3- Kalabalık Sofra.

1301 Words
Sofra kurulmuştu. Mardip Konağı’nın en büyük odasında, devasa ceviz ağacından yapılmış uzun yemek masası, üzerindeki işlemeli beyaz dantel örtüsüyle sanki bir ziyafet törenine hazırlanmış gibiydi. Masanın ortasına yerleştirilen gümüş şamdanlarda ince uzun mumlar yanıyordu; titrek alevleri kristal bardakların camında dans ediyordu. “Kızlar hadi acele edin,” dedi direktifte bulunan Feyza Hanım. Tabaklar porselendi; kenarlarında altın varakla işlenmiş Asilsoy arması vardı. Her çatal, her kaşık özenle parlatılmış, her şey yerli yerindeydi. Gülsüm Hanım’ın eli bu sofradaydı belli ki, çünkü her şey tastamamdı. Üstelik mutfaktan yükselen etli dolma, tandır ve safranlı pilav kokuları, sofraya adım atar atmaz insanın boğazını yakalıyordu. Ömer Ağa, baş köşedeydi. Sert yüz hatları, griye dönmüş sakalı, gözlerinin içindeki o yargılayıcı ifadeyle her zamanki gibi otorite saçıyordu. Hemen yanında oğlu Baran oturuyordu. Baran’ın duruşu daha yumuşaktı, ama onun da bakışlarında sessiz bir ciddiyet vardı. Saime Hanım ise Ömer Ağa’nın karşısındaydı. Yaşına rağmen dimdik duruyordu. Gümüş saçları topuz yapılmış, üzerine klasik koyu renk şalını almıştı. Konakta sözü geçenlerden biriydi hâlâ; belki yaşlıydı ama aklı herkesten keskindi. Gülsüm Hanım — Ömer Ağa’nın eşi — sofranın düzenine göz atıyor, hizmetçilere bir şeyleri usulca işaret ediyordu. Her şeyin yolunda gitmesini isterdi. Sessizdi ama güçlüydü. “Hadi kızlar acele edin,” dedi Saime Hanım. Feyza Hanım da sofradaydı, Hakan ile Aslan’ın annesi. Zarifti. Sade ama asil bir şekilde giyinmişti. Herkes otururken o sadece gözleriyle kontrol ederdi etrafı. Sessiz bir huzur vardı etrafında. “Turşuları bol bol koy kızım,” dedi Feyza Hanım hizmetçiye bakarak. Ve Erdal Ağa… masanın diğer ucunda oturuyordu. Hakan’la Aslan’ın babası. Karşıdan onu izlerken, gözlerindeki çatık çizgiler bile bana yabancı değildi. Ben ise… Hakan’ın hemen yanında oturuyordum. Ama o… sandalyesini bana fark edilir şekilde uzaklaştırmıştı. Bedeni yakınken, ruhu kilometrelerce ötede gibiydi. Ben ise ellerimi kucağımda birleştirmiş, başımı hafifçe eğmiş, üzerime dikilen bakışlardan kaçınmaya çalışıyordum. O an sadece bir süs gibiydim, bir gelin, bir gölge, bir isim. Hizmetçiler tabakları taşımaya başladı. Tabağıma pilav, ardından etli dolma kondu. Tandır eti öyle yumuşaktı ki, neredeyse dağılmak üzereydi. Ama benim iştahım yoktu. Ömer Ağa, kollarını masanın iki yanına yaslayarak hafifçe doğruldu. Bakışları sofrayı taradı. “Eline sağlık kızım,” dedi en yakındaki hizmetçiye, göz ucuyla Feyza Hanım’a da bir teşekkür gönderdi. “Her şey çok güzel görünüyor. Allah bereketini artırsın.” Kadınlar hafifçe başlarını öne eğdi. Feyza Hanım da nazikçe gülümsedi, “Afiyet olsun Ömer Ağa.” Sofradaki herkes sessizdi bir an. Sadece çatal bıçakların tabaklara değen sesi, arada bir su bardağının masaya bırakılırken çıkardığı tok tınılar duyuluyordu. Ben ise sessizliğimi bozmamaya yemin etmiş gibiydim. Masanın en kenarında, Hakan’ın hemen yanında oturuyordum ama sanki aramızda görünmeyen kalın bir duvar vardı. Sandalyesini hafifçe benden yana değil, dışa doğru çekmişti. Bunu fark ettiğimde içime yerleşen kırıklık artık yabancı gelmiyordu. Ne zaman bir masaya otursak, ne zaman bir kalabalığın içine girsek, Hakan hep böyleydi. Uzak, sessiz, soğuk. Gözlerimi yavaşça karşıya çevirdim. Baran Ağa sessizdi, çatalıyla pilavını yavaşça karıştırıyordu. Ama gözleri başka bir yerdeydi sanki. Yüzü ifadesizdi, dudakları dümdüz bir çizgi. Yanında bir sandalye boştu. Efsun gelmemişti. İçimden “Keşke o da burada olsaydı” diye geçirdim. Efsun’la tanışmak istiyordum. Onun hakkında çok az şey duymuştum. O sırada Ömer Ağa, Erdal Ağa’ya doğru eğildi. “Bak Erdal, geçen hafta yine bizim topraklarda bir dolandırıcılık vakası daha olmuş.” Erdal Ağa çatalını bırakıp dikkat kesildi. “Ne dolandırıcılığı?” “Çiftçiler,” dedi Ömer Ağa, sesinde belirgin bir öfke vardı. “Toprağı bizden kiralamışlar, sonra da mahsulü dışarıdan getirmiş gibi gösterip destek primi almışlar. Kendi ekip biçmedikleri yerden devletten para alıyorlar.” Erdal Ağa alnını buruşturdu. “Hangi yüzle yapıyorlar bunu? Bizim ismimizi kullanarak mı?” “Doğrudur,” dedi Baran bu defa. “Geçen ay da benzer bir durum olmuştu. Adamlar bizden habersiz tarlaya başka birinin adını yazdırmış.” “Bu kadar arsızlık olmaz,” dedi Erdal Ağa. “Biz onlara yıllardır ekmek veriyoruz.” “Artık köylü eskisi gibi değil,” dedi Ömer Ağa. “Ne saygı kaldı, ne edep. Herkes cebini düşünüyor. Toprağa değil, paraya kul olmuşlar.” “Geçen hafta da Halil’in oğlu traktörle bizim arsayı sürerken sınırı geçmiş,” dedi Baran. “Bizzat şahit oldum. Uyarmasam daha da devam edecekti.” “Toprak gözünü doyurmayan adama verilmez,” dedi Saime Hanım o sırada. Sesi inceydi ama vurguları çok netti. “Eskiden bir karış toprak için can verirdik, şimdi millet kendi toprağını başkasına peşkeş çekiyor.” Gülsüm Hanım, Saime Hanım’a yavaşça eğildi. “Anneciğim biraz su ister misiniz?” dedi. “İsterim kızım,” dedi kadın, elini nazikçe uzatarak. “Susuzluk bastı bu konuşmaları dinlerken.” Ben hâlâ konuşmamıştım. Dinliyordum. Yüzlerine bakıyor, her bir mimiklerine dikkat ediyordum. Ömer Ağa’nın öfkesi, Baran’ın sabrı, Erdal Ağa’nın kızgınlığı… hepsinde farklı bir erkeklik, farklı bir iktidar biçimi vardı. Kadınlar ise sessizdi. Gülsüm Hanım hizmete, Feyza Hanım dengeye, Saime Hanım geçmişe yaslanıyordu. Ben ise… sadece izliyordum. “Bunlara bir dur demek lazım,” dedi Ömer Ağa. “Yarın sabah Baran, sen o tarlalara bir uğra. Şahsen git. Herkese tek tek anlat, bu topraklar Asilsoy toprağıdır. Kimsenin hile yapmasına izin vermeyiz.” “Olur,” dedi Baran kısa bir baş sallamayla. “Zaten birkaç kişiyi gözaltına aldırmak lazım. Caydırıcı olur.” “Bizim toprakta hile olmaz,” dedi Erdal Ağa. “Adımızı kirletenin adını biz sileriz.” “Çok doğru,” dedi Saime Hanım. “Babanız sağ olsaydı bu adamların suratına tükürürdü.” Sessizlik çöktü o an masaya. Saime Hanım’ın ağzından çıkan “babanız” kelimesi ağırdı. Geçmişi taşıyordu. Ölen bir ağanın, hala hayattaki gölgesini… Ben bir an Hakan’a baktım. Elindeki bıçağı, eti keserken çok sıkıyordu. Parmak kemikleri belirginleşmişti. Gözleri hâlâ tabakta ama zihni bir başka yerdeydi belli. “Eline sağlık anne,” dedi Hakan, annesine bakarak. “Afiyet olsun oğlum…” dedi Feyza Hanım. Masada çatal bıçak sesleri azaldığında, bir anlık sessizlik oldu. Kimse fark etmedi belki ama ben o sessizlikte hepimizden dökülen düşünceleri duyar gibi oldum. Ömer Ağa, tabakta kalan ekmeği yoğurda bandırırken, Baran Ağa hafifçe doğruldu, gözlerini masadakilerde gezdirdi. “Biliyor musunuz,” dedi, sesi yumuşaktı ama içten, “Aylar, yıllar sonra böyle bir sofrada olmak, gerçekten çok güzel.” Birden Erdal Ağa, göz ucuyla ona döndü. “Keşke eşin de gelseydi Baran. Aile sofrası eksik kalmasın isterdim.” Baran’ın gözleri biraz daha aydınlandı, ama dudaklarında hüzünle karışık bir tebessüm vardı. “Bu aralar biraz rahatsız. Yol yorgunu… İstanbul’da bırakıp geldim ama… hemen döneceğim.” Ömer Ağa hemen lafa karıştı. “Efsun pek sevmez zaten Mardin’i. İstanbul’u sever. Burada da çok mutlu değildi.” İçimde bir şeyler kıpırdadı. Tam da o anda, Baran’ın sesindeki kararlılık tüylerimi diken diken etti: “Benim karım nereyi severse, orada kalmayı her zaman hak eder. Ben de onun yanında olmayı isterim.” Duyduğum o cümle, kalbimin tam ortasına oturdu. Gözüm Hakan’a kaydı… Hayır, o böyle şeyler söylemezdi. Hakan zaten hiçbir zaman söylememişti. Üç yıldır evliydik. Ama o hiçbir zaman elimi bile tutmamıştı Ne bir dokunuş, ne bir sevgi, ne de bir sıcaklık… Aramızda sadece duvarlar vardı, taş duvarlar. Ben onlara ellerimle yaslanırken, o hep arkasını dönüyordu. İçimdeki o tatlı burukluk dağılmadan önce Baran aniden ciddileşti. Masaya doğru hafifçe eğildi ve kararlı bir ses tonuyla konuştu: “Rojin de yok. Onun durumu ne olacak? Akıbeti?” O an masadaki hava değişti. Tabaklarda yemek bitmişti ama kelimeler yeni yeni ağırlaşıyordu. Ömer Ağa hemen lafa girdi. Hiç düşünmeden, hiç kıvırmadan, doğrudan: “Bugün seninle konuştuğumuz gibi oğlum. Bu işin sonu berdel.” Yüreğim bir anda ağzıma geldi. Berdel… O kelime, kadınların kaderini mühürleyen o sözcük… Suskun bir ölüm ilanı gibi. Bu kelimeyle büyümüştüm ama hiç bu kadar yakınımda hissetmemiştim. Birden Hakan kafasını kaldırdı. Gözlerinde ne öfke vardı, ne duygu… Sadece hesap yapar gibi bir dinginlik. “Tamam, berdel olacak. Yani Rojin’in öldürülmemesi için bunu düşünüyorsunuz. Güzel,” dedi. “Fakat evlenecek kişi kim? Yani Aslan’ seçeceğiniz kişi kim?” O anda herkes Aslan’a döndü. Oysa ben, herkesin baktığı Aslan’a değil, onun gözlerine takıldım. Çünkü o da… bana bakıyordu. Hayatımda ilk kez, gerçekten… doğrudan bana. Göz göze geldik.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD