KIZI ORTADA MI BIRAKACAKSIN

2606 Words
BERİVAN Avlunun ortasındaki küçük masa, sabahın serinliğini hâlâ üzerinde taşıyordu. İnce belli çay bardaklarının camına vuran ışık, sanki içindeki demle birlikte parlıyor; yükselen buhar havaya usulca karışıyordu. Yan yana dizilmiş sandalyelerde herkes birbirine dönük, sözler havada uçuşuyordu. Kahkahalar kısa kısa patlıyor, cümleler birbirinin içine giriyordu. Ama o seslerin arasında bana ait tek bir kelime yoktu. Sadece dinliyordum. Parmaklarım bardağın ince camını kavrıyor, dudaklarım çayın sıcaklığını hissedip geri çekiliyordu. Dışarıdan bakıldığında o masanın bir parçasıydım belki… Ama içimde, o sohbetin uzağında, bambaşka bir yerde oturuyordum. “Ne giyeceksin kız Berivan?” Avşin yengemin sesi, dalgınlığın içinden çekip aldı beni. Başımı kaldırdım, gözlerim bir an boşlukta dolandı. Sorunun ağırlığı değil, zamanlaması şaşırtmıştı. Cevap vermeye hazırlanırken Berfu yengemin sesi araya girdi, dudaklarında alaycı bir kıvrım vardı. “Anlaşılan pijamalarıyla gelecek.” Refleksle üzerime baktım. Üzerimde hâlâ dün geceden kalma kıyafetler… Avşin yengemin aceleyle verdiği, bana ait olmayan bir yabancılık taşıyan kumaşlar. Üzerimde duruyordu ama benim değildi. Tıpkı bu avlu gibi… Tıpkı bu hayat gibi. Kaşlarım çatıldı, dudaklarım büküldü. “Niye dalga geçiyorsunuz benimle ya?” Sözümdeki kırılganlık, düşündüğümden daha açık döküldü ortaya. Rojbin yengem çay bardağını masaya bırakırken ince bir sesle boğazını temizledi. Bakışları ölçülü, sesi her zamanki gibi sakindi. “İstersen şimdi çarşıya inelim. Sana yakışacak, görümceye layık bir fistan alalım.” Alt dudağımı dişlerimin arasına aldım. İstek değil, yorgunluk ağır basıyordu içimde. Dışarı çıkma fikri bile omuzlarıma yük gibi çöktü. “İnanır mısınız… İçimde zerre kadar gitme isteği yok. Hiç havamda değilim. Siz gidin, ben konakta kalayım. Biraz kafa dinlesem daha iyi.” Cümle biter bitmez masanın etrafında hafif bir uğultu yükseldi. “Aaa”lar, itirazlar, şaşkın bakışlar… Avşin yengem anında doğruldu, sesi bir anda sertleşti. “Olur mu hiç öyle gelin hanım!” dedi, kaşları havada. “Sen yeni gelinsin! Güzel güzel giyinip süsleneceksin. Sonra milletin lafını çekersin, uğraş dur!” Omuzlarım hafifçe kalkıp indi. “Millet” dedikleri şeyin benim hayatımda hiçbir ağırlığı yoktu. Olmamıştı da. “Millet ne der diye mi süslenip püsleneceğim? Gelmeyi düşünmüyorum. Konakta kalacağım.” Kararlılık sesime yerleşmişti ki arkamdan gelen erkek sesi havayı ikiye böldü. “Ne demek gelmeyeceğim?” Başımı hızla çevirdiğimde Ferzan ağabeyim neredeyse omzumun dibindeydi. Gözlerinde yarı ciddi, yarı alaycı bir ifade… dudaklarının kenarında tanıdık bir eğri. Yanıma çöküp oturdu, sandalye hafifçe gıcırdadı. “Valla benim de gidesim yok, Berivan Xanim,” dedi başını iki yana sallayarak. “Ama anam sağ olsun… sözden dönülmez diye diye beynimin etini yedi.” Dudaklarım istemsizce yukarı kıvrıldı. İçimdeki sıkışıklığı dağıtan nadir insanlardandı. Onun olduğu yerde hava biraz daha hafif olurdu, nefes almak biraz daha kolay. “Sevmediğin biriyle mi evleneceksin?” dedim, gözlerimi onunkilere sabitleyerek. Ferzan ağabeyim yüzünü buruşturdu, sanki ağzına acı bir tat gelmiş gibi. “Sorma,” dedi kısa bir nefes vererek. “Başka çare yok.” Omuzları gevşekti, sesi rahat… ama o rahatlık, alışılmış bir kabullenişin içinden geliyordu. “Kız köylü zaten,” diye devam etti umursamaz bir tonla. “Birkaç ay evli kalırız. Sonra o yoluna, ben yoluma.” Gözlerim daraldı. Söyledikleri, çayın sıcaklığından daha keskin bir şey bıraktı içimde. “Kızın bundan haberi var mı?” Sorum havada asılı kaldı. Ferzan ağabeyim omuz silkti. Elimi hiç sormadan uzanıp bardağımı aldı, dudaklarına götürüp bir yudum aldı. O rahatlık… o umursamazlık… “Yok,” dedi sakince. “Olmaması daha iyi.” Bardağı masaya bırakırken bakışlarında en ufak bir tereddüt yoktu. “Anlaşamıyorum derim. Olmuyor derim. Laf çok.” Sözleri avlunun ortasında yankılandı. Çayın buharı yükselmeye devam etti… Ama içimdeki sıcaklık çoktan yerini soğuk, keskin bir huzursuzluğa bırakmıştı. “Kızı ortada bırakacaksın yani?” Sesim bir anda yükseldi. Avlunun dinginliği, ince bir cam gibi çatladı. Çay kaşıkları sustu, bakışlar üzerime döndü. Sözcüklerim geri alınamayacak kadar net, keskin ve açıktı. Ferzan ağabeyim bu çıkışı beklemiyordu. Yüzündeki rahat ifade dağıldı, gözleri önce bana sonra masadakilere kaydı. Sanki biri alıştığı düzeni bozmuş gibi afallamıştı. “Madem böyle bir şey yapacaksın,” dedim, sesimi sabit tutarak, “en başından anlaş. Kızla açık açık konuş. Sonra da kimseyi yarı yolda bırakma.” Kaşları hafifçe çatıldı. “Ortada bırakacağımı kim söyledi?” diye sordu, sesinde hafif bir savunma vardı. Tek kaşım yavaşça kalktı. Bakışlarım onunkine kilitlendi, geri adım atmayan bir sertlikle. “Az önce,” dedim, kelimeleri tane tane seçerek, “kızın hiçbir şeyden haberi olmayacağını söyledin.” Masadaki hava ağırlaştı. “Kızı perişan etme,” diye devam ettim, sesim artık daha tok, daha net çıkıyordu. “Senin yüzünden ortada kalıp ‘dul’ diye damgalanmasın. Üç gün evli kalıp ömür boyu başına yafta yapışmasın. O ihtiyarların gözleri şenlenmesin.” Sözlerim bittiğinde avluya bir sessizlik çöktü. Rüzgâr bile duraksamış gibiydi. Sandalyem hafifçe geriye itildi. Ayağa kalktım. Omuzlarım dik, çenem yukarıdaydı. İçimdeki ciddiyet yüzüme vurmuştu; şaka kaldırmayan, geri dönüşü olmayan bir hal. Ferzan ağabeyim hâlâ bana bakıyordu. Gözlerinde şaşkınlıkla karışık bir anlam arayışı. “Ben ne dedim şimdi kızım? Bana niye atar yapıyorsun?” dedi, sesi bu kez daha yumuşaktı ama içindeki huzursuzluk gizlenemiyordu. Cevap vermedim. Başımı ondan çekip Rojbin yengeme çevirdim. Bakışlarım netti, kararım kesindi. “Yenge,” dedim, sesim bu kez sakindi ama içi doluydu, “ben şimdi Avşin yengemden birkaç parça kıyafet alayım. Sonra hep birlikte çarşıya çıkalım.” Kısa bir duraksama…“Kararımı değiştirdim. Bu akşam ben de geliyorum.” Dudaklarımda ince bir çizgi oluştu. O çizginin içinde inat vardı, meydan okuma vardı. “Bensiz olmaz.” Sözüm biter bitmez Avşin yengem kahkaha atarak ayağa fırladı. Etekleri hafifçe savruldu, yüzünde memnun bir ışıltı vardı. “Hah işte şöyle!” dedi coşkuyla. “Benim görümcem sonunda geri döndü!” Gözlerini kısıp beni baştan aşağı süzdü, ardından başını iki yana salladı. “Az önceki kızı tanımıyorum çünkü.” Avlunun havası yeniden hareketlendi. Sesler geri geldi, çaylar tazelendi. Ama bu kez içimdeki sessizlik değişmişti. Avşin yengemle birlikte konağın serin taş zeminine adım attığımızda içerideki hava dışarıdan daha ağırdı; duvarlara sinmiş eski zaman kokusu, merdivenlerden yukarı doğru yükselen sessizlikle birleşiyordu. Basamakları teker teker çıkarken ayak seslerimiz yankılanıyor, her adımda içimdeki düşünceler biraz daha belirginleşiyordu. “Karan gelecek mi sence, ne diyorsun?” Sorusu havada asılı kaldı. Başımı kaldırdım, bakışlarım merdiven boşluğunda kısa bir an gezindi. “Bilmiyorum yenge,” dedim düz bir tonla. “Gelse de gelmese de bu saatten sonra umurumda değil.” Kelimeler aceleyle çıkmadı ağzımdan. Tam tersine, her biri yerini bulmuş gibiydi. “Eminim,” diye ekledim, dudaklarım ince bir çizgiye dönüşürken, “şu konaktan dışarı adımını attığı anda o kadının yanına gitmiştir.” Sessizlik kısa bir an için aramıza çöktü. Yengemin odasının önünde durduğumda kapının eşiği gözümde büyüdü. Bileğimden hafifçe tutup içeri çekmek istediğinde refleksle geri durdum. Eskiden düşünmeden girip çıktığım o oda… şimdi bambaşka bir anlam taşıyordu. Duvarlar aynıydı ama hissi değişmişti. Bir sınır çizilmiş gibiydi. “Gelsene kız Allah aşkına!” dedi Avşin yengem, sabırsız bir gülümsemeyle kolumdan çekerek. “Sanki yabancı yer mi? Önceden girip görmediğin yer mi burası?” Beni içeri alırken başını iki yana salladı. “Evlendikten sonra yeni yeni huylar edinmişsin, hiç sevmedim bak!” İstemeden kıkırdadım. İçimdeki o sertlik bir anlığına yumuşadı. “Yani…” dedi dolabın kapağını açarken, “üstündekiler sana olur mu bilmiyorum. İki beden büyük giyiyorum ama hamilelik öncesinden kalanlar var.” Durduğum yerde onu izledim. Kumaşların arasından seçtiği su mavisi, hafif salaş elbise elinde belirdi. Rengi odaya ferahlık katıyordu. Elbiseyi bana uzattığında tereddüt etmeden aldım ama bir adım geri çekildim. “Tamam, ben bunu giyeyim,” dedim hızlıca. “Sonra hemen çıkalım. Daha fazla oyalanmayalım.” Başını salladı, fazla üstelemedi. Odadan çıkıp misafir odasına geçtiğimde kapıyı arkamdan kapattım. Üzerimdeki pijamaları çıkarırken aynadaki yansımama gözüm takıldı. Yorgunluk yüzüme işlemişti ama bakışlarım daha sertti. Daha kararlı. Elbiseyi üzerime geçirdiğimde kumaş bedenime tam oturmadı. Biraz dar geldi, omuzlarımı hafifçe sıktı ama umursamadım. Şu an rahatlık değil, toparlanmak önemliydi. Saçlarımı hızlıca toplayıp gelişigüzel bir topuz yaptım. Aynaya son bir kez bakıp odadan çıktım. Merdivenleri inip kapıya yöneldiğimde ayakkabılarımı hızla giydim. Tam doğrulmuşken gözüm salona kaydı. Berfu yengemle Ciwan ağabeyim… Aralarındaki mesafe yok denecek kadar azdı. Fısıldaşmaları, bakışmaları… o anın içine tamamen kapanmışlardı. Dünya sanki onlar için durmuştu. Hiç ses çıkarmadan geri çekildim. Kapıyı usulca kapattım. “Çıksana kız dışarı.” Avşin yengemin sesi arkamdan geldi. Başımı çevirip ona baktım. “Olmaz,” dedim, dudaklarımın kenarı kıvrılırken. “Niye?” Kıkırdamamı tutamadım. “Şu an Ciwan ağabeyimle Berfu yengem aşk tazeliyor,” dedim alçak bir sesle, gözlerim parlayarak. “Anam bir görse kıyamet kopar, haberleri yok.” Bir anlık sessizlik… Sonra kahkahalar patladı. Yengem kapıyı çekip açtığında içeri dolan gün ışığıyla birlikte Ciwan ağabeyimle Berfu yengem bir anda toparlandı. Az önceki yakınlıklarının izini silmeye çalışır gibi hızlıca kendilerine çeki düzen verdiler. “Hazır mısınız?” diye sordu Ciwan ağabeyim, sesi her zamanki gibi sakindi. Avşin yengem koluma girerken dudaklarının kenarı muzipçe kıvrıldı. “Hazırız hazırız,” dedi. “Siz hazır mısınız asıl? İsterseniz biz geri dönelim, sizi rahatsız etmeyelim?” Sözün altındaki ima o kadar açıktı ki… Berfu yengemin yanakları bir anda al aldı. Dudaklarını birbirine bastırıp göz ucuyla Ciwan ağabeyime baktı; yakalanmış bir çocuk gibi mahcup ama bir o kadar da gülmemek için kendini zorlayan bir hali vardı. “Hazırız,” dedi Ciwan ağabeyim, en ufak bir şey olmamış gibi. Rahatlığı, sanki az önceki sahne hiç yaşanmamış gibi doğaldı. “İyi o zaman,” dedi Avşin yengem. “Daha fazla oyalanmayalım, çıkalım artık.” Kapıdan çıkıp avluya adım attığımızda güneş taş zemine vuruyor, her köşeyi aydınlatıyordu. Sabahın serinliği yerini hafif bir sıcaklığa bırakmıştı. Berfu yengemle Ciwan ağabeyim önden yürürken biz de arkalarından ağır adımlarla ilerledik. Ciwan ağabeyimin, Berfu yengemin elini sıkıca tutup dudaklarına götürdüğü anı görünce kıkırdamamı zor tuttum. Gündüz vakti, herkesin gözü önünde bile çekinmeden… Bu cesaret mi, yoksa umursamazlık mı, karar veremedim. Başımı hafifçe çevirip Avşin yengeme baktım. “Sizde nasıl durumlar?” dedim. “Var mı bir sorun?” Bana göz ucuyla baktı, yüzünde dingin bir ifade vardı. “Şükürler olsun, bir sıkıntı yok,” dedi. “Her şey yolunda gidiyor.” Başımı usulca salladım. “İyi olmasına sevindim yenge. Allah bozmasın.” Omzumu hafifçe sıvazladı. “Amin canım, amin.” Arabaya bindiğimizde koltuğa yaslandım. Omuzlarım hafif gergindi, sanki içimde çözülmemiş düğümler vardı. Camdan dışarı baktım; güneşin altında yaşayan, nefes alan Urfa sokakları akıp gidiyordu. İnsanlar, dükkânlar, tozlu yollar… hayat kendi ritminde devam ediyordu. Arabanın içinde kısık sesle Kürtçe bir şarkı çalıyordu. Melodisi yumuşak ama içliydi. İçimde bir yerlere dokunuyor, adını koyamadığım bir sızı bırakıyordu. Dudaklarımı birbirine bastırdım. Derin bir nefes alıp verdim. Gün ışığı her şeyi ortaya çıkarır derler… Ama bazı duygular, en parlak güneşin altında bile saklanmayı başarıyordu. *** Çarşıya indiğimizde kalabalığın uğultusu üzerimize dalga dalga çarpıyordu. Baharat kokuları, kumaşların o kendine has yeni kokusuyla karışıyor; her dükkândan yükselen sesler birbirine dolanıyordu. Yengemlerle kol kola yürürken adımlarımız uyumluydu ama içimdeki ritim çoktan dağılmıştı. Her zamanki gibi fistan alışverişi yaptığımız dükkâna girdiğimizde gözlerim bir an ışığa alışamadı. Tavandan sarkan sarı lambalar, renk renk kumaşların üzerine vuruyor; kırmızılar, morlar, zümrüt tonları adeta parlıyordu. Her şey canlıydı… fazlasıyla canlı. Onlar çoktan fistanların arasına karışmıştı. Kumaşları ellerine alıyor, birbirlerine gösteriyor, yorumlar yapıyorlardı. Kahkahaları dükkânın içinde yankılanıyordu. Ben ise kapının hemen içinde, olduğum yerde kaldım. Dudaklarımı dişlerimin arasına aldım. Gözlerim her şeyi görüyordu ama içim hiçbirine uzanmıyordu. Oysa bu alışverişin merkezinde olmam gereken kişi bendim. “Ayyy… Berivan, şunun güzelliğine baksana yengem!” Rojbin yengemin sesiyle başımı kaldırdım. Elinde tuttuğu zümrüt yeşili fistan ışığın altında adeta akıyordu. Kumaşın yüzeyi ipek gibi kaygan, rengi derin ve tok… göze çarpan cinsten. Yavaş adımlarla bana yaklaştı. “Yeni modelmiş,” dedi, fistanı biraz daha yukarı kaldırarak. Bakışlarım o yeşilin içinde kısa bir an kayboldu. “Hmm… güzelmiş,” dedim sakin bir tonla. Bir adım attım, elim istemsizce kumaşa uzandı. Parmaklarımın arasında kayarken bıraktığı his yumuşaktı, neredeyse büyüleyici. Ama o dokunuş bile içimde bir kıpırtı uyandıramadı. “Hadi dene,” dedi Berfu yengem, fistanı göğsüme doğru bastırarak. “Eminim çok yakışacak. Denemelisin.” Sesinde ısrar vardı, gözlerinde beklenti. Bakışlarım Avşin yengeme kaydı. Bir şey söylemeden… sadece baktım. Eskiden olsa… Bu dükkâna girer girmez renklerin içine atılırdım. Her birini tek tek dener, aynanın karşısında döner, kahkahalarla yengelerimi peşimden sürüklerdim. Yorulmazdım. Yetinmezdim. Şimdi ise… Sanki o kız çok uzak bir yerde kalmıştı. Kumaşlar hâlâ aynıydı. Renkler hâlâ canlıydı. Ama ben… o dünyanın parçası değilmişim gibi duruyordum ortasında. İçimde ne bir heves vardı, ne de bir istek. Sanki bir yerlerde kopmuş, geri bağlanamamıştım. Bunun sebebi neydi? Bu evlilik mi? İçime zorla yerleştirilen o hayat mı? Cevap aramaya bile yorgundum. Bu gece gidilecek o isteme… düşüncesi bile omuzlarıma ağırlık yapıyordu. Evli bir kadın olarak, başka bir istemeye tek başına gitmek… Bu, sadece tuhaf değildi. İç acıtıcıydı. İnsanların bakışlarını şimdiden hissedebiliyordum. Sorulacak soruları, fısıldanacak sözleri… O ince ince işleyen yargıları. Hepsini biliyordum. Belki de bu yüzden hiçbir şey içimden gelmiyordu. Ama yine de buradaydım. Bu dükkânın ortasında, elimde zümrüt yeşili bir fistanla… Sanki kendi hayatımın içinde misafir gibi durarak. İstemeye istemeye deneme kabinlerinden birine girdim. İçerisi dar, aynalarla çevriliydi; her açıdan kendini görmek mümkün, kaçmak imkânsızdı. Üzerimdeki kıyafetleri ağır ağır çıkarıp fistanı giydiğimde kumaş tenime oturdu. Ne boldu ne dar… tam yerli yerinde. Belimi kavrıyor, omuzlarımdan aşağı süzülürken vücut hatlarımı saklamıyor, aksine ortaya seriyordu. Üstüne tülü geçirdiğimde görüntü tamamlandı. İnce, hafif, neredeyse yok gibi… ama yokluğu bile eksiklik olurdu. Belime parlak kemeri taktım; metalin soğukluğu tenime değdiği an, görüntü sertleşti. Aynaya baktım. Karşımda duran kadın… tanıdıktı ama bir o kadar uzaktı. Perdeyi aralayıp dışarı çıktım. Yengemler kendi aralarında konuşmaya dalmıştı. Fark edilmeden birkaç adım attım. Sözleri kulağıma çalındı. “Valla dün duydum… Hejvin ana, Hazar’ın yurt dışından döneceğini söylüyordu. Aşiretin başına geçecekmiş.” Kaşlarım kendiliğinden çatıldı. Hazar… İsim, zihnimde eski bir kapıyı araladı. Tozlu anılar, yarım kalmış cümleler, uzak bir geçmiş… “Hazar ağabey mi?” diye seslendim. Başlarını aynı anda bana çevirdiler. Gözlerindeki şaşkınlık, bir anlığına söylediklerimi unutturdu. “Ayy… Berivan!” dedi Rojbin yengem, gözleri parlayarak. “Fıstık gibi olmuşsun kız! Maşallah… Değerini bilmeyenler utansın!” Dudaklarım hafifçe kıvrıldı ama zihnim hâlâ az önce duyduklarımdaydı. “Siz ne konuşuyordunuz?” dedim, başımı dikleştirerek. Avşin yengem bakışlarını üzerimde gezdirdi, ardından sesi biraz daha ciddileşti. “Teyzenin büyük oğlu… Hazar ağa dönüyormuş.” Dudaklarım aralandı. “Aaa…” Şaşkınlık, içimde dalga dalga yayıldı. Hazar… çocukluğumun gölgesinde kalan bir isim değildi sadece. Aynı sokaklarda büyümüş, aynı havayı solumuş, aynı hikâyelerin içinden geçmiş biriydi. Onun dünyası hep daha genişti. Bu topraklara sığmayan, sınır tanımayan bir hali vardı. Gittiğinde arkasına bakmamıştı. Özgürlüğü seçmişti. Şimdi ise geri dönüyordu. Hem de her şeyi geride bırakıp. “Ama…” dedim alçak bir sesle, kelimeler dudaklarımda ağırlaştı. “Neden dönüyor ki? Evli değil miydi o?” Rojbin yengem dudaklarını büktü. “Vallahi ben de anlamadım yengem,” dedi omuz silkip. “Bir daha gitmeyecekmiş üstelik. Düşün… Aşiretin başına geçecekmiş.” Bu sözler havada asılı kaldı. Ağırlığı hissediliyordu. “Tuhaf…” diye mırıldandım, parmaklarım eteklerimin üzerinde gezindi. Avşin yengem hafifçe yaklaştı, sesi düşüktü ama merak doluydu. “Ben bir şeyler duydum,” dedi. “Karısıyla araları iyi değilmiş. Boşanma sürecindelermiş galiba.” Yüzümdeki ifade istemsizce değişti. İçimde bir yer burkuldu. “Üzüldüm…” dedim yavaşça. “Kimse yuvasının dağılmasını istemez. Arada çocuklar da varsa…” Rojbin yengem hemen araya girdi, başını iki yana salladı. “Yok yok, çocuk falan yok. Hejvin hana ablasıyla konuşuyordu, her şeyi duydum ben.” Gözlerimi hafifçe kıstım, dudaklarımda ince bir gülümseme belirdi. “Size de maşallah,” dedim. “İyi dinlemişsiniz anamı…” Başımı iki yana sallayıp konuyu kapattım.“Aman neyse…” dedim, eteklerimi hafifçe savurarak. “Herkesin hakkında hayırlısı.” Bir adım geri çekilip kendime baktım. “Ben bunu alayım diyorum… siz ne diyorsunuz?” Bakışlar üzerimde toplandı. Sessiz bir değerlendirme… ardından onay. “Al yengem!” dedi Berfu yengem coşkuyla. “Tü maşallah benim görümceme. Çok yakışmış, ben bayıldım!” Onların gözlerindeki o parıltı… benim içimdeki boşluğu doldurmasa da, karar vermek için yeterliydi. Başımı sallayıp tekrar kabine yöneldim. Perdeyi kapattığımda dış dünyanın sesi kesildi. Aynanın karşısında tekrar yalnız kaldım. Fistanın fermuarını indirirken kumaş tenimden ayrıldı… Ama bıraktığı his kolay kolay silinecek gibi değildi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD