NİŞAN ALIŞVERİŞİ 🛍️

3014 Words
ZELAL Titrek nefeslerim, sanki göğsümün içinde hapsolmuş bir kuş gibi çırpınıyordu onun yanında. Dışarıdan bakıldığında sakin görünmeye çalışsam da içimde kopan fırtınayı bastırmak imkânsızdı. Soluklarım yavaş, kontrollüydü; ama kalbim… kalbim beni ele verecek kadar hızlı atıyordu. Göğsüme vuran o sert ritmi o da duyacak, dudaklarının kenarına o alaycı gülümsemesini yerleştirip benimle uğraşacak diye içime ince bir korku yerleşiyordu. Kucağımda birleştirdiğim ellerimi fark etmeden sıktım. Parmaklarımın birbirine kenetlenişi, içimdeki huzursuzluğun tek dışa vurumuydu sanki. Araba çarşının alt tarafındaki dar sokağa yanaştığında, etrafı hızlıca süzdüm. İnsan kalabalığının uğultusu, esnafın sesleri, baharat kokularının havaya karışan yoğunluğu… her şey bir anda üzerime çökmüştü. “Hadi.” dediğinde, sesi her zamanki gibi buyurgandı. Kapıyı açıp usulca indim. Ayaklarım yere değdiği an, içimdeki o tuhaf gerilim daha da arttı. Derin bir nefes aldım ama nefes ciğerlerime dolmadan dağıldı sanki. Tam o sırada sert adımlarla yanıma yaklaştı. Onun varlığı… fazla yakındı. Fazla baskındı. Yaklaştıkça geri çekilmek isteyen bir yanım vardı; kaçmak isteyen, mesafe koymak isteyen. Çünkü onun bir bakışıyla çözülmekten, bir dokunuşuyla zayıf düşmekten korkuyordum. Kolay olmak istemiyordum. Ulaşılması zahmetsiz biri değil… Uğraştıran, düşündüren, merak ettiren olmak istiyordum. Ama o, bu ince hesapların hiçbirine aldırmayacak kadar kendinden emindi. Bir anda bileğimden kavradı. Sertti, tereddütsüzdü. Elimi refleksle çekmek istedim ama omzunun üzerinden attığı o kısa bakış, hareketimi yarıda bıraktı. “Çekme elini. Görsünler kimin karısı olduğunu, ona göre bilsinler hadlerini.” Sözleri, içimde tuhaf bir sıcaklıkla birlikte hafif bir ürperti bıraktı. Karşı gelmek istedim… ama yapamadım. Parmaklarımız birbirine kenetlenirken susmayı seçtim. Sanki o an sessizlik, itirazdan daha ağırdı. Kalabalığın içine karıştık. Baharatçıların önünden geçerken havaya yayılan keskin kokular burnuma doldu. Tarçın, karanfil, pul biber… Hepsi birbirine karışmış, baş döndürücü bir hale gelmişti. Bir yandan da lokantalardan yükselen yemek kokuları midemi hafifçe yokladı. “Ooo Ferzan ağam! Hoş gelmişsiniz, sefalar getirmişsiniz! Hayırlı olsun!” Sesin geldiği yöne bakmamaya çalıştım. Gözlerimi kaçırdım ama Ferzan’ın o kendinden emin sırıtışını hissetmemek mümkün değildi. “Sağolasın, eyvallah!” dedi rahatça. Başımı kaldırıp yüzüne baktığımda, o keskin hatlarının arasına yerleşmiş özgüveni gördüm. İnsanların ona bakışındaki hayranlık gizli değildi. Bu da nedense içimde huzursuz bir kıpırtı yaratıyordu. Yürümeye devam ettik. Manav tezgâhlarının önünde durduğumuzda, omzumun üzerinden geriye doğru baktım. Kalabalığın içinde kaybolmak isteyen bir yanım vardı hâlâ. “Aç bakayım ağzını, esmer güzeli.” Sesiyle irkildim. Önüme döndüğümde uzattığı çileği gördüm. Başımı iki yana salladım hemen. “Ayıp olur… Tövbe tövbe…” Sözlerim daha havada asılı kalmışken yüzüme doğru eğildi. Gözlerini kısmıştı, bakışı keskinleşmişti. “Ya seni herkesin içinde öperim… ya da o çileği benim elimden yersin.” Nefesim boğazıma düğümlendi. Dudaklarım aralandı istemsizce. Kalabalığın ortasında söylediği şeyin cüretiyle yüzüm ısındı. Daha fazla direnemedim. Çileği hızla ısırdım. O da kalan kısmı alıp ısırdı, ardından umursamazca çöpe attı. “Ayrıca ayıp dediğin yatakta olur, müstakbel karıcığım.” Sözleri bu sefer doğrudan içime işledi. Boğazımda kalan çilek suyu nefesimi kesti, öksürmeye başladım. Elimi dudaklarıma götürürken gözlerim doldu hafifçe. “Helal kız, helal!” dedi keyifle. Gözlerimi devirdim ama içimdeki o karmaşık duygu hâlini bastıramıyordum. Hem sinirleniyor, hem de istemediğim bir şekilde etkileniyordum. “Gel hadi, şu nişan işlerini halledelim.” Elimi yeniden kavradı. Bu sefer daha sıkıydı. Kalabalığın içinde yürürken gözlerim çevredeki genç kızlara kaydı. Her biri, saklamaya bile gerek duymadan Ferzan’a bakıyordu. O bakışları tanıyordum. Hafif eğilen başlar, dudak kenarında beliren belli belirsiz gülümsemeler… Hepsi aynıydı. Ama beni görmüyorlardı. Sanki onun yanında ben silikleşiyordum. Ferzan ise hiçbir şey olmamış gibi ıslık çalarak yürüyordu. Rahattı. Umursamazdı. Belki de alışkındı. “Ne alacağız?” diye sordum, sesimdeki hafif sertliği gizlemeden. Adımları yavaşladı. Başını çevirip bana baktı. “Ne bileyim ben… Anam bir şeyler dedi de hatırlamıyorum.” Kaşım kendiliğinden kalktı. “Nişanın olacak ama hiçbir şey bilmiyorsun.” dedim, sesim bu sefer daha netti. “Çek elini ya… Sanki ben kendi kendime evleniyorum!” Elimi çekip hızla yürümeye başladım. İçimde biriken o ince öfke sonunda dışarı taşmıştı. “Zelal!” diye seslendi arkamdan. Duymadım. Daha doğrusu… Duymak istemedim. Adımlarımı hızlandırırken içimde büyüyen o duygu tek bir şeye dönüşüyordu: kızgınlıkla karışık hayal kırıklığı. Peşimden koşmayı bilen bir adamın, iş ciddiyete geldiğinde bu kadar boş vermiş olması… İçime dokunuyordu. Çünkü insan, değer verdiği şey için zahmet ederdi. Ve ben… Zahmete değip değmediğimi sorgulamaya başlamıştım. “Gelsene kızım buraya!” diye arkamdan yükselen sesi, kalabalığın uğultusuna karışsa da kulaklarım onu seçmekte hiç zorlanmıyordu. Yine de dönmedim. Adımlarımı daha da hızlandırdım. Sanki arkamdan gelen sesle arama mesafe koyarsam, içimde kabaran o karmaşık duyguları da geride bırakabilecektim. “İlla koşturacak beni!” diye söylendiğini duyduğumda dudağımın kenarı istemsizce kıvrıldı. İçimdeki öfkenin arasına sızan o ince memnuniyet… Hoşuma gitmedi. Daha da hızlandım. Bir an sonra belime dolanan güçlü kollarla geriye doğru çekildim. Dengeyi kaybeder gibi oldum. “Hiii!” dudaklarımdan dökülen o ince şaşkınlık sesi, kendimi toparlamama bile fırsat vermeden bedenimin sertçe ona doğru çevrilmesiyle yarıda kaldı. Yüz yüze geldiğimizde nefesim bir anlığına kesildi.“Nereye kaçıyorsun kızım kalabalığın ortasında?!” Sesi yükselmişti. Çevredeki birkaç bakışın üzerimize çevrildiğini hissedebiliyordum. Avuçlarımı göğsüne koyup onu itmeye çalıştım ama nafile… Yerinden kımıldamıyordu bile. “Senin sorumsuzluğundan kaçıyorum!” dedim, sesim sandığımdan daha sert çıktı. “Neyden kaçacağım! Günlerdir peşimde dolanıyorsun ama iş ciddileşince her şeyi alaya alıyorsun. Yok, ben anama söyleyeceğim. Evlenmeyeceğim seninle.” Sözlerim bir bir dökülürken içimde biriken her şey de beraberinde taşmıştı. Gözlerimi ondan kaçırmadım bu kez. Kaçmayacaktım. Kaşları yavaşça yukarı kalktı. Şaşkınlıkla karışık bir ifade geçti yüzünden ama hemen ardından o tanıdık sertlik geri geldi. Dudakları hafifçe aralandı. “Kaçırırım.” Omuz silktim. Kalbim hızlandı ama geri adım atmadım. “Kaçarım!” dedim ve yumruğumu göğsüne vurdum. Sert değildi belki ama içimdeki inadı anlatmaya yetiyordu. “Kovalarım!” dedi bu sefer, hiç tereddüt etmeden. “Asla yakalayamazsın beni.” Sözlerim havada asılı kalırken dudağının kenarı yavaşça kıvrıldı. O bakış… oyun oynar gibi ama aslında hiç oyun değilmiş gibi bakan o bakış… içimi huzursuz etti. Belimdeki kolları biraz daha sıkılaştı. Aramızdaki mesafe neredeyse yok olmuştu. Nefesi yüzüme değiyordu. “Öyle bir yakalarım ki esmer güzeli…” diye başladı, sesi alçalmıştı bu sefer. “Kaçacak tek bir delik bırakmam sana. Dört duvar arasında sıkıştığını sanarsın.” Sözleri, içimde beklemediğim bir etki bıraktı. Sert bir yutkunuşla boğazımdaki düğümü bastırmaya çalıştım. Bu adam… İnsanın aklını karıştırmayı iyi biliyordu. Bakışlarımı kaçırdım. Kalabalığı süzdüm aceleyle. “Tamam, yeter… çek ellerini. Herkes bize bakıyor.” Sesim bu sefer daha düşüktü. Daha temkinli. “E baksınlar!” dedi umursamazca. Elimi yeniden yakaladı. Parmakları bu kez daha kararlıydı, sanki bırakmayı hiç düşünmüyormuş gibi. “Böyle çifte kumru görmemişlerdir.” Sözleriyle birlikte yüzünde beliren o kendinden emin ifade… İçimde bir şeyleri yine yerinden oynattı. Sinirlenmem gerekiyordu belki ama… Garip bir şekilde kalbim yine hızlandı. Kalabalığın ortasında, herkesin içinde, onun yanında… İstemediğim kadar görünürdüm artık. “Şimdi öncelikle elbiseni, ayakkabını ve takılarını alıyoruz. Sonrasında bohçanı, çiçeğini, yüzükleri.” Sözleri bir plan gibi değil de bir emir listesi gibi döküldü dudaklarından. İçimde birikenleri bastırmaya çalışırken derin bir iç çektim. Daha az önce tartıştığımız adam, şimdi hiçbir şey olmamış gibi önümde yol açıyordu. “Şuradaki dükkâna girelim, gel.” Elimi yine çekmeden, arkasından sürüklenir gibi yürüdüm. Adımları hızlıydı, kararlıydı. Ben ise onun temposuna yetişmeye çalışırken zorlanıyordum. Zaten hiçbir zaman öyle hızlı yürüyen biri olmamıştım; acele etmek, kovalanıyormuş gibi hissettirirdi bana. Şimdi ise gerçekten kovalanıyormuşum gibi hissediyordum… ama kaçtığım şey o muydu, yoksa ona doğru çekilmek miydi, onu ayırt edemiyordum. Dükkânın içine adım attığım an, gözlerim istemsizce büyüdü. Işıkların altında parlayan abiyeler… Her biri ayrı bir hikâye gibi asılıydı askılarda. Kumaşların akışı, taşların ışıltısı, tüllerin hafifliği… İçimde yumuşak bir şey kıpırdadı. İç çekişim bu sefer bambaşkaydı. Bunlar… Tam da hayalini kurduğum elbiselerdi. Yıllarca vitrinin önünden geçerken göz ucuyla bakıp içimden “Bir gün…” diye geçirdiğim o anlar geldi aklıma. Kendime yakıştıramadığım, dokunmaya bile çekindiğim o ihtimaller… şimdi elimin altındaydı. Bir gün giyebilir miyim diye sorduğum şey… artık önümde duruyordu. Ama bu “bir gün”, düşündüğüm kadar masum değildi. “Hadi, oturuyorum ben burada bekliyorum.” Ferzan’ın sesiyle düşüncelerim bölündü. Deri sandalyeye kurulmuştu çoktan. Rahattı. Sanki buraya aitmiş gibi. Sanki her şey olması gerektiği gibi ilerliyormuş gibi. Tam o sırada yanıma yaklaşan kızın yumuşak sesiyle başımı çevirdim. “Hoş geldiniz Ferzan ağam… Siz de hoş geldiniz Zelal hanım. Yardımcı olabileceğim bir şey var mıydı?” Gülümsüyordu. Nazikti. Ama ben… Hâlâ elbiselerin büyüsüne kapılmıştım. Gözlerim onlardan ayrılamıyordu. “Sözlüme nişanlık seçmesinde yardımcı olur musunuz acaba?” dedi Ferzan. Sözlü. Kelime kulağıma çarptığında içimde hafif bir sızı dolaştı. Sahipleniş miydi bu… Yoksa sadece alışkanlık mı, kestiremiyordum. “Elbette, seve seve… Buyurun Zelal hanım, şöyle modellerimiz var.” Kızın peşinden yürüdüm. Kumaşların arasına daldıkça nefesim hafifledi. Parmak uçlarım, dokunmaktan çekinerek gezindi üzerlerinde. Kabarık nişanlıkların önünde durdum. Gözlerim uzun uzun üzerlerinde dolaştı. Işıltılı, gösterişli, dikkat çekici… ama bana ait değildi. İçimde bir şey buna “hayır” diyordu. Ben… böyle bir kalabalığın içinde kaybolmak istemiyordum. Gelinliğimde o ihtişamı isterdim belki. Kınamda o gösterişi taşımak hoşuma giderdi. Ama bu… nişandı. Daha sakin, daha bana ait, daha sade bir şey olmalıydı. Görkemin içinde silinmek değil, sadeliğin içinde fark edilmek istiyordum. Parmaklarım kabarık eteklerin üzerinden yavaşça çekildi. Gözlerim daha düz, daha zarif modellere kaydı. İçimdeki ses bu sefer daha netti. Bu kez başkalarının gözüne değil… Kendime yakışanı seçmek istiyordum. Bakışlarım, diğer modellerin arasından sıyrılıp pudra pembesi balık kesim elbiseye takıldığında zaman bir anlığına yavaşladı sanki. Işığın altında kumaşın aldığı o yumuşak parlaklık, ince işlenmiş detayların zarafeti… Gözlerimi ondan ayırmak mümkün değildi. İçimde bir yer, sessiz ama kararlı bir şekilde o elbiseyi seçmişti bile. Kalbim, sanki kararımı kutlar gibi hızlandı. “Bunu denemek istiyorum.” dedim, sesim düşündüğümden daha yumuşak çıktı. Gözlerimi elbiseden ayırıp yanımdaki kadına çevirdiğimde yüzündeki memnuniyet gülümsemesini fark ettim. “Elbette.” dedi, askıdan dikkatle alırken. “Dilerseniz buna uygun bir ayakkabı da seçelim.” “Olur olur.” Ferzan’ın sesi, benim yerime karar verir gibi araya girdiğinde omzumun üzerinden ona baktım. Bakışları üzerimdeydi. Kısılmış, dikkatli, ölçer gibi… Sanki beni değil de üzerimde hayal ettiği görüntüyü izliyordu. Yutkundum. Kadının peşinden deneme kabinine doğru yürürken içimde tuhaf bir gerginlik vardı. Sadece elbise denemek değildi bu… onun bakışlarıyla sınanmak gibi bir şeydi. “Siz elbiseyi deneyin, ben hemen uygun bir topuklu getireyim.” Başımı hafifçe salladım. Perde kapanır kapanmaz derin bir nefes aldım. Üzerimdeki elbiseyi çıkardım, sonra seçtiğim parçayı dikkatle giydim. Kumaş bedenime otururken aynaya bakmamak için kendimi zor tuttum. Henüz hazır değildim. Sırtımdaki fermuara uzandım. Parmaklarım temkinliydi. Yarım. Biraz daha. Ama yukarısı… orası inatla kapanmadı. “Kimse var mı acaba? Fermuarım takıldı sanırım, çekemiyorum…” Sesim kabinin içinde yankılandı. Birkaç saniye geçti. Sessizlik. Sonra perde aralandı. Nefesim o an, tam göğsümde asılı kaldı. Ferzan. “Ben varım.” Sesi alçaktı. Yaklaştı. Refleksle geri çekildim. Sırtım soğuk duvara çarptı. Aramızdaki mesafe yok denecek kadar azdı. “Çıkar mısın? Ben seni çağırmadım… sen kapatma!” Sözlerim aceleyle döküldü ama o, sanki hiç duymamış gibi davrandı. Tek bir hamleyle bedenimi kendine doğru çevirdi. Sırtım ona dönüktü artık. Saçlarım sırtıma dökülmüştü. Elinin hafif ama kararlı hareketiyle hepsini omzumun üzerine topladı. Boynum, ensen… bir anda açıkta kaldı. Ve o an… Sıcak nefesi tenime değdi. Bedenim, kendi iradem dışında tepki verdi. Omuzlarım gerildi. Nefesim düzensizleşti. Kalbim, sanki göğsümden çıkacakmış gibi hızlandı. Parmaklarının ilk temasıyla irkildim. Tenime değen o sıcaklık… fazlaydı. Fermuarı tuttu. Yavaşça çekmeye başladı. Her santimde, dokunuşunun farkında olmamak imkânsızdı. “Çok güzel kokuyorsun…” Sesi, kulağımın hemen arkasında fısıltı gibi yankılandı. Gözlerimi sıkıca yumdum. Nefesimi tutmak istedim ama başaramadım. Burnunun saç diplerime değdiğini hissettim. “Bu koku… insanın aklını alıyor.” Sözleri, tenime değen nefesi kadar yakındı. İçimde bir şeyler birbirine karıştı. Kaçmak isteyen bir yan… ve yerinde çakılı kalan bir diğer yan. Fermuar kapanmıştı ama ben hâlâ eksik hissediyordum. Sanki sadece elbise değil… Aramızdaki mesafe de kapanmıştı. Boynuma yaklaşan sıcaklığı hissettiğim an, sanki bütün bedenim tek bir noktada toplanmış gibi gerildi. Dudaklarının tenime değdiği o kısa an… Nefesimi yarıda bıraktı. Parmaklarım refleksle duvara tutundu. Ayakta duruyor olmak bile bir çaba hâline gelmişti. Kalbim göğsüme öyle sert çarpıyordu ki, sesini onun da duyacağından emindim. Nefeslerim düzensizdi. Kısa, kesik… kontrolsüz. Bir şey söylemek istedim ama kelimeler boğazımda düğümlendi. O ise hiçbir şey olmamış gibi geri çekildi. Perde aralandı, o çıktı… yerine az önceki kadın girdi. Sanki birkaç saniye önce yaşanan şey, sadece benim zihnimde olmuş gibiydi. Elinde tuttuğu ayakkabıları uzattı bana. Mekanik bir hareketle aldım. Parmaklarım hâlâ hafif titriyordu. Göz ucuyla arkasına baktım. Numara doğruydu. İçimde küçük, tuhaf bir kıpırtı belirdi. Bunu o söylemişti. Söylemeden, sormadan… bilmişti. Bu düşünce bile içimi karıştırmaya yetti. Ayakkabılar gümüş rengindeydi. İnce taşlarla süslenmiş, zarif ama abartısız. Burnu kapalıydı, topuğu ise tam olması gerektiği kadardı. Fazlasına ihtiyacım yoktu zaten. Boyum yeterince uzundu; kendimi yükseltmeye değil, dengede tutmaya ihtiyacım vardı. Ayakkabıları giydiğimde elbise tam anlamıyla yerine oturdu. Derin bir nefes aldım. Eteğini hafifçe toparlayarak kabinden çıktım. Adımlarım yavaştı bu kez. Sanki attığım her adım, biraz daha görünür kılıyordu beni. Ferzan’ın karşısına geçtiğimde bakışları bana kilitlendi. Dudakları aralandı hafifçe. O bakış… tepeden tırnağa, sakince ama eksiksiz süzen o bakış… içimi huzursuz etti. Kaçmak istemedim ama sabit de kalamadım. Usulca kendi etrafımda döndüm. Kumaşın hareketini, üzerimdeki duruşunu hissetmek istedim. Ama aslında… onun ne gördüğünü merak ediyordum. Durduğumda o çoktan ayağa kalkmıştı. Adım adım yaklaştı. Elinin sıcaklığı, yüzüme düşen perçemimi kulağımın arkasına iterken hissettiriyordu kendini. O kadar basit bir hareketti ki… ama içimde yankısı büyüktü. “Çok güzel olmuşsun.” Sesi boğuktu. Alçak. Sanki sadece benim duymam için söylenmiş gibi.“Esmer tenine öyle güzel yakışmış ki…” Yutkundum. Gözlerimi kaçırdım. Bu kadar açık… bu kadar doğrudan söylenmesi, içimde bir şeyleri savunmasız bırakıyordu. “Ulu orta yerde böyle konuşmasana, Ferzan ağa.” dedim, sesimi toparlamaya çalışarak. Sert çıkmasını istedim ama içimdeki titreşim saklanamıyordu. “Karımla nasıl istersem o şekilde konuşurum!” Sesi bu sefer daha net, daha kesindi. İçinde tartışmaya yer bırakmayan bir ton vardı. “Başlattırma ulu orta yerine, Zelal!” Etrafı süzdüm istemsizce. İnsanlar gerçekten bakıyor muydu, yoksa ben mi öyle hissediyordum bilmiyordum. Ama onun yanında her şey daha görünür, daha yoğun geliyordu. Tam bakışlarımı kaçıracakken çeneme değen parmaklarıyla başımı kaldırdı. Zorla değil… Ama izin de istemeden. Gözlerim yeniden onunkilerle buluştu. Kaçacak yer kalmamıştı artık. Ne bakışlarından…Ne de içimde büyüyen o karmaşadan. Elini çenemde hissettiğim an içimde bir şey zıpladı. Tepki vermem bir saniyeyi bile bulmadı. Sinirle eline vurdum. “Sen de her saniye dokunmaya, öpmeye fırsat kolluyorsun!” Sesim istemsizce yükseldi. İçimde biriken o tuhaf gerilim, kelimelere dökülürken daha da büyüyordu. “İçimdeki deliyi çıkarma… Bu ne böyle vıcık vıcık!” Sözlerim sertti ama asıl sert olan, o an kendime bile itiraf edemediğim karmaşaydı. Arkamı döndüm hızla. “Sanki ilk defa kız görüyor, Allah Allah!” Söylene söylene kabine girdim. Perdeyi sertçe çektim. Elbiseyi çıkarırken parmaklarım hâlâ biraz titriyordu. Üzerimdeki o his… onun dokunuşunun bıraktığı o iz… Geçmiyordu. Kendi elbisemi giyip babetlerimi ayağıma geçirirken aynaya bakmamaya çalıştım. Çünkü baktığımda sadece kendimi değil… az önceki hâlimi de görecektim. Hazır olduğumda derin bir nefes alıp çıktım. Ve tabii ki… Karşımda sırıtıyordu. O rahat, umursamaz, insanın sinirini bozan gülüşüyle. “Bak, sırıtıp durma şöyle benim sinirimi bozuyorsun…” dedim gözlerimi devirerek. Yaklaştı. Her zamanki gibi mesafeyi umursamadan. “Ne yaptık sanki kızım?” dedi, sanki hiçbir şey olmamış gibi. Ardından yanağımdan makas aldı. “Sen harbiden delisin ha! Öyle böyle deli değilsin ama!” Elini tuttum. Çekmek için mi, yoksa bırakmamak için mi… o an ben bile emin değildim. “Beğenemediysen kapı orada. Dışarıda bir sürü akıllı kız var.” Yüzünü buruşturdu. “Akıllısını ne yapayım kızım ben?” dedi hiç düşünmeden. “Bana senin gibi çatlak, ruh hastası, manyak bir karı lazım… yoksa ömür mü geçer?!” Gözlerimi devirdim. Ama gülmemi engelleyemedim. İçimdeki o gerginlik, bir anda çözülür gibi oldu. “Millet akıllıya hasret, sen deliye!” dedim başımı sallayarak. Omuz silkti. Umursamazca. Sonra bakışlarını kadına çevirdi. “Biz hanımefendinin denediklerini alıyoruz.” Kadın hemen başını salladı. “Tabii efendim.” Kasaya doğru yürürken içimde tuhaf bir his vardı. Bu adam… beni deli ediyordu. Ama aynı zamanda… beni güldürüyordu da. Ferzan, cüzdanından kartını çıkarıp ödemeyi yaptı. Hiç pazarlık yok, hiç düşünme yok. Paketleri aldı. Kararlı, net. Dükkândan çıktık. Bu sefer bir kuyumcuya girdik. İçerisi ışıl ışıldı. Altının o kendine has parıltısı gözümü alıyordu. Ama ben… sadece bakıyordum. Sanki olan bitenle arama ince bir mesafe koymuş gibiydim. Ferzan ise çoktan işin içindeydi. Ciddiydi. Dikkatliydi. Seçiyordu. “Şuradaki altın bilezikler ve bileklikler güzelmiş.” dedi. “Fiyatı ne bunların?” Adam cevap verdiğinde Ferzan’ın gözleri hafifçe kısıldı. Hesap yapıyordu belli ki ama yüzünde en ufak bir tereddüt yoktu. “İyi… Güzel. O seçtiklerimi ayır. Şuradaki altın kolyeler de dikkatimi çekti, onları da ayır.” Durmadı. Devam etti. “Hatta şuradaki altın kemeri de ayır. En son yüzüklere bakacağım.” Kuyumcu, onun söylediklerini tek tek yerine getirirken ben hâlâ aynı yerdeydim. Bakıyordum. Ama hissetmekte zorlanıyordum. Bu kadar hızlı… bu kadar kesin… Sanki ben sadece yanında duran bir parçaydım. En sonunda adam, küçük bir kutu çıkarıp önümüze koydu. “Nişan yüzüklerimiz bunlardır ağam.” Kutunun içindeki yüzüklere baktım. Küçük. Parlak. Ama anlamı… fazlasıyla ağır. Parmaklarıma takıldığında her şeyin gerçekten başlayacağını hissettim. Garip bir şekilde…İçimde hem bir adım atma isteği vardı…Hem de geri çekilme dürtüsü. Alışverişin ağırlığı sadece elimizdeki paketlerde değil, içimde de birikmişti sanki. Bagaja yerleştirirken çıkan her hışırtı, yapılan her seçim… bir şeyleri geri dönülmez kılıyordu. Ön koltuğa oturup kemerimi takarken, refleks gibi değil de bilinçli bir hareketle yaptım bunu. Kendimi sabitlemek istedim. Sadece koltuğa değil… O anın içine. Ferzan’ın deli dediği bendim ama dümeni kıran oydu. Ne zaman ne yapacağı belli olmayan, bir anda ciddileşip bir anda şakalaşan… insanı yerinde tutmayan bir hali vardı. Yorucuydu. Ama bir o kadar da… alışkanlık yapıyordu. “Ne yapsak ya, bir yemek mi yesek esmer güzeli?” Sesi bu sefer daha rahattı. Günün yükünü omuzlarından atmış gibiydi. Dudaklarımı büzdüm hafifçe. Açlığım kendini belli ediyordu aslında ama söylemek istemedim. Sanki söylesem yine bir şeyle dalga geçecekmiş gibi. “Sen bilirsin.” diye mırıldandım. Başını hafifçe salladı, kararını çoktan vermiş gibi. “Yiyelim yiyelim… yemeğimizi de yiyelim, sonra biraz daha dolaşır bırakırım seni eve.” Sesi sakindi ama içinde o alıştığım sahiplenme vardı yine. Sanki bırakmak bir tercih değil de görevmiş gibi. “Olur.” dedim kısa bir şekilde. Camdan dışarı baktım. İnsanlar geçiyordu, arabalar, sesler… hayat normal akıyordu ama benim içimde her şey biraz daha gürültülüydü. “Sen bi’ uysallaştın.” dedi bir anda. “Bana bak, uysallaşma. Hani nerede o manyak karı? Çıkar onu içinden.” Gözlerimi devirdim. İstemeden gülümsediğimi fark etmem uzun sürmedi. “Sen gerçekten kafayı yemişsin!” dedim, başımı ona çevirerek.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD