Esma Anne

1452 Words
Televizyonun reklam sesiyle gözümü araladığımda kendimi bir an boşlukta hissettim. Hemen duvardaki saate baktım; nasıl, ne zaman uyumuştum böyle? Üzerimde epey bir yorgunluk vardı ama tatlı, sızlatan bir yorgunluk... Hızla kalktım, mutfağı toparladım, en sevdiğim hareketli şarkılardan birini açtım. Evin tüm camlarını açtım, süpürdüm ve sildim. Evi hızlı, rutin temizliğimden geçirdim. Sonrasında camları kapatıp, sıcak bir koku olsun diye,limon, tarçın ve kahve karışımımı yapıp evin kokusunu değiştirmesi için ocağa koydum; mutfaktan ayrılırken o ferah, iştah açıcı koku çoktan koridora yayılmaya başlamıştı bile. Şarkının ritmiyle salına salına yatak odasına doğru ilerledim. Odamıza geldim ve dolabın karşısına geçip en çekici, diri halime bürünmek istedim. Levent’in o akşamki bakışlarını, kulağıma fısıldadıklarını düşündükçe içimdeki yorgunluk yerini tatlı bir heyecana bırakıyordu. Derinlerde seçtiğim o siyah saten, derin yırtmaçlı, ince askılı elbiseyi dolaptan çıkardım. Satenin kırışıklık kabul etmeyen o mağrur duruşunu sevsem de mükemmel görünmeliydi. Ütüyü en düşük ısıya ayarlayıp üzerinden büyük bir özenle geçtim; kumaş elimde adeta kayıyor, parlıyordu. Onu yatağın üzerine, omuz kısımları dik duracak şekilde bıraktım. Yanına da o ince bantlı, zarif topuklu, tabanı kırmızı ayakkabılarımı hazırladım. Odamdan çıkıp tekrar mutfağa süzüldüm. Kendime güzel, dinlendirici bir yeşil çay demledim. Sıcak bardağı ellerimin arasında tutup ocağın üzerindeki limon ve tarçın kokusunu içime çektim; kendimi ödüllendiriyor gibiydim. Bardağımı alıp tekrar televizyonun karşısına geçtim. Ekrandaki Esra Erol'un o bitmek bilmeyen konularına ve heyecanlı sesine odaklanırken sehpaya ojelerimi dizdim. Yeşil çayımdan küçük yudumlar alırken, bir yandan da büyük bir titizlikle bordo ojelerimi sürmeye başladım. Fırça tırnağımın üzerinde her kaydığında, bu akşamın ilerleyen saatlerinde bu ellerin nerede olacağını, Levent'in sırtına nasıl kenetleneceğini düşünmeden edemiyordum. Esra Erol'daki konuklar dertlerini anlatırken, ben sadece ojenin kurumasını bekliyor ve Levent’in anahtarı çevireceği o anın hayaliyle gülümsüyordum. Bordo tırnaklarım saten elbisemin üzerinde birer mücevher gibi parlayacaktı. Hazırdım; hem ruhumla hem de bedenimle. Bordo ojelerim son tırnağımda da ışıldarken, tam onları kurutmak için havada hafifçe salladığım sırada kapının zili o sessiz ve planlı havayı bir bıçak gibi kesti. Kalbim, Levent’in anahtar sesini duymayı beklerken bu ani ve ritmik zil sesiyle yerinden oynadı. "Bu saatte kim olabilir ki?" diye mırıldanarak, ojelerimi bozmamaya çalışarak ayaklandım. Kapı dürbününe baktığımda nefesimi tuttum. Karşımda, başında her zamanki gibi kusursuzca bağlanmış eşarbı, üzerinde ciddi ama şık pardösüsüyle kayınvalidem Esma Anne duruyordu. Kapıyı açtığımda yüzünde o her zamanki "hem şefkatli hem de her şeyi inceleyen" ifadesiyle gülümsedi. "Meral, kızım... Haber vermeden geldim ama baban, beni delirtti ben de vurdum kapıyı çıktım," diyerek içeri adımını attı. Esma Anne içeri girer girmez burnunu hafifçe kırıştırdı. "Aman yarabbi, bu ne güzel koku böyle? Limon, tarçın... Sanki bayram hazırlığı var," dedi, gözleri merakla evin içinde gezindi. Ocağın üzerindeki karışımın o davetkar, sıcak kokusu muhafazakar bir ev hanımı olan Esma Anne için "fazla huzurlu" ve "fazla hazırlıklı" bir işaretti. "Hoş geldin Esma Anne, geç buyur," dedim, ellerimi arkama saklayarak. Ojelerim henüz tam kurumamıştı ve bordo rengi onun yanında biraz fazla "iddialı" kalabilirdi. Salona geçtiğimizde gözü ilk olarak sehpaya dizdiğim oje şişelerine ve yarım kalmış yeşil çayıma takıldı. Esra Erol’daki bağırtılar odayı doldururken kaşlarını hafifçe kaldırdı. "Hayırdır kızım, bu ne süs püs böyle? Akşama bir yere mi davetlisiniz?" Esma Anne, titizliğiyle meşhurdur; çantasını bir kenara bırakıp elini beline attı. "Ben bir ellerimi yıkayayım da öyle oturayım," diyerek yatak odamızın yanındaki banyoya doğru yöneldi. İşte o an kalbim boğazımda atmaya başladı. Yatak odasının kapısı aralıktı ve o yatağın üzerine serdiğim, ütüsü jilet gibi, yırtmacı "buradayım" diyen siyah saten elbise ve o kırmızı tabanlı topuklular tam karşıda duruyordu! "Esma Anne, istersen mutfaktakini kullan, havlusu yeni!" diye arkasından seslendim ama çoktan koridora girmişti. Tam yatak odasının önünden geçerken duraksadı. Gözleri aralık kapıdan içeri süzüldü. Siyah satenin o parlak, kışkırtıcı duruşu ve yanındaki iddialı ayakkabılar Esma Anne'nin radarına takılmıştı bile. Geri dönüp bana öyle bir baktı ki; hem tatlı bir tebessüm hem de "ben senin ne yapmaya çalıştığını anladım" diyen o gergin ama muzip ifade yüzüne yerleşti. Kahkahayı patlatıp "Maşallah kızıma..." dedi, sesi biraz kısılarak. "Levent gelince kapıda böyle mi karşılayacaksın oğlumu? Bizim zamanımızda biz utancımızdan yapamazdık, siz iyi yapıyorsunuz." dedi. Esma Anne’nin o imalı ama bir o kadar da sahiplenici kahkahası koridorda çınlarken, ben utancımdan yerin dibine girmekle ojenin kuruyup kurumadığını kontrol etmek arasında sıkışıp kalmıştım. "Esma Anne, yok... Ben sadece öyle... Şey için..." diye gevelerken, 'Anne ben onu sadece evde giymeyeceğim, aslında akşam dışarı çıkacaktık,' dememek için dilimi ısırdım. Eğer dışarı çıkacağımızı söylersem, "Bu havada bu elbiseyle mi?" diyecek, evde kalacağımızı söylersem de az önceki "hazırlık" imasını iyice mühürlenecekti. "Eee kızım, ne derler; gönül kimi severse güzel odur ama güzel de gönül yapmayı bilirse evlilik tadından yenmez," dedi banyoya girmeden önce, omzunun üzerinden bana son bir göz kırparak. "Ah Esma Anne ah, ne yaptın da vurdun kapıyı çıktın yine?" dedim, konuyu yatak odasındaki o saten tehlikesinden uzaklaştırmaya çalışarak. Mutfağa geçtik, o her zamanki vakur ama dertli tavrıyla sandalyeye yerleşti. Ben de hemen ocağa bir çay daha koydum, ojelerimi bozmamak için parmak uçlarımla hareket ediyordum. Esma Anne, ellerini masanın üzerine birleştirip derin bir iç çekti. "Ne yapacağım Meral, yaşlandıkça huyu suyu iyice kurudu bu babanın," dedi, başındaki tülbendini hafifçe gevşetirken. "Tutturdu bu akşam eski arkadaşlarla dışarıda yemek yiyeceğim diye. Ben de dedim ki, 'Fevzi, bu havada, ne işin var dışarıda? Otur dizimin dibinde, ben sana mis gibi çorbanı yapayım. 'Vay efendim sen misin bunu diyen! 'Ben çocuk muyum, bana karışma' demez mi? Birde bağırıyor gı ben kaç yaşına geldim. Bağırtır mıyım kendime. Ben de sinirlendim, 'Al yemeğini de kendin yap, ben gidiyorum' dedim, aldım çantamı çıktım." Gülümseyerek ona baktım. "İyi yapmışsın Esma Anne, başımızın üstünde yerin var da... Fevzi Baba şimdi evde aç biilaç kalmasın?" "Kalsın kızım, kalsın ki kıymetimi anlasın!" dedi ama gözlerindeki o gizli şefkatten onu ne kadar merak ettiğini anlıyordum. "Ama bu gece dönmeye niyetim yok, haberin olsun. Şöyle kafa dinleyeyim biraz." Çayları doldururken gözü tekrar ellerime takıldı. "Eee Meral... Ben geldim ama senin o 'özel' hazırlığını da bozmadım inşallah? O siyah şeyi Levent için ütüledin belli. Benim gelmem planlarını bozdu mu doğru söyle?" "Yok Esma Anne, ne bozması... Biz sadece çocuklarla bir şeyler yaparız diyorduk," diye yalanı yapıştırdım ama yüzümün alev alev yandığına eminim. "Hadi hadi, beni mi kandıracaksın? O ayakkabının altı kırmızıydı kızım, ben daha o kadar yaşlanmadım!" diyerek kahkahayı bastı. "Aman iyi yapıyorsunuz, valla bak. Biz zamanında çok sustuk, çok saklandık. Şimdi bakıyorum da, kocanın gözünün içine böyle aşkla bakman, onun için süslenmen... Sevaptır bu sevap." "Aman Esma Anne, güldürme beni," dedim çay bardağını önüne bırakırken. O sırada dış kapının anahtarı sertçe döndü, ardından Emir’in o meşhur "Anneee! Geldik!" nidası evi inletti. Elif’in minik adımlarının koridorda yankılanmasıyla mutfağın kapısında belirmeleri bir oldu. "Anne! Anne gidiyoruz! Babam söz verdi, kramponlarımı şimdi alıyoruz!" diye bağırdı Emir. Hemen arkasından Elif mutfağa daldı, ellerini çırparak "Yemeği de dışarıda yiyecekmişiz! Pizza yiyeceğiz değil mi baba?" diye çığlık attı. Levent, elinde birkaç paketle yorgun ama muzip bir gülümsemeyle mutfağa adımını attığı an, masada oturan annesini gördü. Adımları olduğu yerde çivilendi. Elif ve Emir ise babaannelerini görür görmez kramponu mramponu unutup "Babaanne!" diye boynuna atladılar. Mutfak bir anda sevinç çığlıkları, öpücükler ve Esma Anne’nin "Aman yavaş kuzularım, devireceksiniz beni!" kahkahalarıyla doldu. Levent şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırarak bana baktı. Gözleri önce bordo ojelerime, sonra kapısı kapalı yatak odasına ve en son annesinin keyifli haline kaydı. "Anne? Senin ne işin var bu saatte burada? Bir şey mi oldu?" diye sordu sesi hafif titreyerek. Annesine sarıldı. Esma Anne hiç istifini bozmadan, "Baban yine bildiğini okudu oğlum, ben de vurdum kapıyı geldim. Bu gece Meral’imleyim," deyince Levent’in omuzları gözle görülür bir şekilde düştü. Sabahki duşun, akşamki saten elbisenin ve o "ek mesainin" hayali bir anda Esma Anne’nin gözlerinde sönüp gitti. Tam o sırada Emir, ortamdaki sessizliği fark edip kaşlarını çattı. "Baba? Ne duruyoruz? Kramponları alıp pizzacıya gitmiyor muyuz?" Ben hemen araya girdim, ortalığı sakinleştirmeye çalışarak: "Emirciğim, bak babaannen gelmiş. Şimdi nereye gideceğiz anneciğim? Otur şöyle, ben size güzelce yemek hazırlarım. Krampon işini de yarın halledersiniz, kaçmıyor ya?" Emir’in yüzü bir anda kıpkırmızı kesildi. Elindeki çantayı sertçe masanın üzerine bıraktı. "Yarın mı? Hayır anne! Günlerdir erteliyorsunuz zaten! Babam bugün söz verdi! Antrenör beni takımdan çıkaracak diyorum, siz hâlâ 'yarın' diyorsunuz!" "Oğlum, ayıp oluyor ama bak babaannen var," dedi Levent, ama sesinde Emir’den çok kendi planlarının suya düşmesinin hayal kırıklığı vardı. "Bana ne babaannemden!" diye bağırdı Emir, hırsından gözleri dolarak. "Babaannem her zaman geliyor zaten! Ama benim kramponlarım bugün lazım! Her şey hazır diye sevinmiştim, yine evde mi oturacağız? Hep böyle yapıyorsunuz, hep bir engel çıkıyor!" Elif de abisinin ağlamaklı sesinden etkilenip dudaklarını büzdü, "Ama pizza yiyecektik..." diye sızlanmaya başladı. Mutfakta bir anda o huzurlu koku dağıldı, yerine tam bir kaos ve gerilim oturdu. Esma Anne çayından sakin bir yudum alıp Levent’e ve bana baktı. "Eee koca koca insanlar, bir krampon için çocuğu bu kadar üzmeye değer mi? Alın götürün şu çocukları, ben buradayım kaçmıyorum ya." ''Ay anne beklesinler.'' dedim Emir'in çantasını masadan alıp. Elif babaannesine sarılıp, ''Babaanne, olur ikna et gidelim abim çok üzülür.'' dedi ah benim minik kelebeğim.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD