KÖYDE İLK GÜNLER

1027 Words
Ece, B… köyüne ilk aylarını, hayatında daha önce deneyimlemediği bir ritimde geçiriyordu. Başta her gün, her an ayrı bir sınav gibi gelmişti; çocuklarla, okuldaki öğretmenlerle, köy halkının meraklı bakışlarıyla başa çıkmak zorundaydı. Ama zaman ilerledikçe, köyün taş evleri, dar patikaları ve uzaktan gelen ezan sesleri onun için bir düzen ve sessizlik kaynağı olmuştu. İlk haftalar, öğrencilerle tanışmak ve dersleri oturtmakla geçti. Ece, sabahın erken saatlerinde kalkıyor, küçük mutfaklı dairesinde kahvesini yudumlarken günün planını kafasında kuruyordu. Minibüsle okula giderken, yol boyunca gördüğü çocukların gülüşleri ve tarlalarda çalışan köylülerin sakin halleri ona tuhaf bir huzur veriyordu. Aylar geçtikçe, Ece köydeki öğretmen kadınlarla kaynaşmaya başladı. Onlar genellikle bölgede yaşayan zengin ailelerin kocalarıyla evlenmiş kadınlardı; şehir merkezinde lüks evlerde geçen hayatları, Ece’nin alıştığı İzmir’in özgürlüğünden farklı, gösterişli ama bir o kadar sınırlıydı. Aralarındaki konuşmalar çoğunlukla ev işleri, çocukların eğitimi ve köydeki dedikodular üzerineydi. Ece’nin en yakın arkadaşları, okulda birlikte çalıştığı Sonay ve Zişan’dı. İkisi de aşiret mensuplarıyla evliydi ve köyün geleneksel ritüellerine hâkim olduklarından, Ece’ye hem rehber hem de eğlenceli yoldaş olmuşlardı. Ayda bir kez, evlerinden birinde bir araya gelirler, yemekler hazırlar, kahkaha ve sohbetle uzun saatler geçirirlerdi. Ece, bu buluşmalarda hem arkadaşlığın sıcaklığını hissediyor hem de Sonay ve Zişan’ın yaşam tarzındaki lüks ama sınırlı düzeni merakla izliyordu. Mobilyalar, yemekler, evlerin geniş odaları; her şey gösterişli ama aynı zamanda bir ritüelin, bir sınırın içinde tutulmuş gibiydi. Zaman, Ece’nin köydeki hayatını yavaş yavaş örerken, onun kendi yaşamını da şekillendirdi. Öğrencilerle kurduğu bağlar güçlenmiş, dersleri daha keyifli ve etkili hale gelmişti. Minibüs yolculukları artık onun için sıradan, hatta meditasyon gibi bir rutine dönüşmüştü; yolda düşündüğü şeyler, İzmir’deki ailesi, abisinin belirsizliği ve kendi geleceği arasında gidip geliyordu. Nisan ayına gelindiğinde, Ece artık köyün bir parçası olmuştu. Öğrenciler onu seviyor, köy halkı artık yabancı bakışlarla değil, tanıdıkları bir yüz olarak karşılıyordu. Sonay ve Zişan’la ayda bir yapılan buluşmalar, onun için hem kaçış hem de öğrenme zamanlarıydı. Arkadaşlarının gösterişli ama sınırlandırılmış hayatı, Ece’nin zihninde İzmir’le karşılaştırılıyor, kendi bağımsızlığının değerini bir kez daha hatırlatıyordu. Nisan ayında, baharın hafif rüzgârları köyün taş sokaklarını okşarken, Ece pencerenin önüne oturdu, arkadaşları ve ailesi, onun bu yeni hayatta nasıl güçlü durduğunu, köydeki hayatın ritmine nasıl uyum sağladığını bilmiyordu. Ama Ece, artık biliyordu: Köydeki günler, onu hem olgunlaştırmış hem de kendi sınırlarını keşfetmesini sağlamıştı. Her sabah çocukların koşarak sınıfa gelmesi, Sonay ve Zişan’ın dostluk dolu kahkahaları ve köyün taş evlerinin sessizliği; hepsi Ece’nin hayatının yeni ritmini oluşturmuş, İzmir’in gürültülü sokaklarını ve geçmişin belirsizliklerini artık uzaktan izleyen bir gözlemci hâline getirmişti. O sabah okulun koridorları sabahın erken saatlerinden beri canlıydı; her sınıfta renkli kağıtlar, balonlar, Türk bayrakları hazırlanıyor, küçük öğrenciler telaş içinde koşuşturuyordu. Ece, sınıfında masaların yerini düzenlerken, göz ucuyla öğrencilerin heyecanını izliyordu. Tahta üzerine asılan kırmızı beyaz süsler, panolara yerleştirilen çizimler, daha bir neşeli, daha bir canlı bir atmosfer oluşturmuştu. Müdür, koridorun sonunda yürürken öğretmenleri topladı ve ciddi ama bir o kadar da heyecanlı bir sesle konuştu: “Arkadaşlar, 23 Nisan için hazırlıklarımız eksiksiz olmalı. Ve unutmayın, Aslan Abdülselamoğlu ağamız bu yıl da okula bağış yapacak. Hepimiz ona gereken saygıyı göstermeliyiz.” Öğretmenler başlarını sallayarak onay verdiler. Sonay, Ece’ye dönerek fısıldadı: “Ece, bu ağayı sakın hafife alma. Bizim köyde, adı geçti mi herkes saygı gösterir. Ne verir, ne yaparsa, kimse itiraz etmez.” Ece kafasını salladı; gözlerinde bir merak ışığı belirdi. Kendi zihninde, 50-60 yaşlarında, uzun sakallı, geleneksel giysiler giymiş, sert ama adil bir köy insanı hayal ediyordu. Ama şu ana kadar sadece sözlerini ve öğretmenlerin saygı dolu bakışlarını biliyordu. Zişan, renkli kağıtları panoya yapıştırırken gülümseyerek Ece’ye seslendi: “Hazırlıklar tamam mı? Ağamız geleceği zaman her şey kusursuz olmalı. Hani geçen yıl bahçede biraz aksaklık olmuştu ya, müdür çok kızmıştı.” Ece derin bir nefes aldı ve cevapladı: “Tamam, panoları ve bayrakları tekrar kontrol edeceğim. Bu sefer her şey kusursuz olacak.” Müdür tekrar koridordan seslendi: “Hanımlar, çocuklarla birlikte dans ve şiir çalışmalarını da unutmayın. Bugün provayı yapacağız, kimse aksatmasın.” Ece ve arkadaşları telaşla sınıflarda son düzenlemeleri yaparken, her an köy ağasının gelişini bekleyen bir gerilim ve saygı ortamı hissediliyordu. Aslan Abdülselamoğlu’nun sadece isminin ağırlığı, öğretmenlerin konuşmalarında ve hazırlıklarında hissediliyordu. Gün ilerledikçe, sınıflar rengârenk bir hal almış, koridorlar çocukların kahkahalarıyla dolmuştu. Ece, hazırlıkların ortasında küçük bir gülümseme ile panoları kontrol etti. Bir yandan çocukların coşkusu, bir yandan öğretmenlerin ciddiyeti ve ağanın sözünün ağırlığı; bu gün onun için hem heyecan verici hem de dikkatli olmayı gerektiren bir prova günü hâline gelmişti. 23 Nisan günü geldiğinde, okulun bahçesi çocuk sesleriyle çınlıyordu. Küçük kızların kırmızı beyaz fistanları rüzgârda uçuşuyor, erkek çocuklar ellerindeki bayrakları savururken öğretmenlerin yönlendirmeleriyle törenin ritmine uymaya çalışıyorlardı. Baharın taze kokusu, toprakla karışmış kekik ve nergis kokusuna karışıyor, taş binaların arkasından yükselen güneş sahneyi altın bir renge boyuyordu. Ece Taşdemir, siyah etek-ceket takımının içinde narin gövdesiyle zarif bir siluet çiziyordu. İnce belini saran ceketi, beline kadar sarkan sarı saçlarını daha da belirgin kılıyor, mavi gözleri bu taş köyün içinde âdeta yabancı bir gökyüzü gibi parlıyordu. Kürsüde çocukların şiir okuyuşunu dikkatle izlerken yüzünde nazik ama gururlu bir tebessüm vardı. Kalbinde ise, buraya dair karışık duygular… Her gün minibüsle geldiği bu köy ona hâlâ yabancıydı ama öğrencilerinin gözlerindeki sevgi, varlığının anlamlı olduğunu hissettiriyordu. Tam o sırada bahçedeki uğultu yavaşladı. Kalabalığın arasından ağır adımlarla yaklaşan biri bütün bakışları üzerine çekti. Aslan Abdülselamoğlu… Köyün ağası, ismi bile saygı ve korku ile anılan o adam uzun boyuyla kalabalığın içinden sıyrılıyor, üzerinde dimdik oturan siyah takım elbisesiyle kararlı bir gölge gibi ilerliyordu. Omuzlarının genişliği, sakallarının sertliği, gözlerindeki karanlık bakış, insanların karşısında sözsüz bir otorite yaratıyordu. Kadınlar fısıldaşarak önlerini düzeltti, erkekler başlarını hafifçe eğip yolunu açtı. Çocukların heyecanı bir an için kesilmiş, meydandaki hava ağırlaşmıştı. Aslan, kürsünün yanına yaklaşırken bakışları kalabalığı taradı. Birkaç adım sonra gözleri ona, Ece’ye kilitlendi. O an, köy meydanındaki bütün sesler, çocukların kahkahaları, bayrakların hışırtısı, kadınların fısıltıları, her şey silindi. Sert bakışları Ece’nin mavi gözlerinde sabitlendi; yabancı, ışıl ışıl, masum ama meydan okuyan bir mavilikte… Ece, bakışların ağırlığını hissedince başını istemsizce kaldırdı. Onun karanlık gözleriyle buluştuğu anda içini tarifsiz bir ürperti sardı. Genç adam en fazla 30 yaşındaydı. Ne bir tebessüm ne de bir selam vardı adamın yüzünde. Sadece sert, yakıcı bir dikkat… Ece’nin narin parmakları kürsünün kenarına daha sıkı tutundu, boğazından geçen yutkunma hareketini gizleyemedi. Köy meydanında 23 Nisan coşkusu sürüyor gibi görünse de, Ece için artık bambaşka bir şey başlamıştı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD