6- Yakınlaşma +18

2427 Words
Toprak hâlâ tazeydi. Islak, koyu, ağır bir kahverengi… Yeni kazılmış, yeni örtülmüş, hâlâ canlı bir acının üstünü örtmeye çalışan bir toprak. Başında dikiliyordum. Siyahlar içinde. Ellerim titriyordu ama gözlerim kupkuruydu. Ağlamıyordum. O kadar şeyin ardından, içimde bir damla gözyaşı bile kalmamıştı. Belki de içimdeki taş, ağlamaya izin vermiyordu artık. Dizlerimi hafifçe büktüm. Mezar taşına yaklaştım. Adına, doğum tarihine, ölümüne baktım. Sanki bir yabancının mezarına bakıyordum. İçimden gelen o boğuk sesi bastıramadım artık. “Hiçbir zaman sevmedim seni, Hakan,” dedim sessizce. Sesim mezarın başında dağıldı. Rüzgâr, duymaması gerekenlere dokunmadan taşıdı onu. “Ve sen bunu bildiğin hâlde… yine de benimle evlendin. Çünkü o gizli hayatını sürdürmek için bu evliliğe ihtiyacın vardı, değil mi? O metresini… o kadını korumak için…” Boğazımda düğümlendi kelimeler. “Ben… ben senin için sadece bir kılıftım. Ailenin istediği, toplumun uygun gördüğü o ‘iyi’ eş. Ama senin için bir eş olmadım hiç. Beni evliliğin içine hapsettin… ve sonra da yavaş yavaş yıktın.” Derin bir nefes aldım. Parmaklarım üşüyordu. “Yaşasaydın… eminim daha da beter bir cehennem olurdu burası benim için. Beni bu konakta mahvedecektin. Hayatımı, gençliğimi, kalbimi… her şeyimi söküp atacaktın.” Tam o sırada, uzaktan birinin varlığını hissettim. Kafamı kaldırdım. Aslan’dı. Bana doğru bakıyordu. Ama duyduğuna dair hiçbir belirti yoktu yüzünde. Sadece bakıyordu. Uzaktan. Sessiz. Gözlerimizi kaçırmadık bir süre. Sonra yavaş adımlarla bana doğru yürüdü. Üzerinde koyu renk bir ceket vardı, solgun yüzü daha da sert görünüyordu bugün. Yanıma geldiğinde hafifçe başını mezara çevirdi. Sesi yorgundu. “Sen de mi buradaydın?” Başımı yavaşça salladım. “Biraz konuşmam gerekiyordu onunla.” Aslan uzun bir süre konuşmadı. Gözleri Hakan’ın adında, toprağın üzerindeydi. Sonra sessizliği kendi bozdu. “Ne garip değil mi? İnsan birinin mezarına bakarken bile, onun yüzünü değil… kendi içindekileri görmeye başlıyor. Benim abimdi o. Kanımdı. Ama sanki hiç tanımamışım gibi geliyor şu an.” Onun yanında durmak… garip bir huzursuzluk veriyordu ama aynı zamanda da tanıdık bir sıcaklık. Belki acının en tuhaf yanı buydu; doğru insanla yaşandığında, bir nebze hafifliyordu. Ona döndüm. “Dünkü söylediklerini düşündüm.” Bana baktı. Gözlerinde mesafe vardı. Kaçamak değildi. Bilerek, açık açık bakıyordu. “Zeynep,” dedi, sesi kararlıydı. “Sen benim yengemsin.” Boğazımda bir şey düğümlendi. Ama sustum. “Asla… seninle evlenmeyi düşünemem. Bu fikir… aklımı bile zorladı. Nasıl böyle bir şey düşünebilirler, anlamıyorum. İnsanlar kan bağını, ahlâkı, sınırları ne zaman bu kadar kolay unutur oldu?” Yutkundum. O kelimeler tam da canımı acıttığı yerden geçmişti. “Ben hiçbir şey söylemedim ki… sadece… sadece bilmek istedim ne hissettiğini.” “Hiçbir şey hissetmiyorum,” dedi. “En azından sana dair… hissetmem gereken şey neyse, onu hissedemem. Çünkü sen… onun eşiydin. Artık evli olmaman bunu değiştirmez.” O kadar net söyledi ki… boşlukta kaldım. Toprağa baktım yine. Hakan’ın ismi bir kez daha gözüme çarptı. Aslan ise hâlâ bana bakıyordu. Gözleri ne öfkeliydi, ne de yumuşak. Sadece… kapanmıştı. Kalın bir kapının ardındaki gibi. Sonra yürümeye başladı. Arkamda, sessizce uzaklaştı. Ve ben… yine onun arkasından baktım. Tıpkı o gün konağa ilk gelişimde, bana bakmadan geçtiği gibi. Ben hep arkada kalan oldum. Hep görmeyen gözlerin önünde dimdik durdum. Ve şimdi… toprağın üstünde, bir ölüye anlatamadığım şeylerle kalakaldım. Ayaklarım beni nereye götürüyordu bilmiyordum. Mezarın başından uzaklaştıkça içimde bir boşluk büyüyordu. Sanki o toprağa Hakan değil de ben gömülmüştüm, hayatta kalmış gibi değil de hayatta kalmak zorunda bırakılmış gibiydim. Bir taksi aramak için etrafa bakınırken, gözüm Aslan’ın arabasına ilişti. Kapısının yanına geldiğimde, o çoktan direksiyonun başına geçmişti. Kapıyı kapatmadan bana doğru eğildi ve gözlerini bana dikmeden, düz bir sesle konuştu: “Hadi, sen de bin.” Bakmadı bile. Bir an durdum. Gururum, “binme” dedi ama yalnızlığa tahammülüm daha zayıftı. “Tamam,” dedim sessizce. Arka koltuğun kapısını açtım ama bir an tereddüt ettim. Sonra öne geçip oturdum. Aramızda bir karıştan fazla mesafe vardı ama sanki iki ülke kadar uzak hissediyordum. Motorun sesiyle birlikte mezarlıktan uzaklaştık. Camdan dışarı baktım, ama gördüğüm şey sadece akıp giden gökyüzüydü. Aslan konuştuğunda sesi, düşüncelerimin arasına keskin bir bıçak gibi girdi. “Ben Mardin’den gidiyorum.” Başımı çevirdim. “Ne?” “Daha fazla burada kalamam. Planlarım vardı zaten. Bu yer beni her zaman sıktı. Kalmak zorundaydım, şimdi değilim.” Boğazımda bir şey düğümlendi. Yutkundum. Haklıydı. Aslan hiçbir zaman bu toprağa ait hissetmemişti. Çocukken bile diğerlerinden farklıydı, gözlerinde hep uzak bir şehir, uzak bir hayat olurdu. Ama yine de… bu kadar kolay gidecek olması… içimi burktu. “Ne zaman?” dedim. “Yarın. Belki öbür gün. Uçağı ayarlıyorum.” “Peki ya herkes? Baban, annen, konak…” “Ben kimsenin yükü olmak istemiyorum. Zaten hep yanlış yerde duruyordum. Hakan vardı, o yetiyordu onlara. Ben fazlaydım.” Sustu. Sonra göz ucuyla bana baktı. “Sen ne yapacaksın?” Kısa bir sessizlik oldu. Bir kahkaha atacaktım neredeyse ama midemdeki acı gülmeme izin vermedi. “Ben mi?” dedim. “Bir kadın ne yapabilir sence?” Aslan hiçbir şey demedi. Direksiyona daha sıkı sarıldı. “Muhtemelen beni de birine verirler. Yaşça büyük, parası olan, düzgün görünen ama içi çürümüş bir adam. Zaten başka ne olur ki? Hakan’la evliyken bile özgür değildim. Şimdi dulum. Daha da büyük bir gölge oldum başlarında.” “Sakın bunu kabullenme.” Sesi sertti. Belki kendine, belki bana. Ama bakmıyordu bana. Hiçbir zaman tam anlamıyla bakmadı. Gözlerini kaçırdı hep. “Başka ne seçeneğim var? Buradan bir kadın kendi başına çıkabilir mi? Gidecek yerim yok, param yok. Yalnızım.” “Yalnız değilsin,” dedi sessizce. Ama sesi inandırıcı değildi. Omuzlarımı silktim. “Sen de gidiyorsun. Hem de öyle kolayca, hiç arkana bile bakmadan.” “Bakıyorum,” dedi. “Ama baktığımda gördüğüm şey, beni burada tutacak bir şey değil.” Bıçak gibi bir sözdü bu. İstemeden gözlerim doldu ama hemen camdan dışarıya çevirdim başımı. “Peki…” dedim fısıltıyla. “Ben de baktığımda kimseyi göremiyorum artık.” Aslan uzun süre konuşmadı. Arabanın içinde sadece motorun uğultusu ve kalbimin atış sesi vardı. Benim için hiçbir zaman net olmadı o. Ne hissettiğini bilemedim. Hep mesafeli, hep kontrollü. Sanki bir adım attığımda, geri çekilecekmiş gibi. Belki de gerçekten ben onun için hep ‘yenge’ydim. Ama ben artık kimsenin hiçbir şeyi olmak istemiyorum. Bir kadın… sadece bir kadın… kendi olabilmek istiyor bazen. Sadece bu. Arabadan indiğimizde teşekkür ettim sadece. Başka hiçbir şey söylemedim. Ve o da, her zaman olduğu gibi, sadece başıyla selamladı. Sonra döndüm ve kendi yalnızlığıma yürüdüm. Sessizce. Ama içimde koca bir çığlıkla. && Konağın kapısından içeri adım attığımda içimde tarif edemediğim bir ağırlık vardı. Güneş henüz batmamıştı ama koridorda yürürken her köşe gölgelenmiş gibi geliyordu bana. Sessizdi her yer. Hüzünlü ve yorgun. Ayakkabılarımı çıkarırken derin bir nefes aldım. Elimle saçlarımı geriye ittirdim ve mutfağa yöneldim. Beni en çok orası rahatlatıyordu artık bu konakta. Gaye’yi ocak başında kahveyle uğraşırken buldum. “Erdal Ağa nerede?” dedim, sesim biraz boğuktu. Gaye başını çevirmeden cevap verdi, bakırı karıştırıyordu hâlâ. “Çalışma odasında. Ben de onun için kahve hazırlıyordum.” Bir an durdum. Sonra dudaklarımı birbirine bastırıp hafifçe başımı salladım. “Ben götürürüm,” dedim kısaca. Gaye dönüp baktı, biraz tereddüt etti ama sonra bir şey demeden fincanı tepsiye yerleştirip bana uzattı. “Dikkat et, tepsi sıcak,” dedi. Kafamı salladım. Tepsiyi iki elimle tuttum ve yavaşça çalışma odasının kapısına yürüdüm. Derin bir nefes aldım, sonra kapıyı iki kez hafifçe tıklatıp içeri girdim. Erdal Ağa cam kenarında duruyordu, elleri arkasında birleşmişti. Güneş ışığı alnına vuruyordu. Yüzü yorgundu, kaşları çatık. “Gel kızım,” dedi, arkasına bakmadan. İçeri adımımı attım, kapıyı kapattım. Kahveyi masaya bırakırken onun hâlâ pencereden dışarıya baktığını fark ettim. Sessizlik rahatsız ediciydi. Sonra döndü, gözleri bana değdi. O an anladım, canı gerçekten sıkkındı. “Görüyorsun olanları,” dedi kısık bir sesle. “Aslan bu evliliği kabul etmiyor. Hatta konaktan ayrılmak istiyor.” Başımı eğdim. Dudaklarımı ısırdım. Böyle doğrudan bir soru, hem de ondan… Beklemiyordum. “Sen ne düşünüyorsun, Zeynep?” diye sordu bu kez daha net. “Sen ne istiyorsun?” Şaşırdım. Cevap vermem birkaç saniyemi aldı. “Bilmem…” dedim. “Siz neye uygun görürseniz…” Gözleri benden ayrılmadı. Sanki içimde başka bir şey sakladığımı biliyordu. “Ben senin fikrini soruyorum. İlk kez. Korkma söyle.” Yutkundum. Kalbim hızla atıyordu. Ellerimi dizlerimde sıktım. “Aslan’la evlenmek… En azından, yaşça çok büyük bir adamla olmaktan daha… daha kolay olurdu. Ama o da istemiyor.” “Evet,” dedi iç geçirerek. “İstemiyor. Çünkü kalbinde başka biri var. Belki farkında değil ama var.” Aslan başkasına mı aşıktı? Sessizlik oldu bir an. Sonra odada ağır bir nefesle konuşmaya devam etti: “Ben bu evin içini bir arada tutmak istiyorum. Ama Ömer… Abim çok başka. O Rojinin cezasını ölümle kesecek kadar keskin. Onu durdurmak kolay değil.” Kaşlarımı çattım. “Ama siz… siz Rojin’in ölmesini istemiyorsunuz, değil mi?” Gözlerini kapattı kısa bir an. “Hayır. İstemiyorum. O da bizim kızımız. Belki hata yaptı, belki doğruyu göremedi… ama ölüm hak değil. Hele ki bir kadın için.” Sözleri boğazıma düğüm oldu. Sessizce oturdum, gözlerim masadaki kahve fincanına kaydı. Soğumaya başlamıştı bile. “O zaman neden durdurmuyorsunuz Ömer Ağa’yı?” diye sordum, biraz cesaretimi toplayarak. “Durdurmaya çalışıyorum. Ama onun gibi bir adamı yalnızca kendi kanı durdurabilir. Benim sözüm yetmez bazen. Aslan belki…” Sustu. Sözünü tamamlamadı. “Aslan giderse ne olacak?” diye fısıldadım. Erdal Ağa gözlerini bana dikti. Bu kez bakışında garip bir kararlılık vardı. “Bilmiyorum.” Başımı hafifçe eğdim. Kalbim paramparçaydı. Belki ilk kez birileri bana değer veriyor gibiydi. Ama bu değer bile yine bir bedel üzerinden biçiliyordu. “Kahveniz soğuyor,” dedim sessizce. Ayağa kalktım. Kapıya yürürken arkamdan gelen sesi işittim. “Kızımın yaşaması için bu berdelin olması lazım. Umarım bir an önce Aslan’ın aklı başına gelir.” && Hava iyice kararmıştı. Konağın her yerinde loş sarı ışıklar yanmıştı ama içim, dışarıdaki gökyüzü kadar karanlıktı. Sessizliği seviyordum artık, özellikle günün sonunda. Teras, her zamanki gibi bana sığınak olmuştu. Elimde tuttuğum ince cam bardaktaki çay çoktan soğumuştu ama kalkmak içimden gelmiyordu. O anda arkamdan bir ayak sesi duydum. Kafamı çevirmeme gerek yoktu, zaten o koku… hafif viski, biraz tütün ve biraz da yorgunlukla karışık Aslan’dı. “Aslan?” dedim fısıltıyla. “Ne yapıyorsun burada? Baban fark edecek seni.” Sallanarak birkaç adım daha attı, sonra durdu. Gözleri pusluydu, yüzünde alışık olmadığım bir gevşeklik vardı. “Zeynep…” dedi sadece. İsmini söylediğinde içim tuhaf oldu, ama sesi biraz fazla boğuktu. Bir anda bana doğru yürümeye çalıştı, ama neredeyse sendeledi. “İçeri gel hadi,” dedim. Koluna girdim, vücudu sıcaktı, ağırdı. Onu taşımak zordu ama birlikte yavaş yavaş odasına yöneldik. “Aslan, iyi misin?” diye fısıldadım. O ise sadece başını salladı. Odası loştu. Perdeler yarı açık, yatağı dağınıktı. Onu zar zor yatağa oturttum, ardından ayakkabılarını çıkardım. Başını geriye yaslamış, gözlerini kapatmıştı. Nefesi yavaş ama düzensizdi. “Aslan, hadi uzan.” dedim. Omuzlarından tutup yatağa yatırmaya çalıştım. Gömleği neredeyse tamamen buruşmuştu. Elimi yavaşça düğmelerine uzattım. Gömleğini açarken biraz duraksadım, ama sonra devam ettim. Üzerini değiştirmesi gerekiyordu. Gömleği çıkardığımda istemsizce gözüm göğsüne takıldı. Karanlıkta bile kaslarının çizgisi netti. Hemen başımı çevirdim, yüzüm kızardı. Böyle bir şeyi düşünmek istemiyordum ama kalbim de inatla hızlanmıştı. Yorganı çekip üzerine örtmeye hazırlanırken bir anda bileğimde bir sıcaklık hissettim. Aslan’ın eli, benim elimi tutuyordu. Gözlerini açmıştı, ama hâlâ yarı baygın gibiydi. “Gitme…” dedi kısık bir sesle. “Aslan… lütfen, bırak beni.” “Gitme,” diye tekrarladı. Bu kez sesi daha kırılgandı. Sarhoştu, bunu biliyordum. Ama dokunuşu, sesi… hepsi öyle gerçekti ki. Bir an durdum. Göz göze geldik. Gözlerinde acı vardı, öfke, yorgunluk… ama en çok da yalnızlık. Belki ben de yalnızdım. Belki bir geceliğine, sadece bir anlığına… yalnızlığımızı birbirimize yaslasaydık? Yavaşça yorganın altına girdim. Aslan hemen kolunu belime doladı. Beni kendine çekti. Başımı göğsüne koyarken kalbinin atışlarını duydum. Hızlı ama ritmik. Elini saçlarıma götürdü, sonra yüzüme. Burnunu saç diplerime gömdü, kokumu içine çekti. Ve gözlerimi kapattım. && Ellerini ellerimin üzerinde hissettim, saat gece yarısını geçmek üzereydi. Saate baktım sırada üç olduğunu fark ettim. Duvardaki saate bakmaya devam ettiğimde kalkmam gerektiğini anladım fakat kalkmak istemiyordum. “Zeynep…” dedi fısıldayarak. “Yapma,” dedim. Başımı yana çevirdiğimde dudaklarının boynumda hareket ettiğini hissettim. “Dayanamıyorum,” dediğinde gözlerimi kapattım ardından açtım. “Zeynep dayanamıyorum.” Sarhoştu. Küçük küçük öpücükler bıraktı. O an göğsümde bir şeyler oldu. Bir şey söylemek istedim susmayı tercih ederek sadece onu hissettim. “Çok güzel kokuyorsun.” Küçük öpücükler boynumdan aşağıya doğru hareket etti ve ensemi buldu. Daha sonra hiç olmayacak bir hareket yaparak elini karnıma bıraktı ve karnımdan yukarıya doğru hareket etti parmakları… “Daha fazlasına ihtiyacım var.” dedi. “Aslan Ağa, yapma…Ben senin yengenim,” dedim. “Dayanamıyorum ki…” Sarhoş olduğu için bu anın farkında değildi. Arkami döndüğümde yüz yüze geldik. Dudakları dudaklarıma yaklaştığında göğsümde bir şeyler oldu. Alt dudağını dudağımda hissettim. Küçük öpücükler bırakarak beni şaşırttı. Baş parmağımı yanağına doğru hareket ettirdim. O anda hiçbir şey istemedim. Daha sonra alt dudağımı dişinin ağrısına aldı. Sarhoş olduğunu kirpiklerini kırpıştırmasından anlıyordum. Yine de kendimi onun kollarını arasına almak için bedenimi ona doğru ittim. Dudağımı bir kez öptüğünde cehenneme atıldığımı anladım. Dudakları hareket ettiğinde nefesi nefesime karıştı. Elini bluzumun altına sokarak sütyenimi avuçladı. “İleri gidiyorsun…” dedim. “Hissetmek istiyorum.” Gözleri kapalıydı. Bir anda belimden yakalayıp beni üste çekti ve kalçamı sıkıca tutarak sertliğine doğru sürttü. “Zeynep…” dedi inleyerek. “Gitme.” “Aslan.” “Zeynep…” dediğinde başı yana düştü ve uyumaya devam etti. Yan tarafına geçip kalkacağım sırada belimden yakaladı beni göğsüne doğru çekip elini bluzumun altına soktu. Dudaklarını da saçlarımda hissettim. && Göz kapaklarım titreyerek aralandı. Odanın içi loştu ama pencereden sızan sabah ışığı, perdelerin arasından sinsi bir şekilde odaya süzülüyordu. Yorganın altındaki sıcaklık hâlâ üzerimdeydi, tenimde bir ağırlık vardı. Birkaç saniye nerede olduğumu anlamaya çalıştım. Nefes alışverişi duyuyordum, hem de çok yakınımda. Başımı yavaşça çevirdiğimde Aslan’ı gördüm. Sırtı dönüktü. Bir kolu başının altına kıvrılmış, diğeri dışarıya sarkmıştı. Saçları dağınıktı, teni çıplaktı. Ve ben… ben onun yatağındaydım. Boğazımda bir düğüm oluştu. Her şey yavaş yavaş geri geldi. Dün gece… teras, sarhoşluğu, “gitme” deyişi, beni çekişi… Sadece yanına uzanmıştım. Ama sonra… sonra bana sarılmıştı. Belki bir öpücük… evet, hatırlıyordum. Dudakları tenime değmişti, ama gözleri kapalıydı. Sarhoştu. Çok sarhoştu. Tam o an… kapıya bir tıkırtı oldu. Nefesim kesildi. Gözlerim panikle kapıya kaydı. “Aslan Ağa,” dedi bir kadın sesi. “Kahvaltı hazır…” Kapı yavaşça açıldı. O anda Aslan mırıldanarak gözlerini araladı. Önce yüzüme baktı, sonra birden irkildi. Gözleri büyüdü, sonra hemen üstüne baktı, yorganı biraz çekti. Aynı anda kapı ardına kadar açıldı ve Gaye içeriye girdi. Gözleri bir bana, bir Aslan’a kaydı. Ağzı aralandı ama bir kelime dahi çıkmadı. Ellerindeki kahvaltı tepsisi neredeyse düşecekti. “Aslan Ağa…” dedi, sesi fısıltı gibi çıkıyordu. Sonra bana baktı. Gözleri büyüdü, sesi titredi. “Zeynep Hanım Ağa…” İçimde bir şeyler darmadağın oldu. Ve o an… zaman durdu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD