeminiz eksik." dedim. Zeynep' te o sırada tırnaklarını Volkan'ın eline geçirmekle meşguldü. "Ah! Ne yapıyorsun kızım? Maşallah nazar değmesin inşallah. Kızım onlar tırnak mı yoksa testere mi? Of!" Yüzünü buruşturup elini ovalamaya başladı. "Dua et kantinde değiliz." dedi Zeynep. "O niye ki?" dedi Volkan elini bırakarak. "Eğer orada olsaydık Volkan, Nigar abladan bıçağı alır eline saplardım. Fakat eğer bir daha yaparsan, kantinde olmamız gerekemez makasta iş görür haberin olsun. Sümüklü böcek gibi yapıştın be. Pek farkınız yok ama... Neyse." diyerek Volkana alaycı bir şekilde o arada benle Cemre de gülüp duruyorduk. "Bu çocuk sana âşık bence. Çünkü iki yıldır seni bir türlü bırakmıyor." dedi Cemre Volkan gittikten sonra. "Saçmalama Cemre. O sadece... Benimle dalga geçiyor. Yani... Kendi de ne olduğunu bilmiyor. Ama âşık olmadığından adım gibi eminim." diye kekeledi Zeynep. "Tabi canım hiç olur mu?" dedi alaycı bir tavırla Cemre. Ardından yüzünü ciddileştirerek "İki yıldır bir erkek bir kıza asılmaktan bıkmıyorsa aptal aşığın tekidir, bunu Elizya bile biliyor." "Beni karıştırmayın." Dedim ellerimi kaldırıp bir adım geri çekilerek. Bu aşk meşk işlerine hiç aklım ermezdi, hiçbir erkeğe o gözle bakmamıştım. Bana o gözle bakmalarına da izin vermemiştim. İstemiyordum da. Benim için zaman kaybıydı. Sevgili olmak. Iyyk! "Bana bak, biraz yardımcı olsan fena olmaz." diyerek beni azarladı. Sonra sıralarımıza gidip sohbet ettik. Günümün normaldi. O gün her şey olması gerekenden daha normaldi. Fazlaydı. Bir tuhaflık vardı. Bunu sezmiştim. Son dersin bitmesine yirmi dakika kala ağaçları seyretmeye başladım. Tam dalmıştım ki bir karga havada daire çizmeye başladı. Kargaya bakmaya çalıştım ama güneş gözümü aldı. Gözlerimi kıstım ama bir işe yaramadığıyla beraber başımda ağrıdı. Daha sonra karga bunu anlamış gibi alçaldı ve daire çizmeye kaldığı yerden devam etti. Artık ona bakabiliyor simsiyah tüylerin içinde mavi tüyler oluştuğunu görebili- Mavi tüyler oluştuğunu mu? Yoksa bilmediğim başka bir tür kuş muydu? Fakat az önce karanlık kadar siyahtı. Siyahtan başka bir tüy yoktu. Ben buna anlam vermeye çalışırken, karga bana dairler çizerek yaklaşıyordu. Sıramda huzursuzca kıpırdandım. Arkadaşlarım sıkılıp uyumuşlardı. O günde şansıma cam kenarına oturmuştum. Hiçbir yere kıpırdayamıyordum çünkü Cemre kulaklığını takıp uyumuştu. Karga camın kenarında kondu. Nefeslerim düzensizdi. Karnım kelepçelenmiş bir mahkûm gibi kasılıp duruyordu. Elimi ona doğru salladım, ben elimi salladıkça yarım metre kadar uçup geri geliyordu. Seslice yutkundum. Boğazımdaki büyük yumru gitmemişti, inadına o yumru orada kaldı. Elimi sallamaya devam ediyordum, içimden bu ne be bumerang gibi. Bir gidiyor bir geliyor diye düşündüm. En sonunda serbest bırakıp ne yaparsan moduna girdim. Tam camı kapatacaktım birden kısık sesle gakladı. Gaklamasında tuhaf bir tını, bir kelime vardı. Anlamamı istermiş gibi bir daha gakladı. Bu sefer anlamıştım. Maalesef. Elizya. Kelime Elizya' ydı. Bunu nasıl çıkarmıştım bilmiyorum ama oydu bunu biliyordum. Sevsem de sevmesem de... Bu imkânsızdı. Olmamalıydı. Sanrım Manisa 'ya taşınmalıydım. Belki de... Belki de gerçekten fantastik olaylar oluyordu. Ve ben bunu fark edemiyordum. Bu açısından da düşünmek lazımdı. Ah ne diyordum ben? Böyle bir şey mümkün değil Elizya saçmalama. Fantastik şeyler gerçek değil bunu unutmamalıydım. Okuldan çıktığımda otobüste kitabıma odaklandım. Vay canına otuz beş sayfa. Bu iyiye işaret değil mi? Eve geldiğimde yemek yiyip yatağıma uzandım. Tek çocuktum hiç kardeşim olmadı. Olmasını ister miydim? Belki. İsterdim çünkü konuşacak biri olurdu. İstemezdim çünkü yalnız olmayı çok seviyordum. Ve sessizliği. Benim için sessizlik, sesti. Farklı, kimsenin duyamayacağı bir ses, büyülü bir sesti. İnsanın kulağını ağrıtan bir ses. Sesler benim için hep farklıydı. Onlar özeldi. Hatta o kadar özeldi ki ses dalgalarını görebiliyordum. İnsanların söyledikleri, ruh hallerine göre renk değiştirirlerdi. Dalgalar büyük ya da küçük olurdu. Bazen dalga o kadar uzağa giderdi ki on metre ötedeki insanların duyduğunu anlardım. Bu yüzden çok bağırmazdım. Ne kadar insanın duyduğunu bilirdim. Sessizliğin rengi şeffaftı. Bazen siyah, beyaz ve gri olduğu olurdu. Sessizliğin nasıl olduğu ve nerede olduğuna bağlıydı. Yoğunluğuna ve ağırlığına. Şu an sessizlik griydi. Odamın içi beyaz ve maviyle dolu olsa da yaşadıklarım, beyaz sessizliği griye çevirmişti. Bu sessizliği Zeynep'in araması bozdu ve odayı turkuaz bir dalga kapladı. "Alo Elizya. Şey ben gelemiyorum canım ya." Sesinde üzgünlük vardı. "Ya. Niye? Kötü bir şey olmadı değil mi?" dedim telaşla. "Yok, yok kötü bir şey olmadı sadece... Kardeşimin ateşi çıktı. Çok değil ama bizimkileri biliyorsun işteler benimde ona bakmam lazım yarın ya da başka zaman yaparız olur mu? Üzgünüm." Arkadan sesler geldi. Erkek kardeşi 'Abla' diye bağırıyordu. "Affedersin benim fırlama beni çağırıyor. Cümle saçma oldu farkındayım neyse görüşürüz kendine iyi bak." "Tamam, duydum zaten sende kendine iyi bak ben de Cemre'ye haber vereyim. Görüşürüz. Bay bay." Cemreyi arayıp ona haber verdim. Zaten onunda evdeki bazı işleri varmış. O yüzden bende üzerime pijamalarımı geçirdim. Ardından saçlarımı salıp taradım. Ve en sonunda yatağa atlayıp kitap okumaya başladım. 10 sayfa sonunda sıkılıp, ne yapacağımı düşündüm. En sonunda internette biraz araştırma yapmaya karar verdim. Bilgisayarı yatağımın ayakucuna koyup açtım. Elime okula götürdüğüm ve içinde azda olsa kalan suyu alıp tamamını içtim. Bilgisayarın başına geçip oturdum. İnternete girip arama motoruna fareyi getirdim. Ne yazacağımı bilsem belki işim daha kolay olabilirdi. Ne yazacaktım? Siyah sıvı mı? Mavi tüyler mi? Yoksa beynimde duyduğum şarkılar diye mi? Bu uzun olurdu gerçi. En baştan başlamaya karar verdim. Arama motoruna siyah sıvı ve alın yazdım. Saçma sapan siteler çıktı. Alında sivilce çıkması siyah su gibi şeyler çıktı. Ben ne diyorum onlar ne diyor. 2 saat boyunca işime yarayacak bir şey aradım. Fakat saçma sapan kelimelerle konulardan başka bir şey bulamadım. Başka dillerde konuşuyoruz sanırım bu internetle. Tam sayfayı kapatacakken bir şey gördüm. KANI SİYAH OLAN 18 YAŞINDAKİ ÖLÜ GENÇ NASIL ÖLDÜ? Ne? Kanı siyah mı, ama bu imkânsızdı. Sayfaya girdim ve okumaya başladım. "Antalya' da ki bir sahilde ölü bulunan 18 yaşındaki genç, Semih Güloğlu'nun kendini öldürdüğü söylendi. Ama adli tıp raporunda kendine hiçbir şey yapmadığı, vücudunda anormal hiçbir şey olmadığı ortaya çıktı. Fakat genç Semih 'in kanı siyahtı. Ailesiyle görüşüldüğünde ise annesi şu sözleri söyledi 'İki ay önce tuhaf rüyalar gördüğünü söyledi. Sonra da bir sabah odasında çığlık attığını duydum. Tekrar rüya görmüştür diye bakmaya gittim fakat ayakta eline bakıyordu anlında hafif bir çöküntü vardı. Çöküntüden siyah akışkan bir şey akıyordu. Korkup onu hastaneye götürdüm ama muayeneden çıktığında anlında hiçbir şey yoktu. Ne sıvı ne de çökük. Daha önce böyle bir şey başına gelmemişti. Ve hastane raporları da sağlıklı olduğunu söylüyordu. Onunla konuştuğumda rüyalarının iki ay boyunca sürdüğünü söyledi. Aynı rüyayı sürekli görüyormuş... Ardından bu iki olayın sonrasında başı ağrımaya başladı. Öksürmeye. Üç gün önce ben iyim geçer sen merak etme dedi. O akşam... Sahilde buldular onu.' Annesinin bu sözlerinden sonra arkadaşlarına sorduk son üç aydır içine kapanık ve tuhaf davrandığını, onlardan uzaklaşmaya başladığını söylediler. Semih 'in adli tıp raporuna göre ölümünden bir hafta kadar önce kanın kalbini çürütmeye başladığını ve ölümünün bu yüzden olduğu söyleniyor." Ağızım ve gözlerim açık bir şekilde ekrana bakıyordum. Karnıma sancı girmişti. Ama put gibi oturuyordum. Vücudumu hareket ettirmek istesem de heykele dönüşmüşüm gibi öylece oturup yazıya bakıyordum.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD