GİTMENE KATLANAMIYORUM

2859 Words
BERİVAN Gözlerimdeki yaşlar usulca şakaklarıma doğru akarken, yatakta bir kıpırtı hissettim. Başımı çevirdiğimde üzerini giydiğini gördüm ve çarşafı bedenime sardım. Her hareketimde kasıklarımdaki ağrı kendini belli ediyordu. Yataktaki kanlı çarşafı kaldırıp kapıyı açtım. Tam o anda Gulazer anneyi gördüğümde yanaklarım utançla kızardı. Ama o umursamadı. Bakışları kucağımdaki çarşafın üzerinde gezindi, dudakları kıvrıldı. Çarşafı usulca kollarına bıraktım. Başını sallayarak çekildi, kapıyı kapattı. Yerdeki kıyafetlerimi alıp üzerimi giydim, adımlarım zar zor atılırken avludan gelen zılgıt sesleri kulağıma doldu. “Şimdi boşayabilirsin beni,” dedim karşısına geçerek. Yaşlar yanaklarımdan süzülürken dudaklarımı ısırdım. ''Artık kusurlu olduğumu düşünemeyecekler, o pis zihniyetleri buna izin vermez. Karan güldü. “Boşamak mı? Seni boşayacağımı mı sandın?” Kaşlarım çatıldı. “Anlamadım?” diye sordum. Burun kemerini sıkarak geri çekildi. “Seni asla boşamayacağım, Berivan,” dedi gözlerimin içine bakarak. “Hayatımın içine girip sıçtın… Şimdi bende senin hayatını sikeceğim.” Sözleriyle kalbim tekledi. “Bir ağa kızının üzerine kuma geldiğinde ne olur?” diye sorarak bana yaklaştı, midem burkuldu. Gözlerimin önünden binbir senaryo geçerken kıkırdadım. “Babam bana kıymaz, onu aklından çıkar,” dedim, parmakları gözlerimden akan yaşlara dokunurken. “Baban sana kıymaz, ama yerin kulağı vardır değil mi?” dediğinde gözlerimi kırpıştırdım. “Yaptığın şeyle kusurlu değilsin, ama bana bir çocuk veremezsin. Bir daha asla dokunmayacağım. Kuman bana bir çocuk verdiğinde adın kısıra çıkacak.” Sözleri canımı yakarken dudaklarımı ısırdım. “Senin gibi bir adamın çocuğunu taşımak istemem zaten,” dedim, mavi gözlerine uzun uzun bakarak. O an kaşları çatıldı, yüzü ciddileşti. “Sen nesin ki, senden gelen çocuk ne olacak?” “Düzgün konuş,” diye tısladı dişlerinin arasından. “Niye? Gerçekler acıtıyor değil mi?” diye fısıldadım, gömleğini usulca iliklerken. “Kuma getirsen bile solmayacağımı bilmeni isterim. Aksine daha çok yaşamla dolacağım.” “Kendini ne kadar güzel kandırıyorsun öyle,” dedi, sesi düşük ama keskin. Gözlerimi kırpıştırıp geriye çekildim, kalbim göğsümde deli gibi çarptı. “Neye inanmak istiyorsan ona inanabilirsin,” dedim, burnumu çekerek. Sesim titriyordu ama kelimelerim keskin. Yüzüme yaklaştı, çeneme parmaklarını sardı ve başımı zorla kaldırdı. “Gözlerinin önünde onu seveceğim, onunla aşk yaşayacağım… Ondan bir çocuğum olacak. Sen ise bir çiçek gibi günden güne solacaksın.” Her kelimesi vücuduma çakılmış bir çivi gibi acı verdi. Dudaklarımı birbirine bastırdım, ağlamamak için bütün gücümü topladım. “Öyle mi?” dedim, başımı kaldırıp gözlerine baktım. “Soldurduğun çiçek… elbet bir gün başkasına açar.” Sırtımı dönüp uzaklaşmaya çalıştım. Ani bir hareketle kolumdan tuttu, bedenimi kendine çekti. Nefesi yüzümdeydi, öfkesinden titreyen sesiyle: “O ne demek?” “Ne demekse o!” dedim, kolumu çekmeye çalışırken kalbim boğazımda atıyordu. “Bıraksana kolumu! Benim hayatım seni ilgilendirir mi?” Gözlerimiz birbirine kilitlendi, nefeslerimiz çarpışıyor, odadaki hava bile gerilimin ağırlığını taşıyordu. Her adım, her dokunuş, her kelime… Soruma tek kelime etmeden kolumu bıraktı. O boşluk, tenimde bir iz gibi kaldı. Geriye doğru bir adım attım, sonra bir adım daha… Odanın duvarları üstüme yürüyormuş gibi geldi. Kaçtım. Merdivenleri neredeyse düşe kalka indim. Mutfağa girdiğimde ellerim titriyordu. Musluğu açtım. Bardağa dolan suyun sesi bile fazla geldi kulaklarıma. Sanki içimde kopan şeyin yankısıydı. Bardağı dudaklarıma götürdüm ama içemedim. Dişlerim birbirine vuruyordu. Sandalyeyi çektim. Tahta zeminde çıkan o sürtünme sesi, kalbimin yerinden sökülüşü gibiydi. Oturdum. Duvara yaslandım. Gözlerimi kapattım. Ve ağladım. Sessiz değil. İçim parçalanarak. Bir insandan nasıl hem bu kadar tiksinip hem de bu kadar vazgeçemeyebilirdim? Sevdiğim adamın yüzüne baktığımda kalbim çarpıyordu hâlâ… Ama sözlerini hatırladığım anda midem bulanıyordu. Onun dokunuşunu özlüyordum… Ama düşüncesi bile içimde kirli bir iz bırakıyordu. Bu nasıl bir çelişkiydi? Ben kimi sevmiştim? Hangi yüzünü? Bana bakan o yumuşak gözleri mi, yoksa arkamdan başka bir hayat saklayan o yabancıyı mı? Sevdiğim adam böyle biri olamazdı. Ama olan oydu. Ve ben gerçeği sevemiyordum. Sadece hayalini seviyordum. Hıçkırıklarım mutfağın duvarlarına çarpıp geri döndü. Kapının sesiyle irkildim. Gulazer anne ağır ağır yürüyerek yanıma geldi. Sandalyeyi çekti. Ahşabın sesi bu sefer daha yumuşaktı. Ama içimdeki fırtınayı susturmaya yetmedi. “Gulazer anne…” Sesim kırıldı. Gözlerim yanıyordu artık. “Canın yanıyor.” dedi. O cümle… O kadar sade, o kadar netti ki. İçimde son tutunduğum ip koptu. Başımı önüme eğdim. Omuzlarım sarsıldı. Çocuk gibi ağladım. “Neden… neden söylemedin?” dedim nefesim yetmezken. Kelimeler boğazımda düğüm düğüm. “Bilseydim… bilseydim evlenir miydim onunla? Hayatında biri olduğunu bilseydim, adımı onun soyadının yanına koyar mıydım?” Kalbim göğsümün içinde ağır ağır eziliyordu sanki. Sanki biri avucunun içine almış, her nefesimde biraz daha sıkıyordu. Etimden bir parça kopmuş gibi değil… ruhumdan bir parça sökülmüş gibiydi. “Bana…” dedim dudaklarım titreyerek. “Bana benden hoşlandığını söylediniz. Bana gözlerinin başka kimseyi görmediğini söylediniz…” Şimdi o gözlerin içinde başka bir gölge vardı. Ve ben o gölgeyi düşünmekten bile kirlenmiş gibi hissediyordum. “Gidemiyorum…” diye fısıldadım. Çünkü hâlâ seviyordum. Ne kadar iğrenirsem iğreneyim, kalbim onu seçmişti bir kere. “Kalamıyorum…” dedim hemen ardından. Çünkü gururum paramparça olmuştu. Sevgiyle tiksinti arasında asılı kalmıştım. Ne düşebiliyordum ne tutunabiliyordum. “Ben ne yapacağım anne?” Bu bir soru değildi aslında. Bu, içi boşalmış bir kadının çığlığıydı. Aşk bazen insanı büyütmez. Bazen küçültür. Dizlerinin üstüne çökertir. Aynaya baktığında kendini tanıyamaz hâle getirir. Ben… Ben sevdiğim adamın yabancısı olmuştum. “Sabır…” dedi Gulazer anne. Derin bir nefes aldı. Sanki yılların yükünü içine çekti de, kelimeleri öyle bıraktı önüme. “Sabır insanı karanlıktan aydınlığa çıkaran bir ışıktır, keça min.” Dudaklarım titredi. Işık dediği şey bana uzak, çok uzak bir yıldız gibi geliyordu. Ben karanlığın tam ortasındaydım. Elimi uzatsam boşluğa değiyordum. “Sabredeceksin.” Avuçlarını dizlerime koydu. Elleri sıcaktı. Ben buz kesmiştim. “Savaşacaksın.” Başımı sağa sola salladım. O kelime bile ağırdı. “Savaşamam…” dedim. Sesim kendi kulaklarıma bile yabancı geldi. “Kiminle savaşacağım? Karan’la mı? Onunla savaşmam anne… O beni yener.” Çünkü ben onun öfkesine yenilirdim. Bakışlarına yenilirdim. Bir tek sert cümlesine dağılıp giderdim. O bir duvar gibi dururdu karşımda, ben ise rüzgârın önünde savrulan bir yaprak. “Ve… pes etmeyeceksin.” Bu cümle göğsüme saplandı. “Bana çok kötü şeyler dedi.” Dudaklarımı ısırdım, kan tadı geldi ağzıma. Ama o sözlerin tadı daha keskindi. “Ve ne yazık ki… o kadar haklı ki anne…” Bu itiraf içimi daha çok acıttı. “Onun hayatını mahvettim. Benimle zorla evlendi. Ben…” Sesim dağıldı. “Ben bunu istemezdim. Beni severek evlensin isterdim. Gözlerime bakıp seçsin isterdim. Mecbur kalarak değil…” Bir adamın kalbinde yerin olmadığını bilmek… ama yine de onun evinde, onun soyadında, onun hayatında yaşamak… Bu bir evlilik değil, bu bir sürgündü. Ben suçluydum. Evet. En az onun kadar, belki daha fazla. Ama karşımdaki kadının da payı vardı bu yazgıda. Onu biliyordum. İçimde bir yer haykırıyordu: Beni bu ateşe sen attın. Ama söyleyemiyordum. Çünkü o benim büyüğümdü. Çünkü saygı öğretilmişti bana, susmak öğretilmişti. Çünkü bazı evlerde kız çocuklarına önce sabır, sonra suskunluk miras bırakılırdı. Ben de susuyordum. Kendimi suçlamak daha kolaydı. En azından kontrol bendeymiş gibi hissettiriyordu. Başımı kaldırdım. Gözlerim şişmişti. “Ben sevgi istedim anne,” dedim kısık bir sesle. “Bir adamın kalbinde yerim olsun istedim. Yük olmak değil… Yara olmak değil… Sadece sevilmek istedim.” En acısı şuydu: Hâlâ onu seviyordum. Tiksinerek. Kırılarak. Kendimden utanarak. Ama seviyordum. *** Boğazımı temizleyerek odaya girdim. Ani bir girişti. Kapı duvara hafifçe çarptı. Umurumda değildi. Karan tam karşımdaydı. Belinde yalnızca bir havlu, elindeki havluyla saçlarını kuruluyordu. Islak saç telleri alnına düşmüş, omuzlarından su damlıyordu. Bir an göz göze geldik. Yüzünde şaşkınlık yoktu. Sadece huzursuz bir merak. Hiçbir şey demedim. Dolabın üzerindeki bavulu indirdim. Fermuarını açtım. Kıyafetlerimi tek tek, katlamadan, özen göstermeden içine koymaya başladım. “Nereye?” diye sordu. Ses tonu sakindi ama altındaki gerilim belliydi. Cevap vermedim. Bir elbise daha. Bir kazak. Bir şal. “Nereye dedim sana.” Bu sefer sesi sertti. Fermuarı çektim. Metalin sesi odada yankılandı. Bavulu kaldırdım. Kapıya yöneldim. Bir adım bile atamadan önüme geçti. Kapıyı tamamen kapladı. “Beni duymuyor musun, Berivan?” Bakışlarımı gözlerine sabitledim. Kaçmadım. Titremedim. “Konağıma dönüyorum.” dedim. Sesim buz gibiydi. Kaşları çatıldı. Yüzündeki ifade bir anda değişti.“Konağın derken?” dedi ağır ağır. “Senin konağın artık burası. Hiçbir yere gidemezsin.” O “gidemezsin” kelimesi mideme yumruk gibi indi. Dudağımın kenarı hafifçe kıvrıldı. Acı bir tebessüm. “Sana söz hakkı düşmez.” dedim. “Gulazer anneden izinimi aldım. Gidiyorum.” Yanından geçmeye çalıştım. Kolumdan sertçe tutup beni kendine doğru çekti. Bavul elimden neredeyse düşüyordu. “Sebep?” dedi dişlerini sıkarak. “Hâlâ nikâhlıyız. Farkındasın değil mi? Hiçbir yere gidemezsin. Burada kalıyorsun.” Başımı yavaşça eğip kolumu tutan eline baktım. Sonra tekrar gözlerine. “Bu bir evlilik değil.” dedim alçak ama net bir sesle. “Bu bir mecburiyet.” Parmakları kolumda sıkılaştı. “Benimle zorla evlendiğini her fırsatta yüzüme vuran sensin.” dedim. “Şimdi de kal diyorsun.” Bir adım yaklaştı. Aramızdaki mesafe yok oldu. “Kaçıyorsun.” “Hayır.” Gözlerimi onunkilerden ayırmadım. “Kendimi koruyorum.” Sözlerim bağırmıyordu ama kırıyordu. “Burada kalırsam her gün biraz daha eksileceğim.” dedim. “Beni istemeyen bir adamın evinde kalmak, insanın kendine yaptığı en büyük haksızlık.” Kolumu yavaşça çektim. Bu sefer direnmedi. “Ben sevgi istedim.” dedim. “Zorunluluk değil.” Kapı koluna uzandım. Arkamdan sesi geldi, daha alçak, daha tehlikeli. “Gidersen bu iş biter.” Duraksadım. Omzumun üzerinden ona baktım. “Zaten kalbinde hiç başlamamıştı ki.” dedim. Ve kapıyı açtım. Gulazer anne başını dikleştirip gözlerimin içine baktı. O bakışta yargı yoktu. Sadece yorgun bir bilgelik vardı. “Ailenle vakit geçirmek sana iyi gelecektir, Berivan. Bana güven, keça min.” Gülümsedi. Ben de gülümsedim. Ama benimki kırık bir cam parçası gibiydi; ışık yansıttı ama kesti. Başımı usulca salladım. Ardımı dönüp konaktan çıktım. Taş avludan geçerken ayak seslerim yankılandı. Her adım bir vedaydı. Hazırlanan araca bindim. Kapı kapandı. O an sesini duydum.“Berivan!” Sesi sertti. Alıştığım gibi buyurgan değil… Bu sefer içinde telaş vardı. Bir saniye. Sadece bir saniye duraksadım. Sonra bakmadım. Araba hareket etti. Konak arkamda küçülürken içimde bir şey büyüyordu. Korku mu? Özgürlük mü? Henüz adını koyamıyordum. Derin bir nefes aldım. Göğsüm yandı. Kendi konağıma döndüğümde kimse “özledi de geldi” demeyecekti. Herkes gözlerimin altındaki morluğu, dudaklarımdaki suskunluğu görecekti. Bir kadın baba evine sebepsiz dönmezdi. Karan “Bu iş burada biter.” demişti. Bitsin. Ne vardı ki zaten? Sevgi yoksa… aşk yoksa… saygı yoksa… Aynı çatı altında iki yabancıdan farkımız neydi? Niye zorluyorduk? Olmayacak nasibi zorlamanın kime faydası olmuştu ki? O cesaret edemiyorsa ayrılmaya, ben ederdim. Benim kalbim kırık olabilir ama korkak değildi. Ama bedelini biliyordum. Her ne kadar ağa kızı olsam da… Burada töreler isimden daha büyüktü. Babamın bakışı yeterdi. Sessiz bir karar, tek bir cümle… ve ben bir başka evin kapısında, bir başka adamın soyadında bulurdum kendimi. Çıkan ilk talip. Sevgiye bakılmazdı. Uygunluğa bakılırdı. Camdan dışarı baktım. Toprak yollar, taş duvarlar, uzakta yükselen dağlar… Hepsi yerli yerindeydi. Değişen bendim. Kendi kendime fısıldadım: “Bu sefer beni kimse zorla vermeyecek.” Kalbim titredi ama sesim titremedi. Çünkü bazen bir kadın iki ateş arasında kalır. Ya sevmediği bir adamla yaşar… Ya sevdiği adamın gururuna yenilir. Ben üçüncü yolu seçecektim. Yanmayı göze alarak. Başımı koltuğa yaslayıp gözlerimi kapattığımda, yaşlar çoktan süzülmeye başlamıştı. Dudaklarımda kırık bir tebessüm vardı; insan bazen en çok canı yanarken gülümser ya, işte öyle. Konağa dönmenin huzursuzluğu göğsümde bir kuş gibi çırpınıyordu. Kalbim sert sert atıyordu. Sanki beni uyarıyordu: Bu daha başlangıç. Kollarımı göğsümün altında birleştirdim. Tam o an araba sert bir fren yaptı. Öne savruldum. Gözlerim açıldı. Hava karanlıktı. Yol ıssızdı. İçime buz gibi bir korku indi. “Ne oluyor?” diye sordum, sesim titrek ama yüksek. Kapı usulca açıldı. Ve onu gördüm. Karan. Saçları hâlâ ıslaktı. Yeni banyodan çıkmıştı belli ki; saç uçlarından su damlaları şakağına süzülüyor, boynundan aşağı kayboluyordu. Üzerine doğru dürüst bir şey bile giymemişti. Aceleyle çıkmıştı. Bir şey demeden içeri uzandı, kolumdan tuttu ve beni dışarı çekti. “Ne yapıyorsun Karan?!” diye bağırdım. Kolumu kurtarmaya çalıştım ama tutuşu demir gibiydi. “Seni konağa geri götürüyorum!” “Ne demek geri götürüyorum?” Öfkem korkumu bastırdı. “Sen benimle dalga mı geçiyorsun? Çek şu elini! Gelmiyorum ben seninle hiçbir yere!” Beni kendine doğru çekti. “Yok öyle!” diye hırladı. “Şimdi de konağa döneceksin, ortalığı kızıştırıp herkesi üzerime salacaksın değil mi?” Gözlerim alev aldı.“Korktun mu Karan ağa?” dedim alayla. “Aman duymasınlar senin korkak olduğunu! Bırak beni!” Kollarımdan kavrayıp bedenimi hızla kendine çevirdi. Yüzü yüzüme yaklaştı. Nefesi sıcak, sesi daha sıcaktı. “Bana bak Berivan Xanım!” dedi dişlerinin arasından. “Yok öyle hayatımı alt üst edip çekip gitmek! Ben nasıl bu zorunlu evliliğin içine hapsolduysam, sen de olacaksın!” Sözleri tokat gibiydi. Kaşlarım öfkeyle çatıldı. “Sen hasta mısın?” dedim. “Benden ne istiyorsun sen? Ayrılıyorum işte! Senin ne istediğin bile belli değil! Git, sevdiğin kadınla evlen! Ne güzel yaşa aşkını!” Çenesindeki kaslar gerildi. “Sonra beni dillere düşüreceksin değil mi?” dedi. “Karan ağanın karısı onu terk etmiş diye herkes konuşacak. Yok öyle!” Gülmem geldi. Acı bir kahkaha çıktı ağzımdan.“Düşersen düş!” diye bağırdım. “Banane senin şanından, namından! Ne güzel işte! Sen dillere düşersin, ben de bana talip olan ilk kısmetle evlenirim!” Bu sözüm onu vurdu. Gerçekten vurdu. Ellerini omuzlarıma daha sert geçirdi. “Kimi bulursan bul!” dedi öfkeyle. “Benimle evliyken başka bir adamın adını bile ağzına alamazsın!” “Ben senin malın değilim!” diye haykırdım. “Nikâh yüzüğü beni zincirlemez! Sevgisiz bir evlilikte kalmak zorunda değilim!” Bir an sustu. “Sanki benden boşandığında her şey daha mı iyi olacak?” dedi zehir gibi bir sesle. “Kim bilir kime verileceksin dul diye!” O kelime. Dul. Sanki alnıma vurulmuş bir damga gibi. Dişlerimi sıktım. Öfkem boğazımdan yukarı tırmandı. “Sanane be, sanane!” diye haykırdım. “Senin gibi bir ayı yerine kart horoza verilirim daha iyi!” Düşünmedim. Kolunu ısırdım. Gerçekten ısırdım. Dişlerim tenine geçtiği anda dudaklarından öfkeli bir küfür döküldü. Tutuşu gevşedi. O an fırsattı. Kendimi geri çektim ve yola doğru koşmaya başladım. Toprak zemin ayağımın altında kayıyordu. Eteklerim dolaşıyordu. Nefesim kesiliyordu. Ama durmadım. Sanki koşarsam konağa ulaşabilecektim. Sanki koşarsam kader beni yakalayamayacaktı. “Bana bak!” diye bağırdı arkamdan. “Fazla oldun sen, Berivan!” Umursamadım. “Gelme peşimden!” diye haykırdım. “Terk ediyorum işte seni! Daha ne istiyorsun?!” Nefes nefeseydim. Gözlerim yanıyordu. Arkamdan ayak sesleri geliyordu. Ağır, hızlı, kararlı. “Sana yemin ediyorum…” diye bağırdı. “Seni yakalarsam çok fena yaparım, Berivan!” Adımlarım bir an tereddüt etti. Ama sonra içimde bir şey dikleşti. Durdum. Aniden arkamı döndüm. Göğsüm inip kalkıyordu. Saçlarım yüzüme yapışmıştı. “Ne yapacaksın?” dedim. Sesim titriyordu ama geri adım atmadım. “Daha ne yapabilirsin ki? Sevmiyorsun. Saygı duymuyorsun. Şimdi bir de korkutarak mı tutacaksın beni yanında?” Bir adım daha attı bana doğru. “Ben senin namus bekçin değilim!” dedim. “Ben senin zorunluluğun da değilim! İstemiyorsan bırak!” Aramızda birkaç adım kalmıştı. Gözlerime baktı. Öfke vardı. Ama altında başka bir şey daha. Sahiplenme. Panik. Kontrolü kaybetme korkusu. “Ben seni bırakmam.” dedi daha alçak bir sesle. İşte mesele buydu. Sevmemek ayrıydı. Bırakamamak ayrı. “Sevmediğin bir kadını neden bırakmazsın?” diye sordum. Bu soru onu gerçekten vurdu. Çünkü bazen bir adam aşkı inkâr eder…Ama kaybetme ihtimaline tahammül edemez. “Seni anlamıyorum…” dedim nefes nefese. Göğsüm yanıyordu. “Sevmiyorsun, istemiyorsun… beni zorunluluk olarak görmene rağmen neden bırakmıyorsun?” Sustu. Dişlerini birbirine bastı. Çenesi gerildi. Boynundaki damar belirginleşti. “Çünkü…” diye tısladı. “Ne çünkü?!” Sesim geceyi yardı. Bir adım yaklaştı. Gözleri sertti ama kaçmıyordu. “Çünkü seni düşünüyorum.” Bir an gözlerimi kırpıştırdım. Bu cevap değildi. Bu kaçıştı. “Boşandığımızda her şeyin iyi olacağını mı sanıyorsun?” dedi. “Kim bilir kimle evleneceksin? Kim bilir seni kime verecekler?” Yine aynı yere dönmüştü. Töreye. Dillere. Erkek gururuna. “Bunu senin düşünmene gerek yok.” dedim ve arkamı döndüm. “Bırak bunu ben düşüneyim. Kim bilir… Belki gerçekten beni seven bir adamla evl—” Ayağım taşa takıldı. Dünya bir an kaydı. Ve kendimi yüzüstü yerde buldum. Dizim sertçe yere çarptı. Yanma hissi anında yayıldı. Gözlerim doldu. Zaten pamuk ipliğine bağlıydım. “Berivan!” Sesindeki o ani endişe… İşte o, rol değildi. Dizimi tutup doğrulmaya çalıştım ama canım acıyordu. Yaşlar yanaklarımdan süzülürken öfkeyle bağırdım: “Bu taşı kim koyduysa buraya ağzına tüküreyim!” Çocuksu, saçma bir öfkeydi. Ama o an başka bir şey yapamazdım. Bir anda kollarını hissettim. Beni yerden kaldırdı. “Baş belası…” diye soludu öfkeyle. Ama sesi titriyordu. “O kadar baş belasısın ki…” “Dokunma o zaman!” dedim titreyerek. “Niye dokunuyorsun? Ben kendim kalkardım.” Kaşını kaldırdı.“Tabii.” dedi kuru bir sesle. “Kesinlikle kalkardın.” Sonra hiç sormadan, hiç izin almadan beni kucağına aldı. Refleksle omzuna tutundum. Dizim zonkluyordu. Kalbim daha çok. “Bırak beni!” dedim ama sesim eskisi kadar güçlü çıkmadı. “Sus.” dedi kısa bir tonla. Yüzüme bakmadı. Ama kolları daha sıkı sardı.“Az önce başka adamla evlenirim diyordun.” dedi dişlerinin arasından. “Koşarken düşüyorsun. Hâlâ inat ediyorsun.” “Seninle kalmak zorunda değilim.” diye fısıldadım. Adımlarını yavaşlattı. “Zorunda değilsin.” dedi bu sefer daha alçak bir sesle. İşte bu beklediğim cevap değildi.“Ben seni zorla tutmuyorum.” Yüzüne baktım. İlk kez savunmasız bir çizgi vardı ifadesinde.“Ama gitmene de katlanamıyorum.” Bu itiraf gibiydi. Yarım, kırık, gururlu ama gerçek. Gece sessizleşti. Dizimin acısı hafifliyordu. Kalbimin ki değil.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD