Sular Altında Yalnız Dans

816 Words
Neslihan’ın o "Eve bile gitmiyor herhalde" lafı mutfağın ortasında soğuk bir rüzgar gibi esti ama ben o rüzgarı hemen dağıtmayı seçtim. Masanın altındaki elimle cebimdeki o hışırdayan jelatini iyice derine ittim. Şimdi sırası değildi. Şimdi o pırıl pırıl mutfağımda, on beş yıldır titizlikle kurduğum o "mutlu yuva" tablosuna çamur sıçratamazdım. Gülümsedim, en sahicisinden bir çay doldurdum her ikisine de. Esra, çayından bir yudum alıp arkasına yaslandı. "Aman Meral, seninkini boş ver, hepsi aynı," diye iç geçirdi. "Bizimki de dün akşam eve gelmiş, 'Esra bu evin hali ne, her yer her yerde' diyor. Ulan be adam, bütün gün çocukların peşinde koştum, yemeğini yaptım, ütünü yaptım; bir salonun ortasındaki oyuncakları mı gördün sadece?" Neslihan hemen atıldı, "O da bir şey mi! Ben geçen gün kuaföre gittim, saçımın rengini değiştirdim, size resim atmıştım ya o gün, eve geldim. Bizimki yüzüme bakıp 'Ekmek taze mi?' dedi. Vallahi ben eve ekmek olamadım. Bende tazeyim be adam beni de sor" demesiyle kahkahayı bastık. ''Levent, artık sadece uyumaya geliyor, o kadar yoğun çalışıyor ki. Bazen üzülüyorum çok yoruluyor diye.'' Neslihan’ın gözlerini kaçırıp, "Öyle valla Meralciğim," dedi, saçlarını geriye atarak. "Ama işte, insanın bazen o tazeliğini birinin fark etmesine ihtiyacı oluyor. Yoksa kuruyup gidiyoruz bu dört duvar arasında." Biz bu evlerin sadece temizlikçisi ya da aşçısı değil, aynı zamanda en az kullanılan süs eşyalarıydık. Esra çayından derin bir yudum aldı, gözlerini Neslihan’ın saçlarından çekip bana döndü. "Valla kızlar, taze ekmeği, tozsuz sehpayı herkes görüyor da... Kimse o yatak odasındaki o buz gibi havayı konuşmuyor," dedi sesi titreyerek. "Bazen diyorum ki, acaba ben de mi bir ihale dosyası olsaydım? Belki o zaman akşamları yüzüme bakarken gözleri parlardı." dedim kendimi tutamayıp. Neslihan elindeki kurabiyeyi tabağına bıraktı, bakışları masadaki o porselen kuğu tuzluğa takıldı. "Sadece bakmak mı Meral? İnsan bazen sadece 'kadın' olduğunu hatırlamak istiyor. Teninin o eski sıcaklığını, birinin sana sadece 'ihtiyaç duyduğu' için değil, seni 'arzuladığı' için dokunmasını... Bazen bunları dışarıda arayan kadınlara hak veriyorum." Esra’nın gözleri fal taşı gibi açıldı. "Neslihan! Ne diyorsun kızım, tövbe de," dedi fısıldayarak ama sesinde kınamadan çok bir korku, belki de gizli bir hak veriş vardı. Neslihan çayından derin bir yudum aldı, gözleri hâlâ o uzaklardaki bir noktadaydı. "Mesele sadece cinsellik değil kızım," dedi sesi iyice kısılarak. "Mesele, birinin sana bakarken hala o ilk günkü heyecanı duyması. Birinin senin tenindeki o sıcaklığı, o kokuyu 'özlemesi'. Biz artık özlenen değil, sadece orada olması gereken eşyalarız. Bunu yapan kadınlar... Belki de sadece kendilerini tekrar 'canlı' hissetmek istiyorlardır." Esra, "Peki ya adamlar?" diye sordu, sesi bu sefer daha sert çıktı. "Onlar neyi arıyorlar da bizim bu pırıl pırıl evlerimizi, mis gibi yemeklerimizi, onca yılımızı bir çırpıda görmezden geliyorlar? Biz mi eksildik, yoksa onlar mı çok acıktı?" O an, cebimdeki o "Vanilya ve Bahar Çiçekleri" jelatini sanki tenimi yakmaya başladı. "Belki de biz eksilmedik Esra," dedim, masadaki o porselen tuzluğu elime alarak. "Sadece onlar fazla alıştı. Tuz hep orada, yemek hep hazır, ev hep temiz... Onlar bu düzenin içinde bizim 'kadın' olduğumuzu unuttular." Neslihan, ''Kız tamam abartmayın bu akşam şöyle bir hazırlanır yatak odamızın tozunu dumana katarız.'' dedi ve sigarasını yaktı. . . . Kızlar gidince odama geçtim, orta uzunlukta derin yırtmaçlı geniş dekolteli siyah, saten bir geceliğim vardı. Ütüyü hazırladım; ocağın buharından değil, bu sefer kendi ateşimden bir buhar yükselsin istedim. Saten kumaşın üzerinden ütüyü usulca geçirirken, üzerine o en sevdiğim, Levent’in bir zamanlar "bu koku senin imzan" dediği ama artık hatırlamadığı esanslarımdan damlattım. Koku odaya yayıldıkça, içimdeki o dilsiz kadın da uyanmaya başladı. Çocukların gelmesine çok vardı. Üzerimdeki o salaş gri kazaktan ve siyah tayttan bir çırpıda kurtuldum. Duşa girmek için soyunduğumda. Aynanın karşısına geçtim ve kendimi ilk defa bir eşya gibi değil, bir "kadın" gibi inceledim. Ellerimi vücudumda gezdirmeye başladım. Önce omuzlarımda, sonra yavaşça aşağıya, göğüslerime doğru indim. Onları avuçlarımın içine aldığımda, tenimin altındaki o hızlı kalp atışını hissettim. Levent’in bakmadığı, dokunmayı unuttuğu, sadece bir "ihtiyaç" anında hatırladığı tenim, sıcacıktı. Kapıyı kilitledim. Bu evde ilk defa kendim için bir şey yapacak olmanın verdiği o suçlu ama keskin heyecanla tenime dokundum. Suyun altında vücudumun her kıvrımını, her bir hücresini yeniden keşfettim. Sırtımı soğuk fayansa yasladım, suyun sıcaklığıyla zıtlığın yarattığı o ürperti bütün vücuduma yayıldı. Ellerim kasıklarıma, o on beş yıldır sadece "görev" için açılan ama şimdi kendi ateşiyle yanan yere indi. Suyun şiddeti göğüslerime vurdukça, bunu Levent’in elleriymiş gibi hayal ettim. Onun o sert, bazen hoyrat ama her zaman arzuladığım avuç içlerini tenimde hissetmek istedim. Arkamda durduğunu, ıslak vücuduma yaslandığını ve o her zamanki ağır nefesini ensemde verdiğini düşledim. Belimi kavrayıp beni kendine çekişini, ıslak tenimin onun kıyafetlerine sürtünüşünü hayal ettim. Kendi parmaklarım kasıklarıma doğru indikçe, irkiliyordum. Sıcak su bacaklarımın arasından akıp giderken, parmaklarımın ritmi suyun sesiyle birleşti. Levent’in hayaliyle titrerken, on beş yıldır bu evde sessizce çürüyen o kadının aslında ne kadar diri olduğunu fark ettim. Suyun altında, o hayali dokunuşun zirvesine ulaştığımda bacaklarımın bağı çözüldü. Fayansın soğukluğuna yaslandım; suyun sıcağı ve tenimin ateşi arasında gidip geldim. Vücudumun o sarsıcı boşalması, Levent'i içimde hissetmeyi ne kadar özlediğimi tekrar bana anımsattı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD